Anneler Günü’nde insan, “annelik” kavramını yalnızca kendi türünün sınırları içinde kutladığında; aslında sevgiyi değil, türcülüğün görünmez hiyerarşisini de yeniden üretmiş olur. Çünkü modern dünyanın en büyük paradokslarından biri şudur: İnsan, anneliği kutsarken aynı anda başka annelerin yavrularını ellerinden alan bir düzenin sessiz ortağıdır.
Bir yanda “anne sütü kutsaldır” denir, öte yanda milyonlarca ineğin sütü; kendi yavrusuna değil, market raflarına akar. Bir insan yavrusu büyüsün diye, başka bir annenin yavrusu annesinden ayrılır. İşte tam burada kutlama ile trajedi arasındaki o görünmez yarık açılır.
Jacques Derrida insanın hayvan karşısındaki konumunu sorgularken, modern öznenin kendisini “konuşan”, “düşünen”, “ahlaki olan” taraf olarak kurduğunu söylerdi. Böylece insan, diğer canlıların acısını görünmezleştiren metafizik bir merkez haline gelir. Anneler Günü de çoğu zaman bu merkezin içinde kutlanır: Şefkat yalnızca insana aitmiş gibi.
Oysa bir buzağının annesini çağırırken çıkardığı ses ile bir insan çocuğunun korkusu arasında ontolojik bir uçurum yoktur. Acı, tür bilmez. Özlem, biyolojiye göre ayrım yapmaz. Anne olmanın bedensel hafızası; insanın tekelinde değildir.
Arthur Schopenhauer merhameti ahlakın temeli sayarken, bir canlının acısını hissedebilmenin etik sıçrama olduğunu düşünüyordu. Bugün insan uygarlığının trajedisi tam da burada düğümleniyor: Endüstriyel sistem, anneliği ekonomik bir makineye dönüştürmüş durumda. Süt artık bir ilişkinin değil, üretim bandının parçası. Anne bedeni; sevginin değil, verimliliğin nesnesi haline geliyor.
Modern kapitalizm, yalnızca emeği değil; doğurganlığı da metalaştırdı. Anne olmak bile piyasanın hizmetine sokuldu. Bu yüzden süt endüstrisi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ontolojik bir tahakküm biçimidir. Çünkü orada sömürülen şey yalnızca beden değildir; bağdır. Anne ile yavru arasındaki o ilk temasın kutsallığıdır.
Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, modern uygarlığın aklı araçsallaştırarak doğayı tahakküm altına aldığını söylerken; insanın giderek duygu yoksulu bir teknik varlığa dönüştüğünü anlatıyordu. Bugün bir çocuk kahvaltıda süt içerken, çoğu zaman o sütün ardındaki ayrılığı, zorla döllendirilmeyi, yavrunun anneden koparılışını görmez. Çünkü sistem, acıyı görünmez kılarak işler.
Belki de bu yüzden çağımızın en büyük trajedisi; insanların kötü olması değil, alışmış olmasıdır.
Bir anne kendi çocuğunu korumak için dünyayı yakabilecek kadar güçlü hissederken, başka türlerin anneliğini çoğu zaman “üretim” olarak görür. İşte türcülüğün en karanlık noktası burada başlar: Kendi gözyaşını kutsal sayıp, başkasınınkini biyolojik süreç diye açıklamak.
Martin Heidegger insanın modern dünyada “varlığı unutmuş” olduğunu söyler. Belki bugün unutulan şey yalnızca varlık değil; ortak kırılganlıktır. Çünkü anne olmak, yalnızca doğurmak değildir. Beklemektir. Korumaktır. Kaybetmekten korkmaktır. Ve bunlar, insan dışındaki canlıların da taşıdığı ontolojik deneyimlerdir.
Bu yüzden Anneler Günü’nün en sahici hali; yalnızca insan anneleri kutlamak değil, annelik kavramını türler üstü bir etik duyarlılıkla yeniden düşünebilmektir.
Çünkü bir dünya, kendi yavrusunu severken başka yavruların annelerini sömürüyorsa; orada sevgi tam değildir.
Yine de kalbinde şefkat taşıyan herkes için umut vardır. Çünkü gerçek vicdan, yalnızca kendi acısını değil; sessiz bırakılmış olanın acısını da duyabilmektir.
Belki bir gün insanlık, anneliği yalnızca çiçeklerle değil; hiçbir yavrunun annesinden koparılmadığı bir merhametle kutlamayı öğrenir.
Aysun Akgöz
Yorumlar (0)