“Şaşılacak bir dünyada yaşamaktı; öğrendik şimdi külçeler yüklüyüz şaşılacak bir biçimde külçeler yüklüyüz ve çıkmak istiyoruz yokuşu Sokaklar gittikçe katı bizim adımlarımıza”
İsmet Özel’i politik olarak uzun uzun savunacak değilim açıkçası. Memleketin en dramatik siyasi savrulmalarından birinin öznesi olmuş birinden bahsediyoruz sonuçta. Ama bazı dizeler var; insanın peşini bırakmıyor. Hele bu şehrin sokaklarında yürürken…
Çünkü bu şehirde sokaklar gerçekten katı artık. Sadece beton yüzünden değil; hayatın kendisi sertleştiği için. Hava ağır. Geçinmek zor. Gelecek belirsiz. Her boşluğa yeni bir bina dikiliyor ve nefes alacak yer giderek azalıyor. Parklar küçülüyor, ağaçlar kesiliyor, yaz sıcağı daha yakıcı hale geliyor. Şehir büyüyor ama yaşam daralıyor.
Üstelik bütün bunlar olurken herkesten aynı şey bekleniyor: Daha hızlı olmak, daha çok dayanmak, daha sessiz yaşamak. Yorulmamamız, kırılmamamız, alışmamız isteniyor. Sanki memleketin bütün yükü emekçilerin, yoksulların ve hayatını zar zor sürdürmeye çalışanların omzuna bırakılmış gibi. Ama bazı hayatlar daha en baştan bu düzenin dışında tutuluyor zaten. Engelliler için sağlamcı şehir ve insanlar; kadınlar için güvensiz sokaklar; lubunyalar için hedef gösterilme korkusu; sokakta yaşayan hayvanlar için sürekli ölüm tehdidi… Bu şehir bazen bazı yaşamları korumak için değil, zorlaştırmak için kurulmuş gibi hissettiriyor.
Ankara’da iklim krizini yalnızca “hava durumu” gibi konuşmak o yüzden mümkün olmuyor artık. Çünkü mesele sadece sıcaklık artışı değil; nasıl bir hayatın mümkün hale geldiği. Burada ekolojik yıkım çoğu zaman doğrudan kent politikası olarak karşımıza çıkıyor. Bir dere kaybolduğunda yerine otopark yapılıyor. Bir park küçüldüğünde “yatırım” deniyor. Ağaç kesildiğinde üç boyutlu render görüntüleri gösterilip bize geleceğin daha güzel olacağı anlatılıyor. Bu ülkede betonun gerçekten propaganda dili var.
Zaten Ankara’daki bu sıkışmışlık da ülkenin geri kalanından bağımsız değil. Türkiye’nin dört bir yanında ormanlar, meralar, zeytinlikler ve kıyılar vahşi madencilik projelerine, enerji şirketlerine ve fosil sermayeye açılıyor. “Kalkınma” denilerek dağlar delinip nehirler kurutuluyor. Bir yerde altın madeni açılıyor, başka bir yerde taş ocağı uğruna köyler boşaltılıyor. Sonra bütün bunlara “yeşil dönüşüm” dememiz bekleniyor. Oysa mesele yalnızca doğanın tahribi değil; kimlerin yaşayabildiği, kimlerin gözden çıkarıldığı meselesi aynı zamanda.
Ama Ankara’nın hikâyesi yalnızca bundan ibaret de değil. Bu şehir biraz da 90’larda copun gölgesinde yürüyen kamu emekçilerinin, Yüksel Caddesi’nde kurulan inadın, Sakarya’da Tekel direnişinin, sabahlara kadar süren memleket tartışmalarının şehri…. Mesela Sevgi Soysal’ın sokaklarında dolaştığı, Oğuz Atay’ın tutunamayanlarının bir yerlerden geçtiği bir şehir aynı zamanda. İnsanın bazen gri sandığı bu kentte, alttan alta başka bir damar hep aktı. Dayanışmanın, itirazın, birlikte düşünmenin damarı.
Belki Halkların İklim Zirvesi sürecinin farklı yerellerde karşılık bulmasının nedeni de biraz bu. Çünkü insanlar artık yaşadıkları krizlerin birbirinden bağımsız olmadığını görüyor. Orman yangınlarıyla yoksulluğun, barınma kriziyle rant politikalarının, savaşlarla ekolojik yıkımın aynı düzenin parçaları olduğunu hissediyor. HİZ’in farklılığı da biraz burada ortaya çıkıyor zaten. İklim krizini yalnızca teknik bir çevre meselesi olarak değil; emek, kent, toplumsal cinsiyet, erişilebilirlik, hayvan hakları ve yaşam hakkı meselesi olarak birlikte tartışmaya çalışıyor. Çünkü hiçbirimiz bu krizi birbirimizden ayrı yaşamıyoruz.
Belki de uzun zamandır en çok kaybettiğimiz şey birbirimizi duyma kapasitemiz. Herkesin kendi krizine sıkıştığı, sürekli hızlanmak zorunda bırakıldığı bir yerde yan yana gelmek bile politik bir şeye dönüşüyor artık. Halkların İklim Zirvesi’nin kurmaya çalıştığı şey biraz da bu: Sadece felaketi tarif etmek değil, ortak bir yaşam ihtimalini yeniden konuşabilmek.
Ankara’da yapılacak buluşma da tam burada anlam kazanıyor. Kusursuz cevaplar verdiği için değil; birlikte düşünme ihtiyacını büyüttüğü için. Çünkü bazen ilk ihtiyaç “çözüm” değil, aynı sıkışmışlığı yaşayan insanların birbirini duyması oluyor. Belki yeni bir söz oradan çıkıyor. Belki yeni bir dayanışma biçimi. Belki de uzun zamandır unuttuğumuz o basit şeyi yeniden hatırlıyoruz: Bu şehir, bu doğa, bu hayat yalnızca sermayenin, şirketlerin ve rant projelerinin değil; bizim de.
“asmaların altı tuzak ve tuzak caddelerde
külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu
gözler kısılıp bakılıyor bize.
Biliniyor
bizim mahsustan yaşadığımız
biliniyor
şarkıların sırası bizde
biliniyor
hayat bizden razıdır
biliniyor
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.”
Ve evet, İsmet Özel’i politik olarak hala çok sevmiyor olabiliriz; şiirle insanı ters köşeye yatıran memleket klasiklerinden biri sonuçta. Ama bazı dizeler gelip bugünün içine yerleşiyor. Çünkü gerçekten de şarkıların sırası biraz da artık hayatı savunmaya çalışanlarda. Betonun, rantın, savaşın, yalnızlığın ve yaşamı değersizleştiren bu düzenin karşısında hâlâ yan yana gelmekte ısrar edenlerde.
15 Mayıs Cuma günü saat 18.30’da Zürafa PSM’de yapılacak Halkların İklim Zirvesi Ankara Buluşması, bu şehrin ağır havasına rağmen nefes almaya çalışan herkesi birlikte düşünmeye, konuşmaya ve söz kurmaya çağırıyor. Çünkü bazen en önemli şey, aynı yokuşu çıktığımızı birbirimize yeniden hatırlatmak oluyor.
Yorumlar (0)