Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Tarkan ve İlkay’ın Konserleri ve Politika

ODTÜ’ye girdiğim 1972 yılında 12 Mart döneminin baskıları tüm ağırlığıyla sürüyordu. Yurtlar haftada bir hapishane gibi kitaplar yerlere atılarak sabaha karşı aranıyor, öğrenciler sudan sebeplerle disipline veriliyor, akademik eğitim tam bir baskı aracı olarak sürüyordu.

Tarkan ve İlkay’ın Konserleri ve Politika

Bu koşullar altında, sanırım ikinci senemde ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu’nun halk oyunları gecesi yapıldı. Kapalı salon hınca hınç dolmuştu ama seyirciler sadece öğrenciler değildi. Jandarma merdivenlerde, sıra başlarında ve salonun zemininde her an müdahaleye hazır vaziyette yerini almıştı.

Gösteri halk oyunları ve alkışlarla sürerken sıra son ekibe, Kafkas Oyunları Ekibine geldi. Sunuculuğu yaptığını hatırladığım, kaybettiğimiz arkadaşımız Adnan Önder o güzel sesiyle anonsa başladı: Geliyor, geliyor, Çarlık emperyalizmine direnenlerin sesi, bir halkın özgürlük savaşçısı Şamil geliyor.

Konuşmasını tamamlayamadı. Salon bir anda yağa kalktı ve binlerce öğrenci “ODTÜ, ODTÜ“ diye tempo tutmaya başladı. Jandarma ne yapacağını şaşırdı çünkü sadece okulumuzun adını yüksek sesle, bağırarak söylüyorduk. Atamadığımız, attırılmayan “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm” gibi sloganlar tek bir kelimede toplanmış, büyük bir hınçla ağzımızdan dökülüyordu. Aramalara ve baskılara karşı tepkimiz tek bir sözcükte dile geliyordu.

Gece, jandarmanın çaresizliği ve bizim gururla salonu terk edişimizle bitti. Böylece siyasal yaşamımın ilk önemli dersimi almış oldum: İnsanların tepkilerini engellemek için zor, baskı ve şiddet kullanabilirsiniz ama bir okulun dört harften oluşan adı bile tek başına insanları coşturmaya ve tepkilerini dışa vurmalarını sağlamaya yeterliydi.

***

Bu hikâyeyi aklıma düşüren, son Tarkan konserleri ve İlkay’ın konserleri oldu. Tarkan konserlerine katılan binlerce insanın sadece Dudu veya Kuzu Kuzu ile dans etmeye gelmediği sosyal medyada yazılanlardan açıkça görüldü. Tarkan’ın üst düzey yorumculuğu kadar insanların kaliteli şeyler dinleyip, izleyip özgürce dans etmeyi ne kadar özlediklerini hep birlikte okuduk.

İlkay Akkaya konserinde yapılan provokasyon sırasında ve sonrasında görülen tepkiler de benzer bir duygunun dışa vurumu olarak okunmalı. İlk gününden beri sınırlı özgürlük alanlarını genişleten geleneksek Bahar Şenliği sırasında yapılan provokasyon gençlerin “Yeter Artık” aşamasında olduğunu açığa vuran yeni bir gösterge oldu.

Şimdi sıra sosyalistlerde!

“Provokasyona gelmeyelim” kadim masalının bizi uyutmasına izin vermeden toplumun genelinde ama özellikle gençlikte biriken bu tepkileri açığa çıkarmanın ve sürekli hale getirmenin yollarını bulmak zorundayız. Geçmişimizden çıkaracağımız önemli dersle var ve bunların en başında insanların tepkilerini göstermesinin tek bir yöntemi ve örgütsel formu olmadığı geliyor. Kendi örgütsel formlarımız ve yöntemlerimize tutsak olmayalım ve tepkilerin dışa vurumunu destekleyelim. Önümüzdeki temel görev budur. Eski bir deyişi söylersem: Su akar yatağını bulur.

 

Yazar Ahmet Asena

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış