İstanbul Güngören’de 17 yaşındaki pırıl pırıl Atlas Çağlayan’ı kaybettik. Atlas Çağlayan’ın ölümü kamuoyuna hâlâ “yan bakma” başlığıyla anlatılıyor. Bu ifade yalnızca indirgemeci değil; aynı zamanda haber dilinin şiddeti sıradanlaştıran, bağlamdan koparan ve sorumluluğu görünmez kılan yerleşik bir alışkanlığının ürünü.
“Yan bakma” gibi muğlak bir çerçeve, yaşananı açıklamaktan çok hafifletiyor. Olayın arkasındaki yapısal, psikolojik ve toplumsal nedenleri görünmez kılıyor. Böylece mesele, bireysel ve anlık bir gerilim gibi sunulurken, çocukların bu noktaya nasıl geldiği sorusu sistematik biçimde ertelenmiş oluyor.
Oysa burada mesele tek başına bir bakış değil. Sorun, bakışları tehdit, hakaret ya da meydan okuma olarak okumayı öğreten bir düzen. Bir bakışın kendisi değil; ona düşmanca anlamlar yüklenmesini normalleştiren zihniyet.
Fail Ceza Almalı Ama Mesele Burada Bitmemeli
Ortada tartışmasız bir gerçek var. Bir çocuk yaşamını yitirdi ve onu öldüren kişi de bir başka çocuk! Hukuk açısından sorumluluk nettir. Bu gerçeği flu hâle getirmek, ne adalete ne de güvenli bir geleceğe hizmet eder. Fail ceza almalıdır.
Ancak mesele yalnızca “kim yaptı, cezası ne olacak” sorusuna indirgenip burada kapatıldığında, asıl hayati soru cevapsız kalır. Çocuklar neden bu kadar erken yaşta şiddeti bir çözüm, bir dil ve bir kimlik olarak benimsemeye başlıyor?
Hukuk suçu, faili ve cezayı tanımlar. Fakat bir çocuğun hangi koşullar içinde bu noktaya geldiğini tek başına açıklayamaz. İşte tam bu noktada toplum devreye girmek zorundadır. Eğitimden mahalleye, medyadan sosyal politikalara uzanan koşullarla yüzleşmeden, yalnızca cezaya odaklanmak aynı hikâyenin farklı çocuklarla tekrar edilmesini engellemez.
Bu tür olaylarda sıkça karşımıza çıkan “bakış”, “laf atma” ya da “küçük temas” anlatıları, şiddetin nedeni olarak sunulamaz; bunlar yalnızca görünen anlardır. Bu etkenleri konuşmak suçu mazur göstermek için değil, şiddetin nasıl üretildiğini ve normalleştirildiğini anlamak içindir. Hiçbir koşul, bir çocuğun başka bir çocuğu öldürmesini meşru kılamaz. Ancak bu koşullar yok sayıldığında, benzer ölümler kaçınılmaz hâle gelir.
Bugün pek çok çocuk kendini değersiz, dışlanmış, görünmez ve geleceksiz hissederek büyüyor. Tanınmayan ve karşılık bulmayan bu çocuklar için “itibar”, korunması gereken hayati bir meseleye dönüşüyor. Bu itibar algısı ise çoğu zaman çarpık bir erkeklik anlayışıyla besleniyor.
Geri adım atmamanın, korku yaratmanın güç sayıldığı bir ortamda, en küçük temas bile “aşağılanma” olarak okunabiliyor. Şiddet, bireysel bir öfke patlamasından çok, öğrenilmiş ve yanlış öğretilmiş bir “çözüm yolu” hâline geliyor.
Çete – Statü – Müzik Üçgeni
Bugün müzik listelerinde gördüğümüz tablo, sokakta gördüğümüz tablodan bağımsız değil. Rap ve trap’te dolaşan güç, para, silah ve dokunulmazlık imgeleri tesadüf değil. Bazı mahallelerde statünün nasıl kurulduğunu anlatan semboller. Çete, çocuğa aidiyet ve kimlik sunarken; statü, çoğu zaman korku üzerinden inşa ediliyor. Müzik ise bu dünyanın dili hâline geliyor.
Tehlike müzikte değil, bu hayatın tek seçenekmiş gibi sunulmasında. Çocuk, kendisine başka bir statü ve gelecek yolu gösterilmediğinde, şarkıda anlatılan dünya bir masal değil, ulaşılabilir bir plan gibi görünüyor. Bu döngüyü kırmanın yolu müziği susturmak değil. Sokağın, mahallenin ve çocukların koşullarını değiştirmekten geçiyor. Aksi hâlde her yeni liste, yaklaşan bir başka trajedinin habercisi oluyor.
Atlas Çağlayan’ın öldürüldüğü sokak, bu üçgenin en çıplak hâlidir. Orada yaşanan, anlık bir gerilim değil. Güç, statü ve “geri adım atmama” üzerine kurulu bir dünyanın sonucudur. Bu yüzden Atlas’ın ölümü “yan bakma” diye geçiştirilemez. Çünkü bıçak, yalnızca bir elin değil, yıllardır biriken bir düzenin uzantısıdır.
Bir Gelecek Tasavvuru Olarak Çocuk
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten başka dünyada çocuklara bir bayram armağan eden başka bir lider yok. Bu tercih sembolik bir sevgi gösterisi değildi, doğrudan bir gelecek tasavvuruydu. Atatürk için çocuk, yalnızca korunması gereken edilgen bir figür değil, cumhuriyetin asli öznesiydi.
Bu bakış açısında devletin görevi nettir. Çocuğu şiddetten, yoksulluktan ve sahipsizlikten korumak, onu sokağın ve güç ilişkilerinin insafına bırakmamaktır. Çocuk, kamusal bir sorumluluktur.
Bugün çocukların çetelerle, uyuşturucuyla ve şiddetle baş başa kaldığı her an, bu kurucu fikrin ne kadar aşındığını gösterir. Mesele yalnızca bir cinayet değil, çocukları cumhuriyetin öznesi olmaktan çıkaran bir düzendir.
Bu Ülke Çocuklarını Kaybederek Yoluna Devam Edemez
Bu yazı Atlas Çağlayan’ın adıyla başladı ve onun adıyla bitmeli. Çünkü Atlas artık yalnızca bir isim değil; bu ülkede çocukların nasıl bir şiddet ikliminde büyüdüğünün simgesi. Onun adı bugün Mehmet Ayvalıtaş’la, Mattia Ahmet Minguzzi’yle, Özgecan Aslan’la, Ceren Özdemir’le yan yana duruyor.
Ve geride kalanlar... Anneler ve babalar. Fadime Ayvalıtaş’ın bitmeyen adalet talebi, Yasemin Minguzzi’nin taşıdığı ağır yas... “Yarım saat bile yaşayamadı yavrum” diyen Gülhan Ünlü’nün sözü, yalnızca bir annenin feryadı değil, bu ülkenin vicdanına bırakılmış bir cümledir. Çünkü bir annenin yasını bile güvenlik kaygısıyla yaşadığı bir yerde, adalet eksik kalır.
Atatürk’ün çocuklara armağan ettiği bayram bugün yalnızca bir kutlama değil, bir hatırlatmadır. O bayram çocukların yaşaması içindi. Eğer bugün bunu sağlayamıyorsak, mesele tek tek suçlardan çok daha büyüktür.
Yorumlar (0)