29 Kasım Cumartesi günü Ankara’da, Türkiye’de eşine az rastlanır bir panel düzenlendi. Panel, toplum normlarının kamu erkiyle birlikte bize dayattığı sağlamcılığı sorguluyordu. Farkında olalım ya da olmayalım, gizli ya da açık; ailede, okulda, sokakta, otobüste, binada, kentin mekanlarında yüz yüze kalınan sağlamcılık aslında neydi? Hepimizin içinde bundan az ya da çok var mıydı?
Çocukluğum İzmir’in sokaklarında geçti. 80’li yılların sonunda ve 90’lı yılların başında, sokakta oyun oynayabilmek bizim için değerliydi ve sokağın, oyunun da kendine göre “öğrenilmiş ve kanıksanmış” kuralları vardı. Oyun için zayıf bulunan, oyunda istenmeyen ya da farklı mahalleden bir çocuk, bir şekilde oyuna dahil olduğunda, ona “fasulye” denirdi. Oyun sırasında, hangi takımda olduğu belirsiz ve önemsizdi, varlığı zoraki olsa da kabul edilir ama etkisi katiyetle yok sayılırdı.
Bugün dönüp baktığımda, eğitim sisteminde ve toplumsal hayatta nöroçeşitli çocuklara yapılanın tam olarak bu olduğunu görüyorum: Fasulye muamelesi.
Fasulye muamelesi; okulda, sınıfta, sokakta ve iyi niyetli cümlelerimizde gizlenen bir politik gerçeklik, yüzümüze vuran bu gerçekliğin tam adı ise “sağlamcılık.” Özel eğitim sınıfına kayıtlı otizmli bir kızım var ve burada bazı temel soruları yöneltmek istiyorum: Eğitim sistemi baştan sona sağlamcı mıdır? Okullar ve eğitim politikaları “tipik” çocuklar için mi tasarlanır? Hangi öğrenciler “makbuldür”, hangileri “fasulye”dir?
Eğitim sistemi, bahsettiğimiz sağlamcılığın en çıplak hâliyle görüldüğü alanlardan biri. Okullar, o mekanlarda yalnızca “tipik, makbul” çocukların olacağı varsayımıyla tasarlanıyor. Birkaç istisnayı hariç tuttuğumuzda öğretmenlerin, idarecilerin ve eğitim politikalarının genel bakışı bu çerçevede şekilleniyor. Türkiye’de engelli çocukların yaklaşık yüzde 70’inin ilkokuldan sonra eğitimi bıraktığı belirtilmekte. Söz konusu duruma sağlamcı bakış açısı da neden oluyor, engelli çocuklar eğitim sistemi içinde bir çeşit görünmezlik kılıfına büründürülüyor.
Okulda ve eğitim sisteminde nöroçeşitli çocukların kayıtları alınır, evet “kayıt üstünde” orada gibidirler. Ancak dilde ve bakışta bir ayrımcılık hemen kendini gösterir. Velilerine çoğu zaman “sizin çocuklar…” ile başlayan cümleler kurulması, “sizinkiler (!) için ayrı okullar yok mu, oraya gitseler daha iyi olmaz mı?” soruları pek de masum değildir. Çok fazla duyduğumuz bu cümleler, “siz buraya ait değilsiniz” demenin kibar zannedilen yollarındandır.
Bir okul idarecisinin, okulların açılmasına üç gün kala, nöroçeşitli çocukların velilerine kısa mesajla “özel eğitim sınıflarımızı kapattık” bilgisini verebilmesi ve herhangi bir alternatif dahi sunmaması, ancak ve ancak sağlamcı bir düzende mümkün olabilmektedir.
Eğitimde ve okulda “kayden mevcut” olan ama görülmeyen, yokmuş gibi davranılan öğrenciler sizce kimdir? Evet, doğru tahmin ettiniz: okuldaki fasulyeler.
Kulaklarımızda çınlayan şu cümlelere ne dersiniz?
“Zaten doktor, mühendis olamayacak, gelebildiği kadar gelsin yeter”
“Okula devam edecek de ne olacak?” “Buralarda vakit geçirsin, oyalansın.”
Yukarıda söylenenler istisna değildir, sağlamcı anlayışının yansımasıdır ve maalesef hemen her yerde duyulabilmektedir. Bir tür karantina hâli vardır eğitim sisteminde. Otistik öğrenciler, “uzak durulması gerekenler” olarak etiketlenebilmektedir.
Özellikle son zamanlarda, eğitimdeki nöro çeşitlilere iki zıt durum üzerinden bakma gibi bir alışkanlık olduğunu görüyoruz: Ya olağanüstü yeteneklere ve başarılara sahip olacaklar ya da maruz kaldıkları şiddetle “haber değeri” taşıyacaklar. Sağlamcı, faydacı, acımacı bakışın izlerini gördüğümüz söz konusu durumlara karşı sesimizi yükseltmenin zamanı gelmedi mi artık? Bizler; yardım, acıma, merhamet istemiyoruz. Temel haklarımızı talep ediyoruz, haklarımızı “var olduğumuz” için hak ediyoruz. Nöroçeşitli öğrenciler, makine veya robot değiller, onlara değer vermemiz için “yağmur adam” gibi dahi olmaları gerekmez, gerekmemeli.
Sağlamcı anlayışın şahsi bir tutum olmadığını, iliklerimize kadar işleyen politik bir durumu, bir düzeni yansıttığını görebilmeliyiz. Kentin, okulun, mekanının tasarımının; yöneticilerin, eğitim dünyasının her parçasının hatta “tipik” öğrencilerin velilerinin dahi tutumlarının sağlamcı, ayrımcı ve “normalci” olabildiğini bilerek hareket etmeliyiz. Tüm bunların öncesinde, özeleştiri de yaparak içimizdeki sağlamcıyla yüzleşmeyi; sözlerimiz, tavrımız ve davranışlarımızla sağlamcı olup olmadığımızı test etmeyi önemsemeliyiz.
Çünkü, okulda ve eğitim çevrelerinde fasulye sayılan çocuklar hâlâ “kayıt üstünde var” imiş gibi duruyor, biz ise buna kapsayıcı ve eşitlikçi eğitim diyemiyoruz.
Yorumlar (2)
Nurcan Bahar????
15 gün önce / 17.01.2026Tipikler engellileri kendi SAĞLIKlılıklarının kıymetini anlamaları için araç olmaktan çıkarabildikleri zaman sağlamcılığın kalın duvarına ufak bir gedik açabilmiş olacağız.
Beğendim 2 | Beğenmedim 0 | Cevapla
Kaya
1 ay önce / 27.12.2025Adı sağlamcılık, gizli sömürgecilik kolaycılık değil mi. İnsan konfor alanından vazgeçip fedakârlık yapamadığı için kolay olan sağlamcılık tercih edilir. Ayrıştırıp ötelemek en kolay tercih.
Beğendim 2 | Beğenmedim 0 | Cevapla