Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

EKOKIRIMDAN EKO-SUMUD’A: FİLİSTİN’DE YAŞAMI ÖZGÜRLEŞTİRMEK

İşgaller genellikle silahların gölgesinde düşünülür; oysa silahlar sadece görünen yüzüdür. İşgalciler, meşruiyetlerini ideolojik araçlarla pekiştirir ve ideolojik araçlar, fiziksel şiddet araçları kadar etkilidir ve işgalciler kendilerine meşruiyet alanı yaratacak her fırsatı değerlendirir: “Pembe aklamadan”, “vegan aklamaya” bugün gündem ettiğimiz “yeşil aklamaya” kadar. Aklama politikaları, iktidarların etik görünme çabalarıyla, suçlarını yeniden pazarlama stratejisidir.

EKOKIRIMDAN EKO-SUMUD’A: FİLİSTİN’DE YAŞAMI ÖZGÜRLEŞTİRMEK

Elbette her devlet son kertede işgalci ve yeni işgal taktiklerini yüzlerce yıl boyunca işlemiş. Bununla mücadele her daim zor olsa da artık günümüzün işgalcileri, yüzyıllara yayılan bir sömürü pratiği birikimine sahip. Bu yazıda konu aldığımız İsrail de doğayı da işgal siyasetinin bir uzantısına dönüştüren, ideolojik şiddetin en çarpıcı, en vahşi örneklerinden biri. Bu yazıda İsrail’in yeşil aklama projeleri üzerinden kendine nasıl meşruiyet alanı açtığını ve Filistin’deki eko kırım suçlarını irdeleyeceğiz.

Öncesinde bir konudan dem vurmak isterim. Dünya halklarının Filistin ile kurduğu dayanışma, kısıtlı imkanlar ve büyük çabalarla örülüyor. Ancak Türkiye’nin konjonktürel sorunlarını bir kenara bıraksak bile, bu dayanışmanın küresel ölçekte kitleselleşmesi çok uzun zaman aldı. Hak mücadelesi veren çevreler değil burada elbet kastım. Bilhassa popüler alanlarda Gazze soykırımına dair mesajlar giderek artıyor. Devletlerin “Filistin’i tanıma” hamleleri de art arda geldi. Oysa bu adımlar, çoğu zaman hem iç iktidar çıkarlarını hem de emperyalist rant ilişkilerini korumaktan öteye geçemiyor.

Bu gelişmeler, bana Thoreau’nun sivil itaatsizlik makalesinde, bundan neredeyse 200 yıl önce köleliğin kaldırılması sürecine dair bahsettiği bir tespitini çağrıştırıyor:

İnsan yığınlarının eylemlerinde çok az erdem vardır. Çoğunluk, nihayet köleliğin kaldırılması için oy verdiğinde, bunu ya kölelikle artık ilgilenmedikleri için ya da oylarıyla kaldırılacak çok az kölelik kaldığı için yaparlar. Köle kalan sadece onlar olur. Sadece kendi oyuyla, kendi özgürlüğünü kazanacakların oyu köleliğin kalkmasını hızlandırabilir”

Bu tespitler ilk okunduğunda derin bir umutsuzluk verebilir ama tüm umutlar da buradan doğar. Bugün de benzer bir dönemeçteyiz. Devletler nezdinde de tepkilerin yükseldiği şu sıralarda, Gazze’de kurtarılacak bir müşterek yaşam kültürü kaldı mı sorusu karşımızda. İsrail’in Gazze’yi nasıl sistematik biçimde yok ettiğini izliyoruz. Hayatta kalanlar bir gün dönebilseler bile, kültürlerini özgürce yaşayabilecekleri bir kent bulamayacaklar. Sermaye medyasında dahi Gazze’de en az 10 yıl boyunca yaşamanın mümkün olmayacağını tartışılıyorlar.

Öte yandan şimdi “yeniden inşa” anlaşmalarının işleyişi konuşuluyor ama yıktıkları mekanların yerine inşa edecekleri binalar, Gazzelilerin hafızasını, dilini, kültürünü geri getirmeyecek. Bu işgal esasen bir topluluğun belleğine yönelmiş bir saldırı ve bir kültürel kırım.

İnsani krizin derinliği içinde İsrail’in diğer kırım biçimlerini irdelemek abesle iştigal gibi görünse de işgal stratejilerini tespit etmez, ölçmezsek mücadele biçimimizi güçlendirmek de yaşamı yeniden nasıl yeşerteceğimize dair sağlıklı tartışmalar yürütmek de zorlaşır.

Ekokırım ve Yeşil Aklama

İsrail’in yıkımı askeri boyutla kalmıyor; toprağı, suyu, havayı, yani yaşamın kendisini hedef alıyor. Bu yüzden yaşananları sadece bir soykırım olarak niteleyemeyiz çok daha geniş kapsamda bir yok etme biçimi bu, bu bir ekokırım. Ekokırım, çevresel bir yıkımdan öte; tarihsel, politik ve kültürel bir silme stratejisi.

Peki İsrail bu yıkımı nasıl meşrulaştırıyor? Kuruluşundan beri kendisini “çölü yeşerterek vaha yaratan” olarak sunuyor. Bu anlatıya göre, o vahanın çevresinde yer alanlar ise korkutucu, bozulmuş ve kıraç bir Ortadoğu’dan; ilkel, geri kalmışlık içindeki toplumlardan ibaret. Bu ideoloji esasen kapitalist ekonominin en temel gerici savıdır: Çünkü bu sistem, doğayı sadece üretim süreçlerinin bir hammaddesi olarak görür. Doğayı anlamaktan değil, onu sömürmekten doğar.

Oysa doğa, insan müdahalesiyle değerlendirilmeyi bekleyen pasif bir nesne değildir; kendi iç dinamikleri, döngüleri olan ve barındırdığı yaşam biçimleriyle aktif bir varlıktır. Her doğal alan, sayısız canlı türünün yaşam alanıdır, karmaşık ekosistemlere ev sahipliği yapar.

İşte o “boş” addettikleri her bir çayırlık, binlerce canlı türünün ve kadim bir kültürün yaşam alanıdır. “Boş toprakları canlandırdık” masalıyla Filistin’in binlerce yıllık tarımsal birikimi siliniyor. Bu mit, yerleşimci sömürgeciliği çevreci bir kahramanlığa dönüştürmek için kullanılıyor. “Ekolojik kalkınma” adı altında yapılan her şey, zeytinliklerin yok edilmesi, su kaynaklarının gaspı, tarım alanlarının duvarlarla bölünmesi, esasen toprağın militarize edilmesinden ibaret. Bu anlamda geliştirilen her proje ise bölgesel iş birliğinin insani ve politik boyutlarını perdeleyen yeşil bir vitrin.

İsrail’in bu ekolojik üstünlük iddiası, işgalin çevresel etkilerini görünmez kılıyor. Su teknolojileri, yenilenebilir enerji projeleri, yerel olmayan ve aşırı su tüketen türlerle yapılan ağaçlandırma kampanyaları… Hepsi de yeşil aklama (greenwashing) örnekleri. 

Unutturulan İşgal: Yeşil Anlaşmalar ve Eko-Normalleşme

İsrail’in “yeşil kalkınma” adı altında imzaladığı anlaşmalar; örneğin 2020’deki İbrahim Anlaşmaları, bölgedeki Arap ülkelerini ekonomik ve politik açıdan kendine bağımlı hale getiriyor. Yenilenebilir enerji, ileri tarım teknolojileri ve su yönetimi alanlarında “lider ülke” statüsü kazanan İsrail, aslında yeni türden bir sömürgecilik biçimi geliştiriyor: Yeşil sömürgecilik.

Bir diğer örnek de Ürdün ile yapılan “Refah Projeleri”. Anlaşmaya göre İsrail, Akdeniz’de bir deniz suyu arıtma tesisi kuracak ve Ürdün bu tesisten su satın alacak. Buna mavi refah adını veriyorlar. Öte yandan tesisin elektrik ihtiyacı için de Ürdün’ün arazilerine çok geniş alanlara yayılan güneş enerji sistemi kurulacak. Buna da yeşil refah diyorlar.

Sanki bölgenin su kaynaklarını, Ürdün nehri başta olmak üzere tekelleştiren ve yok eden İsrail değilmişçesine şimdi de su satmayı planlıyor bölgeye. Su krizi ise Ürdün’de giderek derinleşiyor. İklim krizinin etkileri elbette var ama Ürdün medyasında, Suriyeliler başta olmak üzere su krizinden mülteciler sorumlu tutuluyor. İsrail hem Ürdün’ü kurak bir ülkeye dönüştürme hem de mülteci krizi failliğini gizlemekle kalmıyor; su sorununu çözen hayırsever ve lider bir ülke konumuna geliyor.

Her iki proje de coğrafi olarak Filistin topraklarını kuşatıyor olsa da Filistin’in kendisi süreçten dışlanıyor. Filistin’e yönelik hiçbir çevresel sorumluluk, ekolojik telafi ya da iş birliği konularına değinilmiyor. Dolayısıyla hem ekonomik kaynaklardan hem de bölgesel çevre politikalarının, karar alma süreçlerinden mahrum bırakılıyor.

Filistinliler veya Araplarla, İsrail’in bireysel ya da kurumsal bazda aynı platformda olduğu herhangi bir proje, girişim ya da etkinlik sömürgeciliği normalleştiriyor. İşgal ettiği topraklarda uyguladığı çevresel tahribat bu ülkeler tarafından meşrulaştırılıyor. İsrail’in bunu ekolojik projelerle yapması da manidar. Bu mesele artık öyle boyutlara vardı ki literatüre de yeni bir kavram taşındı: Eko-normalleşme.

Öte yandan bu tip projeler İsrail’i bölgesel bir lojistik ve enerji merkezi haline de getiriyor. İsrail’in doğal varlıkları gasp ederek, merkezi bir role bürünmesi ve bölge ülkelerini kendine bağımlı kılması artık öyle bir hal alıyor ki bölgedeki diğer devletler, artan iklim ve enerji krizleriyle birlikte Filistin mücadelesini göremez oluyorlar. Bu elbette meşru bir tavır değil ama durumu böyle okumak da içten bile değil.

İsrail’in Görünmeyen Savaş Ajandası: Su Gaspları ve Yaşamın Denetimi

Oysa çevresel sorunların esas faili İsrail’in ta kendisi. Doğal varlıkları, rant olarak gören ve kontrol edilebilir altyapı bileşenleri olarak ele alan İsrail, çölü yeşertme projeleriyle, 50’lerden bu yana bölgedeki birçok su varlığını kurutmuş durumda. Bu indirgemeci doğa anlayışı, Yahudi yerleşimciler için verimli tarım alanları yaratma emellerinde de çoktan başarısız oldu. Ama bu işgalci devlet, su gasplarıyla, İsrailleri garanti altına almanın yollarını da buldu. Bunun diyetini ise şimdi tüm bölge halkları ödüyor.

Land Research Center’ın yaz aylarında yayınladığı bir rapora göre, son 10 yılda İsrail, 2000’e yakın noktada, Filistinlilerin su varlıklarına el koymuş ya da kullanılamayacak hale getirmiş. Gözleri öyle dönmüş ki, mülteci kamplarında bulunan 350 su deposunu dahi imha etmişler. Bazı su kaynaklarının üstüne beton dökmüşler. İşgal topraklarına yerleşen yeni yerleşimciler ise su varlıklarını ele geçirerek kendi merkezlerinde kullanıyorlar.

B’Tselem’in, 2023’de yayınladığı bir araştırmaya göre ise bir Filistinli günlük 82 litre su kullanabiliyorken, bir İsrailli bunun 3 katından daha fazlasını tüketiyor. Su şebekesinden yoksun kalan Filistinliler için bu rakam 26 litreye kadar düşüyor. Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği günlük su kullanım miktarıysa en az 100 litre… İsrail, su gasplarıyla bir su süper gücüne dönüşmüş durumda ve 2050’ye kadar su sorunu yaşamayacağı tahmin ediliyor. İsrailliler işgalin getirdiği lükslerin tadını çıkarırken, Filistinliler için su krizi giderek büyüyor. Bu ne bir afetin ne de iklim krizinin bir sonucu. Bu, Batı Şeria’daki su varlıklarının %84’ünü ele geçiren İsrail işgalinin sonucu.

İsrail suyu gasp ediyor, yetmiyor, atık sularını da Filistin topraklarına sorumsuzca deşarj ederek, yıkıcı çevresel ve ekonomik sonuçlara neden oluyor. 2024’te yayınlanan, Norveç mülteci konseyinin raporuna göre, İsrail yerleşimlerinin kanalizasyon atıkları, alenen Filistinlilerin tarım arazilerine boşaltılıyor. Ekinler yenemez, tarım alanları kullanılamaz hale getiriliyor. Tarlalardan alınan numunelere yapılan laboratuvar analizlerinde, ürünlerde yüksek miktarda dışkıyla ilişkili E. coli bakterisinin varlığı ortaya koyuluyor. Geçim kaynağını kaybeden Filistinliler, bu kez de ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor. Kötülüğün düş gücü ürkütücü…

Su yoksunluğunu baskı aracı olarak kullanan İsrail, Filistinlilerin 30 bin dönüme yakın tarım alanında üretim yapmasını da engelliyor. Filistinli çiftçilerin tarlalarına ulaşım yollarına duvarlar örüyor. Tarım alanlarını izole ediyor. Yetiştirdikleri ürünler, yerleşimciler tarafından çalınıyor. ‘67’den bugüne 800 bin zeytini yok ettiği raporlanıyor. Sadece 2023 sezonunda ve sadece zeytin rekoltesinde, Filistinlilerin kaybının 50 milyon dolara ulaştığı hesaplanıyor. Genel tarımsal gelirin ise %50-70 oranında düştüğü tespit ediliyor.

Sömürgeciliğin Yeni Adı Eko-Kolonyalizm

Yenilenebilir enerji meselesine dönersek orada da yine cin fikirli projeler var. Refah yeşil anlaşması, Ürdün’ün topraklarında kurulacak güneş enerjisi tesisinde üretilen elektriğin, İsrail’e satılmasını öngörüyor. İsrail ise bu elektriği deniz suyunu arıtmak için kullanmayı planlıyor. Çünkü arıtma teknolojisi yoğun enerji tüketiyor. İsrail bu elektriği kendi kaynaklarını kullanmadan, Ürdün’ün varlıkları üzerinden tedarik yapmayı hedefliyor. Oysa Ürdün de enerjide %75 oranda fosile bağımlı ama bu projeden kendi arzına elektrik sağlayamayacak. İsrail’in gasp ettiği doğalgaz sahalarından gaz almak zorunda kalacak, karşılığında da arıtılmış su alacak.

İsrail, Ürdün dışında, bölgedeki hemen hemen tüm arap ülkeleriyle, enerji projeleri geliştirmek üzere çeşitli anlaşmalar imzalamış durumda. Bölgedeki birçok güneş ve rüzgar elektrik üretim projelerinin, büyük hisse sahibi şirketleri, İsrailli şirketler. Enerjisi projeleriyle yerel halkların toprakla olan ilişkisini bozuyorlar, tarım alanlarına erişimi engelliyorlar.  Sırf Golan Tepelerinde, 3600 dönüme yakın meyve bahçesinin, bu projelerden etkileneceği öngörülüyor. Tüm bunların iklim krizinin önüne geçme, yeşil enerji üretme kisvesi altında yapılması da cabası.

Bölgedeki doğalgaz sahaları üzerinde de İsrail kontrolü hakim. İsrailli şirketler, bölge halklarına ait olan birçok doğalgaz sahasında büyük hissedarlar. Doğalgaz sahalarına yakın olan Filistinliler ise, elektriğe dahi ulaşamıyor, karanlığa mahkum kalıyor. Yetmezmiş gibi, İsrail donanması, Akdeniz’de bulunan doğalgaz rezervlerini kontrol etmek için Filistinli balıkçılara yönelik sistematik saldırılar düzenliyor. Filistin halkını bir geçim varlığından daha ediyorlar.

Enerji gaspı öyle durumda ki İsrail’in 30 yıllık enerji ihtiyacını karşıladığı, üstüne AB bölgesine doğalgaz ihracatçısı konumuna geleceği öngörülüyor. Bu noktada AB’nin iki yüzlülüğü de açığa çıkıyor. Rus gazına bağımlılığın önüne geçebilmek için sömürgeci İsrail’den doğalgaz sağlayacak projeler geliştiriyorlar. Filistinlileri ve bölge halklarını açıkça daha az insan görüyorlar.

Tüm bu el koyma politikaları, sömürgeciliğin askeri işgalden enerji tekellerine evrimi olarak okunabilir.  Bu noktada kolonyalizm kavramı da genişliyor ve eko-kolonyalizm kavramını yaratıyor. Bu çok stratejik bir sömürü biçimi. Çünkü toprak, yerel halklar için doğayla kurulan ilişkinin temeli. başta su varlıkları olmak üzere, Filistin’in varlıklarını adım adım gasp eden İsrail, onların geçimlerini, yaşayış biçimlerini ve kimliklerini sürdürmelerini sağlayan toprağın işlevini bozuyor. Göç kaçınılmaz oluyor. Sonra da yerlerini İsrailli yerleşimciler alıyor.

O kadar çok suçu var ki İsrail’in ve ona meşruiyet sağlayan ülkelerin, say say bitmez. Savaş araçlarıyla neden oldukları kırımlara değinmedik bile çünkü bunlar diğer savaş bölgelerinde olduğu gibi henüz rakamlaştırılamadı. Ölçmesi de çok zor zira kullandıkları korkunç silahların yarattığı kirlenme, yaşam alanlarının üzerinden onlarca yıl silinmeyecek. Filistin halkının var olduğu ve çok uzun yıllar boyunca, doğal çevreyle uyum içinde geliştirdiği kültür, yeniden çok zor yeşerecek.

Bir Direniş Ekolojisi - Eko-Sumud Tarımı

Filistin’de yaşamın yeşermesi için, geçtiğimiz aylarda Sumud gemilerinin taşıdığı umudu, acil çözümlerin ötesine, yeni bir kavramla eko-sumud ile taşıyabiliriz. Sumud, Filistin halkının sömürgeci baskıya karşı toprakta kalma direncini ifade ederken; eko-sumud, bu direnci doğayla kurulan ilişkiler, ekoloji dostu üretim, ortak varlık yönetimi ve toplumsal dayanışma üzerinden örgütlemektir.

Eko-sumud, enerjiyi ve suyu bir hak olarak gören, doğal üretimi temel alan, küçük çiftçilerin bilgi ve deneyimini kıymetli kılan ve özellikle kadınların öncülüğünde kurulan tarımsal çeşitliliği destekleyen adil bir ekonomik model önerir.

İsrail’in doğayı metalaştıran sistemine karşı toprağı kolektif bir yaşam alanı olarak savunma pratiğidir. Doğayla üretim bağı kurmakla kalmaz, buna hafıza ve kimlik bağlarını da dahil eder. Doğaya dair yerel bilgiyi, ortak yaşam kültürünü ve adaleti savunmasıyla, İsrail’in bölge halklarının bilgi ve kültürde aşağı olduğuna yönelik ideolojik propagandalarına doğrudan bir karşı çıkıştır.

Bugün batı Şeria’da, İsrail’in tam kontrolü altında yaşayan Dayr Ballut köylülerinin ba-li tarımı, eko-sumudun canlı bir örneğidir. Filistin’de toprakla kurulan ilişki biçimi ile toplumsal ilişkiler arasındaki bağlantıyı anlamada eşsiz bir içgörü sunar. Su ve elektrik kısıtlamalarına, yerleşimci baskılarına rağmen köylüler, kimyasal içermeyen, yerel bilgiye dayanan, yağmurla sulanan tarım yöntemlerini sürdürüyorlar. Su tutan teraslar, su sarnıçları gibi yöntemleri, yağışlı mevsimlerde suyu tutmak için kullanıyorlar. En az 18 farklı, üretici tabanlı tarımsal örgütlenmeyle birçok çiftçi ortak üretim yapıyor.

Üstelik bunu kadınların öncülüğünde kolektif bir üretim biçimiyle başarıyorlar. Ürün çeşitliliğiyle geçim kaynaklarını korurken; her yıl düzenledikleri hasat festivalleriyle, hem dayanışmayı hem de kültürel hafızayı canlı tutuyorlar. Çabalar Dayr-ballut ile de sınırlı değil;

- Al-dahirya’da 300 hektarlık bir tarım alanı rehabilite edilmeye çalışıyor.

- Nablus, Ramallah gibi yerleşimlerde kadın kooperatifleri kuruluyor.

- Yerel tohum bankalarıyla tohumlar korunuyor en az 52 türün korunduğu 7000’e yakın ailenin bundan faydalandığı ve 1270 hektar alanda üretim yaptığı raporlanıyor.

- Sumud in Free Land girişimiyle tarımsal üretimde %120’lik bir artış hedefleniyor.

Görülüyor ki eko-sumud yalnızca bir köye özgü değil; geniş bir halk pratiği olarak işliyor ve doğayla koparılan ilişkileri yeniden kurmanın mümkün olduğunu gösteriyor. İsrail’in su ve toprak ambargosuna, içeriği geçmişten ve doğayla uyumdan gelen devrimci bir yanıt oluyor. Ayrıca Filistin halkının da ötesinde, başka coğrafyalarda da ezilen halkların yürüyüşüne ışık olabilecek bir adalet ve yaşam vizyonu sunuyor. Bu yüzden eko-kolonyalizme karşı direniş, salt Filistin’in değil, tüm küresel güneyin meselesidir.

Bugün İsrail’in savaş makineleriyle bombaladığı alanlar, kirlettiği topraklar, kuruttuğu su varlıkları, bize savaşın ekolojisini gösterir, doğanın sistematik olarak yok edilmesini. Eko-sumud ise, savaşın ekolojisine karşı barışın ekolojisi kavramının pratiğidir. Çünkü barış, yalnızca silahların susmasından ibaret değildir; esasen yaşamın yeniden kurulmasıdır.

Eko-sumud, Filistin’in doğasını, toplumunu ve ekonomisini, kısaca Filistin’de yaşamı yeniden özgürleştirmenin bir yolu. Buradan aldığımız güçle, kesilen zeytin ağaçlarının yerine yeniden zeytinler dikilebilir, suyun gaspına karşı, yağmur suyu hasat bilgisini derinleştirilebilir, doğal tarımın besleyiciliğini yeniden inşa edilebiliriz.

Bugün Gazze ablukasının kırılması ne kadar hayatiyse, yarın Filistin’de yaşamı yeniden yeşertmek de o kadar kritik olacak. Filistin halkının tarihsel bilgi birikimini ve ekolojik pratiğini göz ardı ederek adaletten, halkların kardeşliğinden ve kalıcı barıştan söz edemeyiz. Gazze’de yıkılan duvarların ardından, yeniden filiz verecek zeytinlerin kökünde bu direnişin bilgisi var.

Umudu yeşertmek toprağa tutunmakla mümkün. Nehirden deniz özgür Filistin için!

Not: Bu yazıda, düzenlenmesinde ya da redaksiyonunda yapay zeka kullanılmadı.

 

Kaynaklar:

1- Hamouchene, H., Sandwell, K. (2023). Dismantling Green Colonialism: Energy and Climate Justice in the Arab Region. Pluto Press.

2- The Agricultural Development Association (PARC). (2023). Newsletter: Olive Oil Season 2023. Erişim Adresi: https://www.pal-arc.org

3- Tesdell, O. I., & Issa, I. (2023). Balu‘ as Residual Space: Landform and Sociality in Palestine. Jerusalem Quarterly

4- B’Tselem. Hareuveni, E. (2023). Parched: Israel’s policy of water deprivation in the West Bank. Erişim Adresi: https://www.btselem.org/publications/

5- Al Reef for Investment & Agricultural Marketing. (2022). Annual report 2022: Pioneers in fair agricultural marketing. Erişim Adresi: https://www.alreeffairtrade.ps

6- Randles, S. (2024). Ripple effects: Exploring the environmental impact of Israeli settlements’ wastewater discharge. Erişim Adresi: nrc.no

7- Anadolu Ajansı. (26 Temmuz 2025). Israel seizes 84% of West Bank’s water, worsens crisis for Palestinians: Report. Erişim adresi: https://www.aa.com.tr/en/middle-east/israel-seizes-84-of-west-bank-s-water-worsens-crisis-for-palestinians-report/3642931

8- Palestinian Information Center (Palinfo). (26 Ağustos 2025). Erişim adresi: https://english.palinfo.com/news/2025/08/26/346435/

9- Norwegian Refugee Council (NRC). (Mart 2024). West Bank: Israeli settlement wastewater destroys Palestinian lands and livelihoods. Erişim adresi: https://www.nrc.no/news/2024/march/west-bank-israeli-settlement-wastewater-destroys-palestinian-lands-and-livelihoods/

10- Sumud Palestina. Activities for the Project Palestine Hebron. Erişim adresi: https://sumudpalestina.cric.it/en/activities-for-the-project-palestine-hebron/

11- LDC Palestine. (24 Mart 2024). Models of Sumoud. Erişim adresi: https://ldc-palestine.org/2024/03/24/models-of-sumoud/

12- Science for the People Magazine. Sumud and Sovereignty. Erişim adresi: https://magazine.scienceforthepeople.org/vol25-1-the-soil-and-worker/sumud-and-sovereignty/

13- Al Reef Fair Trade Erişim adresi: https://www.alreeffairtrade.ps/newsletters

14- Al-Haq Erişim adresi: https://www.alhaq.org/advocacy/20996.html

Yazar kenan kahya

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış