Toprak, su, enerji ve hava; günümüz kapitalist üretim modelinde ekonomik faaliyetin girdileri olarak ele alınıyor. Bu bakış açısı değişmedikçe, iklim krizine karşı atılan adımlar çoğu zaman yüzeyde kalıyor.
Kapitalizm ve Sınır Tanımayan Üretim
Kapitalizmin işleyişi, sürekli büyümeyi ve kâr artışını esas alıyor. Bu da doğal sınırların çoğu zaman görmezden gelinmesi anlamına geliyor. Karbon piyasaları, yeşil yatırımlar ya da bireysel tüketim tercihleri elbette önemsiz değil; ancak tek başına yeterli de değiller.
Çünkü kâr mantığı, doğası gereği durmayı ve yetinmeyi bilmiyor. Ekolojik sınırların gerçekten ciddiye alınabilmesi için, üretimin kimin için ve hangi amaçla yapıldığı sorusunun da gündeme gelmesi gerekiyor. Bu da iklim meselesini kaçınılmaz olarak ekonomik ve siyasal bir tartışmanın içine çekiyor.
Neden Sol Bir Perspektif Yetmiyor?
Bu noktada sol düşünceye yönelmek anlaşılır hale geliyor. Sol, üretimi, mülkiyeti ve toplumsal ihtiyaçları sorgulayan güçlü bir gelenek sunuyor. Emek-sermaye ilişkisini tartışmadan, ekolojik yıkımın nedenlerini anlamak zor.
Ancak burada bir eşikte durmak gerekiyor zira insan, doğayla ilişkisi bakımından diğer canlılardan farklı bir konumda. İnsan yalnızca doğaya uyum sağlayan bir varlık değil; onu bilinçli emeğiyle dönüştüren bir varlık. Tarım, yerleşik yaşam, sanayi ve teknoloji bu dönüşüm kapasitesinin ürünü.
Bu kapasite, insanlık tarihini mümkün kılmış olsa da, doğayla sürekli bir gerilim de yaratıyor. Yani sorun yalnızca kapitalizmle başlamış değil; insan-doğa ilişkisi baştan itibaren dikkatle ele alınması gereken bir alan.
Metabolik Yarılma: Kopan Denge
Bu noktada toplumla doğa arasındaki maddi alışverişin, yani üretim yoluyla kurulan ilişkinin kopmasını anlatan “metabolik yarılma” kavramı önemli bir açıklama sunuyor. Özellikle kapitalist üretimde, doğadan alınan kaynaklar kentlerde ve sanayide yoğunlaşırken, doğanın kendini yenilemesini sağlayacak döngülerin bozulmasını ele alıyor.
Bu bakış açısı, iklim krizinin yalnızca kirlilik ya da yanlış teknoloji meselesi olmadığını gösterir. Asıl sorun, üretimin doğayla kurduğu ilişkinin dengesini kaybetmiş olmasıdır.
Kapitalizm bu dengesizliği derinleştirmiş ve küresel ölçekte kalıcı hale getirmiştir. Ancak insan-doğa ilişkisindeki çelişki, kapitalizmden önce de vardır. Kapitalizm bu çelişkiyi icat etmemiş, ama onu sürekli bir yarılmaya dönüştürmüştür.
“Sosyalizm Gelirse Her Şey Çözülür mü?”
Bu noktada yaygın bir başka düşünceyle de yüzleşmek gerekir. Sosyalizm, sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmayı ve üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre düzenlemeyi hedefler. Bu, kuşkusuz büyük bir dönüşümdür ancak bu durum, doğayla ilişkinin kendiliğinden dengeleneceği anlamına gelmez.
Mülkiyetin değişmesi, üretim anlayışı değişmediği sürece ekolojik sorunları otomatik olarak çözmez. Tarihsel deneyimler, üretimi sürekli artırmayı ilerleme sayan yaklaşımların, kapitalist olmayan koşullarda bile doğaya zarar verebildiğini gösteriyor. Bu nedenle yalnızca sınıf çelişkisine, mülkiyet biçimine odaklanan bir siyaset, insan-doğa ilişkisindeki gerilimi gözden kaçırma riski taşır. Sol Marks tarafından dile getirilen metabolik yarılmayı gidermeyi temel unsurlarından birisi olarak kabul etmediği sürece iklim krizini durdurmak mümkün olmayacaktır. Bunun ilk adımı da insanın doğanın hakimi değil bir parçası olduğunu kabul etmektir.
Yeşilsol yaklaşım tam da bu iki eksikliği birlikte düşünmeye çalışır. Toplumsal ihtiyaçlarla ekolojik sınırlar arasında bilinçli, demokratik ve kolektif bir denge arayışını merkeze koyar. Günümüz dünyasında ekolojik krizle, eşitsizliklerle ve toplumsal kırılganlıklarla aynı anda başa çıkabilmek için giderek daha gerekli hale gelen bir düşünme ve siyaset biçimi geliştirmenin yolu bu kaçınılmaz birlikten geçiyor.
Yorumlar (0)