Tam da bu noktada altı özellikle çizilmesi gereken ilkesel bir kopuş yaşanmaktadır. Emperyalist müdahaleyi, yerel otoriterliklere karşı neredeyse ahlaki bir zorunluluk gibi sunmak, solun yüzyılı aşan anti-emperyalist birikimiyle açık bir kopuş anlamına gelir. Sol açısından temel sorun, diktatörlük ile emperyalizmi bir kötülük yarışı içinde karşı karşıya koymak değildir. Emperyalizm, yalnızca “yabancı” bir zorbalık değil; sermayenin küresel ölçekte örgütlenmiş tahakküm biçimidir. Otoriter rejimler ise çoğu zaman bu tahakküm ilişkilerinin doğrudan ürünü ya da onunla uzlaşma içinde var olan siyasal yapılardır. Emperyalizmi diktatörlüklere karşı bir çözüm gibi sunmak, neden ile sonucu yer değiştirmekten başka bir anlam taşımaz.
Bu teorik çerçeve, tarihsel deneyimle de defalarca doğrulanmıştır. Irak, Libya, Afganistan ve Suriye; “diktatörlükten kurtarma” iddiasıyla gerçekleştirilen dış müdahalelerin halklara demokrasi değil, yıkım, parçalanma ve kalıcı bağımlılık getirdiğinin en somut örnekleridir. Sol için ölçüt nettir: Halkların kurtuluşu, emperyalist müdahalelerle değil; emekçi sınıfların örgütlü mücadelesiyle, demokratikleşme ve toplumsal dönüşümle mümkündür. Bu nedenle alınması gereken tutum, bir rejimin arkasına dizilmek değil; açık, tutarlı ve ilkesel biçimde “Maduro’dan yana değiliz, emperyalizme karşıyız” diyebilmektir.
Ancak bu ilkesel netlik, özellikle Avrupa sosyal demokrasisi söz konusu olduğunda ciddi bir aşınmaya uğramaktadır. Avrupa’daki birçok sosyal demokrat parti, Venezuela gibi emperyalist merkezlerle gerilim yaşayan ülkeler söz konusu olduğunda demokrasi ve insan hakları söylemini yüksek sesle dillendirirken; aynı hassasiyeti Batı’nın stratejik müttefikleri için göstermemektedir. Bu durum, bir ilke eksikliğinden ziyade, bilinçli bir siyasal ikircikliliğe işaret etmektedir.
Bugün “demokrasi” adına ambargo, kuşatma ve rejim değiştirme çağrıları yapanların; Körfez şeyhliklerinde kurumsallaşmış mutlak monarşiler karşısında suskunluğa gömülmesi tesadüf değildir. Kadınların, emekçilerin ve göçmen işçilerin en temel haklardan dahi yoksun bırakıldığı bu rejimler, petrol ve doğalgaz akışı güvence altına alındığı sürece Batı için “istikrar unsuru” olarak görülmektedir. Aynı seçici sessizlik, Orta Asya’daki Türki cumhuriyetlerde inşa edilmiş, enerji kaynakları üzerinden küresel sermayeye eklemlenmiş tek adam rejimleri için de geçerlidir. Afrika’da ise maden ve enerji hatlarını garanti altına alan otoriter yönetimler, emperyalist merkezler açısından demokrasi sorunu değil, yatırım güvencesi olarak ele alınmaktadır.
Bu ikiyüzlülük Filistin meselesinde daha da çıplak bir hâl almaktadır. Avrupa sosyal demokrasisinin önemli bir bölümü, İsrail’in işgal, apartheid ve kitlesel imha politikaları karşısında ya sessiz kalmakta ya da iki tarafı eşitleyen sahte bir “denge” diliyle suça ortak olmaktadır. Halkların kendi kaderini tayin hakkını evrensel bir ilke olarak savunduğunu iddia edenler, Filistin halkının varoluş mücadelesi söz konusu olduğunda bu ilkeyi askıya almaktadır. Benzer bir ikircikli tutum, Grönland meselesinde de görülmektedir. ABD’nin açık ilhakçı hevesleri ve Danimarka merkezli sömürgeci statükonun sürdürülmesi karşısında, egemenlik ve demokrasi söylemi neredeyse tamamen buharlaşmıştır.
Tüm bu örnekler, emperyalist “demokrasi” söyleminin evrensel bir değer değil; sınıfsal ve jeopolitik çıkarlarla şekillenen araçsal bir ideoloji olduğunu göstermektedir. Solun görevi, bu ideolojiyi yeniden üretmek değil; teşhir etmektir. Diktatörlükleri emperyalizme karşı savunmak nasıl yanlışsa, emperyalizmi diktatörlüklere karşı bir kurtarıcı gibi sunmak da aynı ölçüde yanlıştır.
Bu tabloda Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel ve güncel konumu özel bir önem taşımaktadır. CHP, anti-emperyalist bir kurtuluş mücadelesinin siyasal mirasçısıdır. Aynı zamanda bugün dünyada en yüksek oy oranına sahip sosyal demokrat parti olma konumuyla, uluslararası sosyal demokrat hareket içinde ciddi bir siyasal ağırlığa sahiptir. Bu ağırlık, suskunlukla ya da belirsiz denge arayışlarıyla değil; ilkesel ve açık bir anti-emperyalist hatla anlam kazanabilir. CHP’nin bu ağırlıktan aldığı güçle, ve özellikle Avrupa’daki diğer örneklerinden ayrışan İspanya’daki demokratik sosyalistlerle birlikte, Akdeniz’den Latin Amerika’ya uzanan ABD’nin uluslararası hukuku hiçe sayan müdahaleci ve haydutça pratiklerine karşı net bir siyasal hat örmesi tarihsel bir sorumluluktur. Böyle bir hat; Venezuela’da, Filistin’de, Afrika’da ya da başka bir coğrafyada, halkların egemenliğini savunan tutarlı bir enternasyonalist çizginin büyütülmesi potansiyelinin hayata geçirilebilmesi anlamına da gelecektir. Bu çizgi, otoriter rejimlerin aklanması değil; emperyalist zorbalığa karşı halkların özne olduğu bir demokrasi perspektifinin savunusudur.
Solun pusulası açıktır. Emperyalist haydutluğa karşı çıkmak, herhangi bir rejimin savunuculuğu değil; solun tarihsel tutarlılığının, siyasal ahlakının ve enternasyonalist onurunun gereğidir.
***
* Yazı izlek.org ve solfasol.tv'de eşzamanlı yayımlanmaktadır.
Kapak Görseli: 3 Mayıs 1808 - Francisco Goya
Yorumlar (0)