Eleştiri geldiği anda tartışmanın yönü değişiyor. Konu söylenen sözlerden, kurulan dilden, kullanılan şiddetten çıkıyor; bir anda “aile”, “evlatlar”, “kırmızı çizgiler” devreye giriyor. Aile burada bir hayat meselesi olarak değil, siyasi bir kalkan olarak kullanılıyor. Hesap vermenin yerini duygusal bir sis alıyor. Konuşulması gerekenler askıya alınıyor, hassasiyet gösterileri başlıyor.
Bu tabloyu tek başına izlemiyoruz. Bir de arka planda hiç susmayan bir alkış hattı var. Hukuki durumla pek ilgilenmeyen, tüzüğü açıp bakma zahmetine girmeyen ama sadakat konusunda son derece disiplinli bir koro. “Başkanım sen çok yaşa” cümlesi, olan bitenin üzerine çekilen kalın bir örtü gibi iş görüyor. Askıda olan koltuk değilmiş gibi davranmakta ustalar.
Olay dediğimiz şey, tek bir cümleden ibaret değildi. Kamusal bir ortamda, tanıkları olan bir karşılaşmada cinsiyetçi, türcü, aşağılayıcı ifadeler kullanıldı. Sonrasında bu sözler inkâr edilmedi. “Ağzımdan çıkmış” denildi. Yani mesele hatırlamamak değil; hatırlananla yüzleşmemekti. Şiddetin kendisi değil, nasıl anlatılacağı konuşulmaya başlandı.
Bu noktada burjuva hukukuna koşulmadı. Örgütlü bir yapının parçası olmanın gereği yapıldı ve örgüt hukukuna güvenildi. Disiplin süreci bu anlayışla işletildi. Ama süreç ilerledikçe şiddetin ortadan kalkmadığı, yalnızca biçim değiştirdiği görüldü. Bu kez “Sarhoş muydun?”, “İçip mi gelmiştin?” soruları soruldu. Kadını itibarsızlaştırmanın bin yıllık yöntemi bir kez daha devreye girdi. Failin sözleri değil, kadının bedeni, hâli ve sesi sorgulandı. İlk şiddetin üzerine ikinci bir şiddet eklendi.
Tam da bu noktada devreye giren savunma metni, olan biteni açıklamaktan çok, nasıl bir zihniyetle bakıldığını açığa çıkardı. Muhtemeledir ki takım elbisesiyle verdiği savunma aynen şöyle başlıyordu:
“Tanımam etmem, yanıma oturdu, ben yalnız yaşıyorum dedi. Hoş sohbet ortamı vardı. Senin çocuklarından daha önemli benim köpeklerim demesi üzerine konuştuk. Sonra bağırarak masadan kalktım ama seni ifşa ederim diye bağırdı. Hayvanlarla ilgili bakışımı ifşa ederim demek istedi. Ama bir kadın olarak bana bağırıyor. Ne anlar insanlar zaten gidiyordum ben. Sonra ağzımdan çirkin o ifadeler çıktı.”
Bu metin bir savunma değil; bir zihniyet beyanıydı. Daha ilk cümlede olayın merkezine söylenen sözler değil, kadının orada bulunması yerleştiriliyordu. “Tanımam etmem” deniyor ama hemen ardından yanına oturması, yalnız yaşadığını söylemesi, sohbetin “hoş”luğu anlatılıyordu. Şiddeti konuşmamak için kadının varlığı tartışmaya açılıyordu.
Metnin en kritik yerlerinden biri, hiç söylenmemiş bir sözün söylenmiş gibi aktarılmasıydı: “Senin çocuklarından daha önemli benim köpeklerim.” Bu masum bir yanlış hatırlama değildi. Aileyi kutsal, hayvanlarla kurulan bağı değersiz ilan eden türcü bir hiyerarşi bilinçli biçimde devreye sokuluyordu. Böylece hem kadının sözü itibarsızlaştırılıyor hem de yaşamla kurulan bağ aşağılanıyordu. Türcülük burada yan bir unsur değil, cinsiyetçi şiddetin taşıyıcısıydı.
Ardından kadının ne demek istediğine yine erkek akıl karar veriyordu. “Aslında ifşa ederim demek istedi” denilerek söz yeniden tercüme ediliyordu. Kadının kendi sözüne sahip olmasına izin verilmiyordu. Ve sonra o cümle geliyordu: “Ama bir kadın olarak bana bağırıyor.” Burada sorun edilen şey şiddet değildi. Kadının sesiydi. Erkek bağırınca tepki, kadın bağırınca taşkınlık. Patriyarkanın en eski refleksi.
Bir disiplin kararı çıktı. Kâğıt üzerinde bir ceza verildi. Ama bu ceza tüzüğe de yönetmeliğe de aykırıydı. Caydırıcı değildi. Neredeyse bir ödül gibiydi. Askıya alındı ama düşmedi. Yetki askıya alındı denildi ama temsil devam etti. Tehdit dili askıya alınamadı.
Bu süreçte yalnızca şiddet görünmez kılınmadı; şiddete itiraz edenler de doğrudan hedef haline getirildi. Yaşananlara “bu kabul edilemez” diyen altı kişi, seksen imzayla disipline sevk edildi. Şiddeti uygulayan değil, şiddete karşı çıkanlar cezalandırıldı. Fail korunurken, itiraz edenler susturulmak istendi. Bu artık bireysel bir refleks değil, örgütsel bir tercihti. Disiplin, şiddeti değil vicdanı hedef aldı. Vay be, örgüte bak.
Bir de “siyasi operasyon” meselesi var ki, insanın ister istemez gülesi geliyor. Eleştiri geldi mi, disiplin süreci işletildi mi, hemen büyük laflar dolaşıma sokuluyor. Operasyonlar, tasfiyeler, karanlık planlar… Bu koltuk ne sanılıyor, insan kendini ne zannediyor? Sanki karşımda İmamoğlu var. Söylenen sözlerle, kurulan şiddetle yüzleşmek yerine, kendini merkezine koyduğu bir komplo hikâyesi yazılıyor. Böylece sorumluluk buharlaşıyor, eleştiren herkes otomatik olarak “düşman” ilan ediliyor.
Daha da acınası olan şuydu: Askıda olduğu söylenen bu pozisyonun sahibi, genel başkanı olduğu sendikanın kendi kurullarına güvenmedi. Dönüp, temsil ettiğini iddia ettiği örgütü dava etti. Örgüt hukukunu askıya alıp burjuva hukukunu imdada çağırdı. Bu bir güç gösterisi değil, örgüt fikrinin içinin nasıl boşaltıldığının ilanıydı.
Bütün bu süreç boyunca erkek dayanışması askı tanımadı. Alkış hattı çalıştı, sessizlik rejimi devredeydi. Mesele kişiselleştirildi, politik bağlam silindi, kadının sözü geri plana itildi. Askıya alınan bir koltuğun etrafında erkeklik iktidarı dimdik ayakta tutuldu.
Şimdi dönüp bakınca bu çırpınışları görüyorum. Sosyal medya paylaşımlarını, tehditkâr cümleleri, mağduriyet pozlarını… Açık söyleyeyim: Üzülüyorum. Güç kaybını bu kadar panikle karşılayan, sorumlulukla yüzleşmek yerine gürültüye sarılan bir hâl çok acınası. Güçlü olan böyle davranmaz. Güçlü olan hesap verir. Burada gördüğüm şey güç değil; dağılma.
Not düşeyim: Bu hikaye burada bitmiyor. Bugün Tandoğan’daydık. Kadın mitingindeydik. Çünkü örgütlü alanlarda da şiddet var ve buna alışmamız, susmamız, “şimdi sırası mı” dememiz bekleniyor. Beklemedik. Pankartlarımız hazırdı. Çünkü biliyoruz: Susmak tarafsızlık değil. Susmak da şiddetin bir biçimi. Ben ve kızkardeşlerim, yalnız bırakılmak istenen herkes, sesi kısılmaya çalışılan herkes, “idare et” denilen herkes için bugün Tandoğan’daydık.
Yan yana gelmeden, birbirimizi duymadan bu düzen değişmiyor.
Biz oradaydık ve olmaya devam edeceğiz!
Yorumlar (0)