Bugün burada, Fındıklı Belediyesi tarafından “Haklar Sempozyumu” başlığı altında düzenlenen Kamuculuk ve Kent Hakkını tartışmak üzere bir araya geldik. Bu buluşma, yalnızca bir akademik etkinlik ya da fikir alışverişi değildir. Bu sempozyum, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize, kentlerimizi kimler için ve nasıl geleceğe taşıyacağımıza dair ortak bir irade arayışıdır.
Geçtiğimiz yıl düzenlenen Haklar Sempozyumu’nda “Çevre, Ekoloji ve Doğal Yaşam” konusu elealınmıştı. O sempozyumda yapılan sunumlar, tartışmalarda ifade edilenler, bugün bazı akademik ve toplumsal alanlarda referans olarak gösterilmektedir.
Bu bize şunu açıkça gösteriyor: Burada kurulan söz, hayata dokunuyor; burada yapılan tartışma, toplumsal karşılık üretiyor.
Bu yıl ele aldığımız Kamuculuk ve Kent Hakkı başlığı da tam olarak böyledir. Çünkü bugün kamusal olan, ortak olan, hepimize ait olan ne varsa; sistemli, ideolojik ve sınıfsal bir saldırı altındadır.
Kapitalist Düzen ve Kamunun Tasfiyesi
Bugün dünyada egemen olan kapitalist anlayış, toplumu piyasa mantığına indirgemektedir. Kâr odaklı üretim, yaşamın tüm alanlarını belirler hale gelmiştir. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, ulaşımve konut gibi temel haklar birer ticari hizmete dönüştürülmüş; kamusal olan, adım adım özel çıkarların alanı haline getirilmiştir.
Bu süreç, yalnızca eşitsizlikleri derinleştirmemiş; aynı zamanda yoksulluğu kalıcılaştırmış, güvencesizliği yaygınlaştırmış ve toplumun geniş kesimlerini temel ihtiyaçlara erişemez hale getirmiştir. Eğitim, sağlık, barınma ve ulaşım maliyetleri artarken; emekçiler, yoksullar ve dezavantajlı gruplar yaşam standartlarını koruyamaz duruma gelmiştir.
Kapitalist saldırı, kamuculuğu yalnızca ekonomik alanda değil; toplumsal, siyasal ve ekolojik boyutlarıyla hedef almıştır. Kamusal alanın demokratik denetimi zayıflatılmış, toplumsal eşitlik vedayanışma bilinci aşındırılmıştır.
Türkiye’de AKP Dönemi: Devlet Büyüdü, Kamu Daraldı
Türkiye’de bu süreç, AKP iktidarı döneminde daha da derinleşmiştir. Toplum, bir yandan piyasa mekanizmalarına, diğer yandan merkezi devlet iradesine bağımlı kılınmıştır.
Doğa, kent, altyapı ve bilgi gibi ortak varlıklar, toplumsal müzakere ve katılım süreçlerindenkoparılarak sermaye birikimine açılmıştır. Sosyal haklar, evrensel ve talep edilebilir kamusal haklar olmaktan çıkarılmış; yurttaşlar hak sahibi olmaktan çok, yardım bekleyen, minnet duyan bir konuma itilmiştir.
Karar alma süreçleri merkezileştirilmiş; yerel topluluklar, emekçiler, yurttaşlar kentlerine, yaşam alanlarına ve geleceklerine dair kararlardan dışlanmıştır. Toplum adına konuştuğunu iddia eden ama toplumu karar süreçlerinin dışına iten bir devlet–piyasa bileşimi oluşturulmuştur.
Bu süreç, etnik, dini ve mezhepsel farklılıklar taşıyan gruplar açısından ciddi eşitsizlikler üretmiş; kamusal kaynaklara, hizmetlere ve karar süreçlerine eşit erişim engellenmiştir.
Bu nedenle bugün net biçimde şunu söylüyoruz:
AKP döneminde devlet büyüdü, ama kamu daraldı.
Kamuculuk: Devleti Değil İnsanı Merkeze Alan Bir İlkedir
Tam da bu noktada kamuculuğu yeniden ve doğru biçimde tanımlamak zorundayız.
Kamu, devletin yönetim alanı değildir. Kamu, toplumun kolektif alanıdır, tek tek her birimizin ve birlikte hepimizin olan ortak yaşam alanıdır.
Kamuculuk, devleti merkeze alan bir anlayış değildir. Kamuculuk; toplumu merkeze alan, devleti bu toplumsal kamunun hizmetinde ve denetiminde tutmayı hedefleyen demokratik bir projedir. Doğa, kent, altyapı ve bilgi gibi ortak varlıkları piyasanın ve otoritenin tahakkümünden koruyarak; eşit yurttaşlığı, ortak yaşamı ve dayanışmayı güçlendiren bir siyasal ilkedir.
Kamuculuk, kapitalizmin doğa, kent, toplumsal ve siyasal alanı piyasa mantığına indirgeme eğilimine karşı eşit yurttaşlığı, ortak yaşamı ve ortak geleceği savunan yapısal ilkedir.
Kamuculuk:
- Bireysel kazançtan önce toplumun ortak çıkarını,
- Piyasadan önce insan yaşamını,
- Rekabetten önce dayanışmayı
Doğal kaynakları kâr nesnesi değil; bugünün ve gelecek kuşakların ortak yaşam temeli olarak görür. Bu nedenle kamuculuk, yalnızca bir ekonomi politikası değil; aynı zamanda bir adalet politikasıdır.
Kent Hakkı: Kamuculuğun Kentteki Karşılığıdır
Sempozyumumuzun tamamlayıcı konusu olan Kent Hakkı, kamuculuğun mekânsal ve somut karşılığıdır.
Kent hakkı; hem sosyal, hem siyasal, hem de kamusal bir haktır. Kentin ranttan arındırılarak, eşit yurttaşların ortak yaşam ve karar alanı haline getirilmesidir. Kentin nasıl üretileceğine, nasıl kullanılacağına ve nasıl paylaşılacağına birlikte karar etme hakkıdır.
Kent hakkı:
- Anti-kapitalisttir; kentin alınıp satılan bir meta olmasına karşıdır.
- Demokratiktir; kente dair karar süreçlerine katılımı esas alır.
- Kamucudur; kenti kolektif bir ortak varlık olarak görür.
- Eşitlikçidir; kent kararlarından en çok etkilenen ama en az söz sahibi olanları merkeze alır.
- Ekolojiktir; kenti doğayla birlikte düşünür, doğayı kente feda etmez.
İçinde bulunduğumuz çağda kamusal olan ne varsa sistematik bir saldırı altındadır. Kapitalist düzen, toplumu piyasa mantığına indirgiyor; sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, ulaşım ve barınma gibi temel haklar birer ticari metaya dönüştürülüyor. Kamusal alan adım adım özel çıkarlara terk edilirken, eşitsizlikler derinleşiyor, yoksulluk kalıcılaşıyor ve toplumun geniş kesimleri temel ihtiyaçlarına bile erişemez hale geliyor.
Bu tablonun karşısında bizler, kenti ve yönetimini insan hakları ekseninde yeniden tanımlamak zorundayız. Kamuculuk tam da bu nedenle yeniden değer kazanıyor: Kamuculuk, bireysel kazançtan önce toplumun ortak çıkarını; piyasanın önünde insan yaşamını; rekabetin önünde dayanışmayı savunur. Doğal kaynakları kâr nesnesi değil, ortak yaşamın temeli sayar. Kısacası kamuculuk, kenti ve yaşamı halkın kolektif iradesiyle eşitlik ve adalet temelinde yeniden kurma mücadelesidir.
Ancak kamucu bir yönetimin başarısı için bunun insan hakları temelli bir yaklaşımla güçlendirilmesi şarttır. İnsan hakları yaklaşımı, kamuculuğun dayandığı eşitlik ve adalet idealine evrensel bir normatif çerçeve sağlar. Bu çerçeve, şöyle özetlenebilir:
- Yerel yönetimler, tüm yurttaşları haklar ve onur bakımından eşit gören, tek tek her birimizin ve birlikte hepimizin yararını gözeten bir kamu yararı anlayışı ile tek bir kişinin dahi haksızlığa uğramadığı, hiç kimseden vazgeçmeden ve her durumda insan haklarını ve kamu yararını korumak için çalışmayı ilke edinmelidir.
- Yerel yönetimler paylaşımda adaleti gözetmelidir. Kent toplumu olarak sahip olduklarımızı insan hakları temelinde, kamu yararı doğrultusunda, olanı da olmayanı da paylaşmada eşitliği esas alarak değerlendirmelidir.
- Kent toplumu, yerel yönetimler eliyle her zaman ve her koşulda insan haklarının yanında olmalıdır. Karar ve eylemlerini kişi veya grup çıkarlarına karşı insan haklarını koruyacak şekilde seçmelidir.
- Yerel yönetimler insan merkezci düşünceyi reddeder, evreni insan dışı türlerle paylaştığımız ortak evimiz olarak görür. Bu bağlamda, ortak varlığımız olan doğayı insan türünün insan merkezci eylemlerine karşı koruma ve gözetme sorumluluğunu kabul eder ve buna uygun eylemlerde bulunur. Kenti tüm türlerin ortak yaşam alanı olarak görür.
- Yerel yönetimler tüm karar ve eylemlerini açıklık, şeffaflık ve hesap verebilirlik esası temelinde, katılımcı demokratik yollarla alır. Katılımcılık, uzmanlık esasına göre ancak eşitlik esasıyla ve karşılıklı güveni sağlayacak tedbirler alınarak kent toplumu ile birlikte inşa edilir.
- Kentte, kişilerin doğuştan getirdikleri ya da sonradan edindikleri kimlikleri ile sosyal yaşama özgürce ve rahatlıkla katılabileceği barış ortamının sağlanması esastır.
Bu altı ilke, kamucu yerel yönetim anlayışının insan hakları temelinde somutlaşmış halidir.
Kentimizi bir kamucu ve insan hakları temelinde inşa etme iradesi, aslında “Halk için, halkla birlikte” anlayışının en ileri uygulamasıdır. Geçmişte Fatsa’da efsanevi Belediye Başkanımız Fikri Sönmez’in “Ben ne yaptıysam halkımla birlikte yaptım” sözünde ifadesini bulan bu yaklaşım, günümüzde insan hakları ilkeleriyle daha da zenginleşiyor.
Son tahlilde, kamunun görevi toplumun tüm fertlerinin onurlu bir yaşam sürmesini sağlamaksa, bunun yolu insan haklarını belediyeciliğin rehberi yapmaktır. Nitekim bu model, kentsel yönetimin amacını ve adalet anlayışını insan hakları ekseninde yeniden tarif ederek kamu yararını gerçekten herkesi kapsayacak şekilde yorumlamaktadır.

Sonuç olarak
Kamuculuk ve kent hakkı; kârın ve otoritenin yerine yaşamı, rantın yerine ortaklığı ve insan haklarını, piyasanın yerine halkın kolektif iradesini koyarak; kenti ve toplumu eşit yurttaşlığın, demokrasinin ve gelecek kuşakların ortak yaşam zemini haline getirme mücadelesidir.
Özetle Kamuculuk ve Kent Hakkı, sermaye ve merkezi iktidarın kamusal olanı gasp etmesine karşı; kenti, doğayı ve yaşamı halkın kolektif iradesiyle yeniden kurma mücadelesidir.
Bu sempozyumun hazırlanmasında ve sürdürülmesinde emeği geçen başta Fındıklı BelediyeBaşkanı Ercüment Çervatoğlu ve belediye emekçilerine; fikirleri ve düşüncelerini burada sunanlara/sunacaklara çok teşekkür ederim.
Bu sempozyumun mücadeleyi büyüten, güçlendiren ve ortaklaştıran bir katkı sunmasını diliyor;hepinizi saygı ve dayanışmayla selamlıyorum.
* Fındıklı Belediyesi tarafından “Haklar Sempozyumu” başlığı altında düzenlenen Kamuculuk ve Kent Hakkı Sempozyumu açılış konuşması

Yorumlar (0)