DEM Parti, Eylül ayında gerçekleştirmeyi planladığı kongreye hazırlanıyor. Türkiye'nin giderek ağırlaşan siyasal koşulları ve Kürt hareketinin yeni dönem arayışları düşünüldüğünde, bu kongrenin asıl gündeminin program, strateji, örgütlenme modeli ve yeni dönem çalışma tarzı olması beklenir. Ancak bugüne kadarki tartışmalar büyük ölçüde partinin adının değişip değişmeyeceği ve yeni adının ne olacağı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kısa süre önce Sendika.Org'da yayımlanan "Kürt Hareketinde Programatik Dönüşüm ve Yeni Kavramlar" başlıklı yazımızda da değişen şeyin program mı, yoksa programa bağlı kavramlar mı olduğu sorusunu tartışmıştık. Bugün benzer bir soruyla karşı karşıyayız: Tartışılan yalnızca partinin adı mıdır, yoksa programı, stratejiyi ve örgüt modelini de kapsayan daha kapsamlı bir yeniden yapılanma mı? Kuşkusuz siyasal partiler adlarını değiştirebilir. Ancak önemli olan, isim değişikliğinin hangi siyasal ihtiyacın ürünü olduğu ve program ile örgüt modelinde nasıl bir değişime karşılık geldiğinin açıklığa kavuşturulmasıdır.
Bu yazının amacı da tartışmayı isim meselesinin ötesine taşıyarak DEM Parti'nin programını, örgüt modelini ve bugüne kadarki deneyimin ortaya çıkardığı yapısal sorunları değerlendirmektir. Çünkü yeni bir parti iddiası, yalnızca geleceğe ilişkin bir tasarım değil; aynı zamanda geçmiş deneyimin eleştirel bir muhasebesini de gerektirir.
Bugün birçok il ve ilçede kongre hazırlıkları kapsamında toplantılar ve konferanslar düzenlenmektedir. Dışarıdan izlenebildiği kadarıyla bu toplantılarda daha çok genel siyasal değerlendirmeler, yerel sorunlar ve güncel gelişmeler ele alınmaktadır. Bunlar kuşkusuz önemlidir. Ancak kongrelerin merkezinde yer alması gereken temel konu, mevcut programın ve örgüt modelinin güçlü ve zayıf yönlerinin kapsamlı biçimde değerlendirilmesidir.
HDP ile başlayan, DEM Parti ile devam eden deneyim önemli siyasal başarılar üretirken, aynı zamanda çözülmeyi bekleyen yapısal sorunları da biriktirmiştir. Bunların başında ise programda tanımlanan birleşik kitle partisi anlayışı ile pratikte ortaya çıkan örgütsel işleyiş arasındaki mesafe gelmektedir.
Bilindiği üzere DEM Parti kendisini birleşik kitle partisi olarak tanımlamaktadır. Ancak pratikte bu tanımla örtüşmeyen bir işleyiş ve ilişki biçimi ortaya çıkmıştır. Bu nedenle programın kendisi kadar, programla örtüşen örgütsel model de önemlidir. Örgüt modeli kadar, bu modelin hangi siyasal kültür ve çalışma tarzı içinde işlediği de belirleyicidir. Aynı örgüt şeması, farklı çalışma tarzlarıyla tamamen farklı sonuçlar üretebilir. Dolayısıyla kongre tartışmaları sadece örgüt şemasını değil, parti içi siyasal kültürü ve çalışma tarzını da kapsamalıdır.
Böyle bir durumda aynı örgüt modeli, katılımı ve ortak aklı esas alan bir çalışma tarzıyla demokratik sonuçlar üretirken; eleştiriye kapalı ve merkeziyetçi bir siyasal kültür içinde bürokratikleşebilir.
Birleşik kitle partisi, yalnızca farklı siyasal geleneklerin aynı çatı altında buluşması değildir. Asıl belirleyici olan, bu farklılıkları ortak bir siyasal kültür ve ortak bir örgüt kimliği içinde bütünleştirebilmektir. Böyle bir model, sadece seçim dönemlerinde harekete geçen değil, toplumun gündelik yaşamı içinde sürekli örgütlenen, yeni kadrolar yetiştiren ve toplumsal desteğini kalıcı bir örgütlü güce dönüştüren bir parti yapısını gerektirir.
Bugüne kadarki deneyim ise bu hedef ile pratik arasında önemli boşluklar bulunduğunu göstermektedir. Parti, seçimlerde önemli bir toplumsal destek elde etmesine rağmen, bu desteği aynı ölçüde sürekli bir örgütlü güce dönüştürmekte zorlanmaktadır.
Sorun, toplumsal desteğin büyüklüğü değil; bu desteğin kalıcı örgütsel kapasiteye dönüştürülememesidir.
Bunun nedenleri elbette yalnızca parti içi işleyişle açıklanamaz. Devlet baskısı, kapatma davaları, kayyım uygulamaları, tutuklamalar ve siyasal alanın daraltılması bu tablonun başlıca nedenleridir. Ancak bütün sorumluluğu dış koşullara bağlamak da açıklayıcı değildir. Aynı zamanda örgüt modelinin kendi işleyişi de eleştirel biçimde değerlendirilmelidir.
Örgüt modelinin sağlıklı işleyip işlemediğinin en önemli göstergelerinden biri, parti içinde eleştiri, öneri ve özeleştiri mekanizmalarının nasıl çalıştığıdır. Bir örgütlenme modeli, yalnızca görev dağılımıyla değil; farklı yapıların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğu, eleştirinin hangi ölçüde kurumsallaşabildiği ve ortak siyasal aklın nasıl üretildiğiyle de değerlendirilmelidir.
Bu çerçevede yeniden değerlendirilmesi gereken alanlardan biri de kadın ve gençlik örgütlenmeleridir. Kuşkusuz bu alanların özgün örgütlenmesi, hareketin en önemli kazanımlarından biridir. Ancak hiçbir örgütsel yapı, eleştiri ve özeleştirinin dışında tutulamaz. Parti içinde bu alanlara ilişkin eleştiri ve önerilerin zaman zaman yeterince tartışılamadığı yönündeki değerlendirmeler de ciddiyetle ele alınmalıdır. Böyle bir algının oluşması bile, örgütsel işleyiş açısından üzerinde durulması gereken bir soruna işaret etmektedir.
Bunun önemli nedenlerinden biri, özgünlük ile özerklik kavramlarının çoğu zaman iç içe geçirilmesidir. Oysa özgün örgütlenme, kadınların ve gençlerin kendi siyasal sözünü ve çalışma tarzını geliştirebilmesini ifade eder; partinin organik yapısından kopmasını değil. Güçlü bir birleşik kitle partisi, özgün çalışmaları desteklerken bunları ortak parti örgütlenmesinin ayrılmaz bir parçası haline de getirmeyi hedeflemelidir.
Benzer biçimde, "bileşen hukuku" da yeniden değerlendirilmesi gereken alanlardan biridir. Farklı siyasal geleneklerin temsil edilmesi kuşkusuz önemlidir. Ancak temsil mekanizmalarının zamanla ortak örgütlenmenin önüne geçmesi, birleşik parti anlayışını zayıflatabilmektedir. Parti tabanında ortak kimlik ve ortak örgütlenme yeterince gelişmezken, karar organlarında ve seçim süreçlerinde bileşen temsiline dayalı işleyişin belirleyici hale gelmesi farklı gerilimler üretmektedir.
Bileşen hukukunun bir başka sorunlu yönü ise karar alma süreçleriyle ilgilidir. Farklı siyasal yapıların varlığını ve temsilini güvence altına almak amacıyla oluşturulan bu mekanizma, zamanla ortak parti iradesini güçlendirmek yerine merkezi kararları meşrulaştıran bir işleyişe dönüşebilmektedir. Bileşenlerin birbirlerinin alanına müdahale etmeden mevcut dengeleri korumaya yönelmesi, parti içindeki gerçek tartışmayı ve demokratik denetimi zayıflatmaktadır. Böylece çoğulculuk, tabandan karar üretmenin aracı olmaktan çıkarak, farklı yapıların mevcut konumlarını koruduğu bir denge sistemine dönüşmektedir.
Bu gerilim yalnızca örgütsel değildir; aynı zamanda siyasal bir boyuta da sahiptir. Türkiye'nin sosyalist ve demokratik güçleriyle kurulan ilişkinin kimi zaman yalnızca temsil meselesine indirgenmesi, Kürt kamuoyunda farklı tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Oysa sorun, temsil oranlarından çok, ortak mücadelenin stratejik niteliğinin nasıl kurulacağıdır.
Birleşik mücadele, tarafların birbirini seçim dönemlerinde desteklemesinden ibaret değildir. Stratejik ortaklık, ortak mücadele zeminlerinin, karşılıklı siyasal güvenin ve enternasyonalist dayanışmanın sürekli olarak yeniden üretilmesini gerektirir. Türkiye sosyalist hareketi çoğu zaman bu ilişkiyi temsil sorununa indirgerken, Kürt siyasal hareketinde de kimi zaman demokrasi güçleriyle kurulan ilişki yalnızca nicel destek üzerinden değerlendirilebilmektedir. Oysa her iki yaklaşım da birleşik mücadelenin stratejik niteliğini zayıflatmaktadır.
Aynı açıklığa ihtiyaç duyulan bir başka alan ise HDK ile DEM Parti arasındaki ilişkidir. HDK, kuruluşunda farklı yapıların geniş bir cephe örgütlenmesi olarak tasarlanmış, fakat daha sonra meclis tipi bir örgütlenmeyi benimsemiştir. Bugün HDK'nin meclis tipi örgütlenmesi ile DEM Parti'nin programında öngörülen meclis anlayışı arasında önemli ölçüde bir örtüşme bulunmaktadır. Bu durum, iki yapının görev, yetki ve siyasal işlevlerinin yeniden tanımlanmasını gerekli kılmaktadır. Aynı toplumsal alanda faaliyet gösteren yapıların birbirini tamamlaması beklenirken, görev sınırlarının belirsizleşmesi zaman zaman yetki karmaşasına yol açabilmektedir.
Son olarak üzerinde durulması gereken bir başka konu, örgüt enflasyonu olarak adlandırılabilecek olgudur. Çok sayıda parti, meclis, komisyon, platform ya da koordinasyon yapısının varlığı tek başına güçlü bir örgütlülük göstergesi değildir. Asıl belirleyici olan, bu yapıların gerçek bir ihtiyacın ürünü olması, görev ve yetkilerinin açık biçimde tanımlanması ve birbirini tamamlayan bir bütün oluşturmasıdır. Aksi halde örgütsel çeşitlilik, siyasal gücü büyütmek yerine enerjiyi dağıtan ve karar süreçlerini zorlaştıran bir sonuca dönüşebilir.
Programın İç Gerilimleri
Ancak yeni parti tartışması yalnızca örgüt modeline indirgenemez. Bugün yeniden ele alınması gereken bir başka konu da, Kürt hareketinin programında ulusal mücadele ile demokratik mücadele arasında kurulan ilişkinin yeni dönemin koşullarına ne ölçüde cevap verdiğidir.
Kürt hareketi, ortaya çıktığı günden bu yana özgün durum ile genel durumu birlikte ele alan bir siyasal çizgi izledi. Bu nedenle hiçbir zaman klasik anlamda bir ulusal kurtuluş hareketi olmadı. Ancak bu durum, onun aynı zamanda Kürt tarihinin en geniş toplumsal karşılığa sahip ulusal hareketi olduğu gerçeğini de değiştirmemektedir.
Uzun yıllardır savunulan program, Kürt halkının ulusal demokratik hakları ile Türkiye'nin demokratikleşmesini birbirini tamamlayan iki stratejik hedef olarak ele aldı. Türkiye'nin sosyalist ve demokratik güçleriyle kurulan ilişkiler de bu anlayış üzerine inşa edildi. Bu yaklaşımın tarihsel ve siyasal gerekçeleri vardı ve önemli bir mücadele deneyimi yarattı.
Ancak ulusal talepler ile demokratik mücadele arasındaki bu ilişki, Kürt halkının taleplerinin genel demokrasi söylemi içinde zaman zaman belirsizleşmektedir. Oysa birleşik mücadele, taraflardan birinin kendi programatik taleplerini geri plana çekmesi üzerine kurulamaz. Anadilde eğitimden siyasal statüye, yerel demokrasiden kimlik ve kültür haklarına kadar Kürt meselesinin temel talepleri açık, anlaşılır ve kararlı biçimde ifade edilmelidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi hedefi, bu taleplerin yerine geçen değil, onların gerçekleşme zeminini güçlendiren bir strateji olarak ele alınmalıdır.
Zira son yıllarda hem Türkiye'de hem de Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler, özellikle de Kürt toplumunda güçlenen ulusal bilinç ve yeni siyasal dinamikler, bu ilişkinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Rojava deneyimi, Kürtlerin bölgesel düzeyde kazandığı yeni siyasal birikim ve ulusal taleplerin daha görünür hale gelmesi, programın ulusal ve demokratik boyutları arasındaki dengeyi yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.
Buradaki sorun, ulusal mücadele ile demokratik mücadeleyi karşı karşıya koymak değildir. Bugün tartışılması gereken asıl konu, değişen siyasal ve toplumsal koşullar altında ulusal talepler ile demokratik talepler arasındaki stratejik ilişkinin nasıl yeniden kurulacağıdır.
Bu tartışma doğal olarak birleşik parti modelini de ilgilendirmektedir. HDP ile başlayan ve DEM Parti ile devam eden deneyim önemli kazanımlar üretmekle birlikte yeni sorunları da görünür hale getirmiştir. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, mevcut modeli reddetmek değil; deneyimin güçlü yanlarını korurken zayıf yanlarını aşacak yeni bir siyasal ve örgütsel çerçeve geliştirebilmektir.
Sonuç olarak Eylül kongresinin başarısı, yalnızca yeni bir parti adı belirlemesiyle değil; programı, stratejiyi, örgüt modelini ve çalışma tarzını bütünlüklü biçimde yeniden ele alabilmesiyle ölçülecektir. Gerçek yenilenme, isim değişikliğinden çok, toplumsal desteği kalıcı örgütsel kapasiteye dönüştürecek, eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarını güçlendirecek, parti içi demokratik işleyişi geliştirecek ve program ile örgüt modeli arasındaki uyumu yeniden kuracak bir siyasal iradenin ortaya konulmasına bağlıdır.
Yorumlar (0)