Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Bir Kurtuluş Parkı Söyleşisi: Meşelerin Altında Koşanlar Var

Kurtuluş Parkı; zengini yoksulu, genci yaşlısı, türlü türlü hayvanları, ağaçları ve kendi ritminde koşanlarıyla kenti eşitleyen devasa bir sahne. Nevin Lodos, Peter Handke’nin o saf çocukluk dizelerinden aldığı ilhamla, parkın 50 yıllık ritmik koşucusu Sefa Het'in peşine düşüyor. Bir peyzaj mimarının gözünden ağaçların ömrüne, eski bir atletin adımlarından Ankara'nın kaybolan hafızasına doğru "KoşYürü" temposunda bir yolculuğa davetlisiniz.

Bir Kurtuluş Parkı Söyleşisi: Meşelerin Altında Koşanlar Var


Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orada değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor,
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…
(Peter Handke, Çocuk Olmanın Şarkısı)

Nevin ben, selam. İki yıla yakın Kurtuluş Parkına çıkıyorum. Kenarından teğet geçip gittiğim park beni iyice içine aldı bu süreçte. Kimlerdir, nelerdir, kimlerdendir; ne yer, ne içer, ne düşünürler; nasıl yaşarlar, beni aldı meraklar. Doğrudan soramayacağım için, en iyisi bunu bir röportaj kisvesi altında yapayım; diyeyim: Ankara’nın gayriresmi gazetesi Solfasol için bir yazı hazırlıyorum, sizinle konuşabilir miyiz?

Hoyrat mı dersin yoksa vasat mı, işte öyle uyum sağlayan yaşıyor senin gibi Nevin kızım.

Doğal varlıklarımız, türlü çeşit ağaçlarımız da var burada, bire bin katarak onları da anlatacağım tabi. Sonra, kuş varlıkları, kedi varlıkları, köpek varlıklarını da…

Yağmurda, plastik parkurda yürüyen solucan varlıklarını da… Tabi biz de doğaldık da çok üredik yahu, bu hiç doğal gelmiyordur mavi gezegene kesin.
Kurtuluş Parkı insan türünü eşitleyen bir kamusal alan gibi geliyor bana. Mesela koşarken bir önemi kalmıyor: zengin - fakir, cahil - bilge, genç - yaşlı, göçer- göçmez, doğulu - batılı, kuzeyin oğlu - güneyin kızı, karakaşlı ve de kemer burunlu, dolgu dudaklı ve de botokslu. Her biri nevi şahsına… veya bunun bile önemi yok gibi duruyor parkta.
Yaz ortasında senin gözün sonbahar seğiriyor; yalnızlar şekerim, herkes yalnız. Bir ayakkabının içinde rahat etmek gibi kimine yalnızlık tabi senin gibi. Mihrap yerinde de, hala yalnızlığın görüş mesafesinde Nevin Hanım.

Ben gençken koşma özürlü olduğumu düşünürdüm, bir istek de yoktu, spor olarak koşmaya kalktığımda kendime yabancılaşırdım, ya bir köpek seni kovalayacak ya sen bir tavuk kovalayacaksın, ne anlamsız diyordum. Kurtuluş Parkına ilk gelmelerim o yüzden yürümekle geçti. Sonra KoşYürü’ye döndü, yani bir kısa koşu ardından bir kısa yürüyüş. Bu bir ters, bir düze ben KoşYürü diyorum. Nasıl ritmik, sektirmeden ve neredeyse hep aynı vakitlerde koşanlar var, ağzım açık kalıyor doğrusu.
Evet geliyor onlardan biri.

Hatta öyle ritmik koşanlara uzunca bakar halde koşunca, ‘dünya denen aslında duruyor da, biz mi dönüyoruz’ gibi bir yanılsamaya girilebiliyor. Uzun zamandır merak ettiğim bir adam var, gelen o. Attığı minik ritmik koşu adımlarının enerjisini bacaklara, bacaklarından aldığı kuvveti beline ve en son açık tuttuğu sağ eline verip, o kuvveti de eli ile önündeki havayı sola ittirdikten sonra belden burkulma hareketi ile diğer adımını atan adam. Onunla röportaj yapma teklifi bir cesaret buluyor içimde. Fakat benden uzak biraz ve turunu bitirmiş, parktan çıkış yapıyor.

Vır vır konuşurken kaçırdın işte.
Hay ağzıma sıçayım.
E, o zor biraz şekerim!
Affedersiniz. Yakalarım elbet bir gün, şu iç sesim bir susarsa.
Efenim, sonraki günlerden bir gün cesaret bulup, günaydınlaşıp, ertesi güne röportaj için randevulaştık. Buyrunuz.

Bir Kurtuluş Parkı Söyleşisi: Meşelerin Altında Koşanlar Var

Kurtuluş Parkı müdavimlerinden Sefa Het ile röportaj

8:30 sabah, 7.7.26, günlerden Salı.

Nevin (NEV): Açtım vallahi ses kaydını. Sorularımı da açacağım. Ama soruları izlemek zorunda değiliz. Fahri Bey, ben çok tuhaf sorularla başlayacağım.

Nevin’in iç sesi (NİS): uuu, direk iç seslerinizi dışa vurarak başladınız Nevin Hanım.

Fahri Bey: Sefa.

NEV: Sefa? Ben niye Fahri anladım sizin isminizi? Ne komik olmuş.

Sefa Bey: Koşarken herhalde.

NEV: Sefasınız siz, tamam, özür dilerim. Eyvah ben şimdi nasıl oturtacağım bu ismi kafamda? Sefa, tamam.

NİS: Her şey yolunda kızım, çay içiyoruz, banktayız, hava serin, müdavim beyefendi sakin, sevimli ve gülümsüyor, devam…

Sefa Bey (Sefa): Esasında Safa yazılmış ama okunması daha kolay diye Sefa derler.

NEV: Tamam, pardon Sefa Bey. Tuhaf soru geliyor: şu anda hissettiğiniz renk nedir?

NİS: hah, tam Nevinsi şeyler! Bir şey demiyorum,demeyeceğim… Bari hissettiğin değil de, hangi renksiniz, hangi renkte kendinizi hissediyorsunuz gibi bir netlikte sorsaydın akıllım…

SEFA: Ben mavi severim. Yeşil…

NEV: Mavi hissediyorsunuz.

SEFA: O tarz.

NEV: Kentin bir parçası olsaydınız, ne ya da neresi olurdunuz?

SEFA: Park. Yani tabii ki bütün parklar güzeldir de hani burada yaşadığım için tabii, Kurtuluş Parkı.

NEV: Aidiyet hissi var mı, yani buraya dair?

SEFA: Tabii tabii. Ben 72-73'ten beri burada koşuyorum.

NEV: Gerçekten mi? Her gün, rutin?

SEFA: Yani ben profesyonel atletim, şimdi değil yani, 40 yaşında bıraktım ama ondan sonra toplu koşular hoşuma gitti. Antalya, İstanbul… Çünkü eskiden pek sıcak bakılmazdı yaşlı koşanlara. Hani ben de (gençken) şey yapardım, “amca, ya bırak da şu koşuyu…” Çünkü ödül töreni, bütün koşular bittikten sonra yapılır. Biz de beklemek zorunda kalıyorduk yaşlı kişileri tören için. O zaman hoşumuza gitmiyordu yani, hadi amca ya falan, böyle şey yapardık.

NEV: Biraz haksızlık ettiğinizi düşünüyor musunuz şu anda?

NİS: Gülüşmeler gülüşmeler… Yaşlı ayrımcılığına maruz kaldın kızım daha yeni sen de, hiç normal değil, çok can yakıcı, biliyorsun. Ayrıca niye utandırıyorsun adamı yahu…

SEFA: Tabii şimdi ben aynı durumdayım. Ama sonra şimdi öyle bir şey oldu ki.
Antalya falan derken, neredeyse her hafta bir yerde yarış var şu anda

NEV: Katılıyor musunuz?

SEFA: Hep katılıyorum.

NEV: Hepsine katılıyorsunuz. Ankara'da var mı? Hiç bilmiyorum.

SEFA: Ankara'da da azdı ama yapılmaya başlandı.

NEV: Kim düzenliyor? Lafınızı böldüm, affedersiniz.

SEFA: Özel özel tabii. Ama bazı şehirlerde belediyeler çok öncelikli. Hani Kayseri, Gaziantep, Konya. Hatta bunu çok gelenekselleştirdiler. Para veriyorlar, yaş gruplarına ödül veriyorlar. Yani tabii çok iyi para dediysem, şey 10 bin lira, 15 bin lira falan. Bir tane ayakkabı parası çıkıyor falan.

NEV: Aa, değil mi? Evet. Ayakkabı çok önemli.

SEFA: Yani dört beş ayakkabı eskitiyorum senede.

NEV: Gerçekten mi?

SEFA: O kadar. Her gün koşunca, tabii ki. Yağmur, çamur…

NEV:  Evet evet. Peki bir ağaç olsaydınız ne olurdunuz? Paysaj mimarıymışsınız, tesadüf iyi rastgeldi soru.

SEFA: Görünüş açısından şimdi ladinleri daha çok seviyorum ama hani gölge yaptığı için yazın, çınar.

NEV: Çınar mı? Burada bir tane çok kocaman çınar var, biliyorsunuz değil mi?

SEFA: Yani çınar çok az. İşte çok meşe var. Mesela meşeler altındayız.

NEV: Burası meşelik hakikaten. Meşe allesi önümüzde hemen.

SEFA: Şunlar şey, Safora.

NEV: Sophora. Sophora diye öğrendim ben ama bilmiyorum.

NİS: Ay Nevin ya, ilahi, bi’ uzmana bırak yahu, adam uzman canım alaallah

SEFA: Akasya türü.

NEV: Aslında Akasya olmayadabilir, sonradan değişmiş sistem? Akasya diye bildiğimiz bile yalancı akasya olarak geçiyor, robinya.

SEFA: Bunlar çok boylananlar. Genelde Safora diyoruz. Ankara'da pek akasya yok, yalancı akasya var. NEV: Bir de sınır bitkileri olarak dikenli, gladiçyalar var. Onları da çok seviyorum. Şu anda fasulyeleri görünmeye başlıyor.

SEFA: Onlar da esasında, aynı familyadan geliyor da o familyalar sonradan değişmiş. Ligimenos familyası. Evet evet.

NEV: Sonra şey sınıfları mı değişmiş? Öyle demişlerdi o zaman. Hiç aklımda kalmadı.

SEFA: Meslekten dolayı.

NEV: Peki, siz buralı mısınız?

SEFA: Evet. Yani şöyle. Esasında biz İzmir nüfusuna kayıtlıyız. Babam Manastır'da doğmuş ama İzmir'e gelmiş bizim akrabaların hepsi. Göçmüşler oradan.

NEV: Ermeni kökenli misiniz?

SEFA: Yok hayır. Orta Balkanlar mı diyeyim işte. Manastır. Selanik'in üstü.

NEV: Yanlış anlamışım. Tamam.

NİS: bu çok güzeldi, çok gülüyorum bu haline Nevin.

SEFA: Ama ben Ankara'da doğdum büyüdüm. Hep Ankaralıyım diyorum artık.

NEV: Biraz yaşınız, ondan sonra mesleğiniz, bugüne kadar neler yaptınız, onlardan da bahsedebilir misiniz?

SEFA: Peyzaj mimarıyım. Ziraat fakültesinde okudum. Peyzaj mimarlığı bölümü. Ama ayrıca genel, ziraat mühendisi olarak da mezun olmuştuk biz. Evvelden 5 seneydi okul. Yüksek lisans olarak...

NEV: Bu çifte dal gibi bir şey mi yani?

SEFA: Ya şöyle, son iki sene branşlara ayrılıyorduk. Üç sene genel okuyorsunuz. İşte tarlaymış, barajmış... Hep beraber okuyorsunuz.

NEV: Diplomanızda peysaj mimarı mı yazıyor?

SEFA: Ziraat de, ikisi birden yazıyor.

NEV: İkisi birden, çok enteresan. Çok güzel, tamam. Neler yaptınız şimdiye kadar?

SEFA: Milli atletim ben. 200'ün üstünde milli atlet oldum. Babam da atletti benim.

NEV: O sevgi oradan mı? Ya da alışkanlık vesaire. Beraber koştuğunuz olmuş mudur?

SEFA: Beraber pek koşmadık. Gençliğinde koşmuş ama sporcu tipli adamdı. Beni yönlendirdi tabii. Atlet olunca beni daha çok sevdi. Çok ilgilenmiyordu evi ile ama ben koşmaya başlayınca bütün ilgisi eve döndü.

NEV: Üzerinize çekmişsiniz ilgiyi.

SEFA: Abimle o kadar ilgilenmedi, abim koşmuyordu.

NEV: Anne ne yapardı?

SEFA: Annem de devlet memuruydu. Bir zamanlar işe girmek kolaydı, işte hiçbir aile desteği olmadan burada annemle tanışıp evlendikleri için. Hani sıfırdan başlamışlar. O yüzden bir süre sonra, babam da tutucu bir adam değil. Annem demiş ki, ben de çalışayım. O da işe girince, o zaman bir rahatlama olmuş, iki maaş girince.

NEV: İki erkek kardeşsiniz.

SEFA: Tek kardeşim var işte, abim var.

NEV: Bir de abiniz var ama adlet değil, tamam. Ondan sonra, dolayısıyla siz aslında burada mı doğduydunuz?

SEFA: Evet, Ankara’da doğdum, büyüdüm.

NEV: Semt olarak neresi?

SEFA: Kurtuluş - Cebeci. Kurtuluş, Cebeci civarında.

NEV: Peki geçmişteki Cebeci, Kurtuluş, Park, şimdiki hallerinden farklılıklar var mı? SEFA: Şöyle park daha güzeldi. Çünkü, ağaçlar yaşlandı burada biraz.

NEV: Öyle mi?

SEFA: Budamak zorunda kalıyorlar falan. Çünkü her ağacın bir ömrü var. Bunlar da 1940'da, 1950'li yıllarda dikildi. Bazı ağaçların ömrü 50 sene, mesela kavak 30-40 senede ölür.

NEV: Kavak özellikle öyle.

SEFA: Bazı ağaçlar asırlık, çınarlar ömürlük olabilir, yerini beğendiyse.

NEV: Orada bir çınar teyzemiz var. Ziyaret ediyoruz arkadaşlarımla.

SEFA: Evet. Her ağaçta şey değil, genellikle 100 sene filandır ömürleri ama işte budamayla filan.

NEV: Yeni ağaçlar dikiliyor mu sizce?

SEFA: Olsa bile, çünkü neden biliyor musunuz? Işık alamıyor ki. Zaten büyüyemiyor.

NEV: Çok ilginç bir şey soracağım. Aklıma bir şey çağrıştı. Biz Seğmenler Parkı'na falan gideriz bazen arkadaşlarımla. Bir tane arkadaşım var, Yasin. Onunla böyle geçen senelerden birinde oraya doğru yürürken, Seğmenler Parkı yazan bir tane tabela var. Öyle bir hayal kurmuştum ben. “Seğmenler Ormanı”na hoş geldiniz diye. Yani Ankara'da aslında büyük şehir sonuçta. Eminim önceki planlar ilk kurulduğu cumhuriyetin ilk yıllarında farklı bir planlaması var. Onlar uygulanamıyor o kadar. Yani çok daha büyük, kocaman kent parkları olabilirmiş aslında belki de.

SEFA: Ya tabii işte ama hep şeyler delindi tabii. Hani… park olarak belirlenmiş yerler vardı. Ama onlar hep, yok komisyonlar falan..

NEV: Burası da TED'in sahiplenme isteği altında olmuş bayağı bir.

SEFA: İşte burası da bir tane bir kadın.

NİS: Ay Nevin ya, aldın sazı eline, sözünü kesme adamın yahu…

NEV: Gökçek bir ara. TED Üniversitesi bir ara.

SEFA: Yok şey ama Mansur Yavaş'ın haberi olduğunu zannetmiyorum. Alttan halletmeye çalıştılar galiba şeyi. Çünkü biz duyduk bunu. Kurtuluş Parkı'nı TED alıyor diye. Hatta bu arada benim oğlum TED'dendir. Ne olursa olsun, hani bu park halkın bir parkı. Yani bir üniversitenin olamaz. Ne kadar tedirgin sevsem de. Mesih tananıymış bu arada onu da öğrendim ben. Bir kadın, hani bu park olma karşılığı bunun sahibi varmış, bağışlamış.

NEV: Öyle mi? A tamam, bunu okumuştum.

SEFA: Bağışlamış yani. Hayri Çeçen işte ve  Gençlik Parkını yapan bir bey burayı da yapıyor. İşte ağaçlar dikiliyor. Park oluyor. Ama şart bu zaten yani...

NEV: Devlet yapısında da ortaya konan, çekmecelere konan bir takım bilgiler gelip ortaya masaya tekrar konabiliyor. Bu olumlu anlamda işlemiş. Yoksa ilginç projeler tekrar gündeme geliyor ya bazen Türkiye'de ama bunun oradan raftan çıkarılıp böyle bir şey vardı denmesi çok kıymetli olmuş hakikaten. Koruyucu olmuş o anlamda. Peki, siz CEBECİ - Kurtuluş civarındaydınız. Park dışında, orada değişiklik var mı sizce?

SEFA: Var, çok bina oldu. Daha fazla bina oldu.

NEV: Evet, orada da yine kentsel dönüşüm var, değil mi?

SEFA: Var. Mesela, ben şey İnönü Stadı'na yakın bir yerde oturuyorduk.

NEV: Duruyor mu hala sahiden?

SEFA: İnönü Stadını yıktılar şimdi. Orası da park oldu.

NEV: Park mı oldu? Millet Bahçesi adı altında. Kullanılıyor mu sahiden?

SEFA: Ama daha yeni daha başlamadı, daha yapımı tam bitmedi.

NEV: Gerçekten mi? Öyle atıl duruyor, kapalı yani?

SEFA: Yok yok hayır, çalışma durdu. Uzun süre durdu. Toprak yığınları uzaktan görüyorduk ama sonra tekrar başladı. Açılmadı daha. Boş arsalar vardı. Biz orada maç yapardık. Yani mesela şu perondan çıkınca, şu iki perondan çıkınca, orada büyük alanlar var. Mesela şu andaki pazar yeri de boş arsaydı. Hatta ben daha da küçükken oralardan dere akıyordu. Küçük bir dere vardı.

NEV: Acaba derenin ismi neydi ki?

SEFA: Yukarı Cebeci'den akarak geliyordu. Zaten şimdi İncesu da, biliyorsunuz, yerin altında. O da büyük bir dere olarak akıyordu. 

NEV: Asfaltın Altında Dereler Var, belgeseli var. Yönetmenin adı aklıma gelmedi.

NİS: Yasin Semiz.

SEFA: Ya bir kitap okuyacaktık da biz, Ankara'yla ilgili böyle bir arkadaş kitap yazmıştı, hatta kendisi katılacaktı, o mu acaba?

NEV: Kitap okuma grubunuz mu var?

SEFA: Var.

NEV: Harika öyle mi? O kaç yıl devam ediyor?

SEFA: Valla bir 10 senedir devam ediyor.

NEV: Çok güzel. Roman mı yoksa, kafa kitapları mı?

SEFA: Edebiyat üzerinden gidiyoruz.

NEV: Çok güzel. Kurtuluş Parkı'nın hangi mevsimini seviyorsunuz?

SEFA: Her mevsimini.

NEV: Gerçekten mi? Bir tanesini seçseniz.

SEFA: Tabii ki ilkbahar daha güzel. Ama şöyle, yazın ben koşu açısından düşündüğümde, bazen Anıttepe'ye gidiyorum, yazın çok sıcak oluyor orası, kavruluyorsunuz, çünkü hiçbir ağaç yok. Sıcak oluyor. Ama burası saat yani yazın 10'da gelseniz bile bunaltmıyor. Ağaçlar nedeni ile.

NEV: Kış mevsimi nasıl peki? Siz kış da devam ediyorsunuz zira değil mi?

SEFA: Her gün koşuyorum. Sakatlık, bir hastalık olmazsa. Evet evet. Kış da sakin yani.

NEV: Koşu arkadaşlarınız var mı?

NİS: Yığmasana evladım önüne adamın soruları, daha öncekine cevap veremedi kuzum ya.

SEFA: Tabii burada tanışıp beraber koşan arkadaşlarımız oluyor.

NEV: Mesela kendi çevrenizden, ailenizden birileri koşmuyor.

SEFA: Yok aileden koşan. Oğlum sporcu ama basketçiydi. Adana'da çalışıyor şu anda.

NEV: Beraber koşmuşluğunuz var mı?

SEFA: Tabii tabii, hala koşuyoruz. Adana'nın koşuları var. Tarsus falan oluyor. Adana, oluyor, Mersin. Beraber koşuyoruz ama o biraz… Fitness yapıyor oğlum. O yüzden kaslı yapıda olunca koşmaya çok uygun değil ama tabii ki, hani mesela isterse yavaş olmak kaydıyla, 21 ve 10 kilometre koşabiliyor.

NEV: Bir şey söyleyeceğim rutin hakkında. Aslında siz bayağı bir rutini olan bir insansınız gibi görünüyor. Rutinler iyi mi gerçekten? Rutin dışı, ezber dışı şeyler de insanı dinç tutar ama rutin sizi iyi hissettiriyor galiba. Nasıl?

SEFA: Tabii ki, ben her sabah koşmayı seviyorum. Şimdi en uygun saat de sabah hani.

NEV: Peki beden alışıyor ve istiyor mu? Nasıl bir şey bu?

SEFA: İstiyor tabii tabii. Ben iki gün koşmayayım. Geriliyorum. Kendimi mutsuz hissediyorum.

NEV: Evet. Bakalım neler varmış başka... Galiba sorularım bu kadar ama bilmiyorum yani neler soracağımı. Daha çok Kurtuluş Parkı üzerindeydi aslında. Burada müdavimler var, onlardan biri de sizsiniz.

SEFA: Bir ara ara verdim ben 100. yıla gitmiştim MTA'ya yakın diye. Ondan sonra tekrar döndüm buraya.

NEV: Ne demek o anlamadım. Taşındınız mı?

SEFA: Taşındım yani. Annemler, İnönü Stadının yakınında İnanıştad'ın yakınında oturuyorlardı. Hala ev duruyor. Ben sonra bir tane küçük bir ev aldım, Kıbrıs Caddesi'ne yakın bir yerde. Hani o da yakın buraya. İşte sonra evlendim. Bir süre sonra MTA'ya yakın olmak, çocuk olunca, çalışıyorum işte her sabah arabayla koştur koştur. Sonra bir satılık ev duyduk işte. O sıralarda spordan da iyi para kazanıyorum falan. Tabii ilk başlarda maaşlarımız da iyiydi, mühendis maaşları. İşte hanım da çalışınca biz beraber bir ev aldık. Yüzüncü yıldan çok kolay oldu oraya gidip gelmek. Fakat sonra işte ben boşandım. Boşanınca tekrar bu eve döndüm ben. Yani…

NEV: Yani bir 100. Yıl yaşantısı da var orada. 100. yıl da çok güzel bir semt.

SEFA: Güzel tabii ama ben MTA'da da koşuyordum. Zaten sırf koşu yüzünden orada kaldım ben, atletizm sahası var çünkü içinde. Yani o zamanlar benim yaptığıma değer veriyorlardı. Çünkü milli atlettim. Balkan şampiyonlarına gidiyoruz, Avrupa şampiyonlarına gidiyoruz. O yüzden bana izin yazıyorlardı. Ben mesela saat 3'ten sonra izinliydim. Bazı insanlar gıcık olabiliyordu, ne koşuyor bu filan diye. İşte sabah 10'da koşuyorum ya da öğlen koşuyorum. Koşuma karışmadılar uzun bir süre. Sporu bıraktıktan sonra karıştılar.

NEV: Artık gerekçeleri kalmadı diye mi?

SEFA: Ama şey tabii, yani gene de ben milli atletim. Ben atlet olduğum için de MTA’'da kaldım. Yoksa hani ideallerim vardı. Çünkü orada bahçıvan gibi oldum. Bütün aynı çiçekler dikiliyor, artık bir şeyi saptıyorsunuz. Ne dikileceğini biliyorsunuz yani. Artık standart, mesela tarla begonyası en çok verim aldığımız çiçek oldu. Genellikle tarla begonyası dikiyordum. Çeşit çeşit renkleri var onun. Çünkü dayanıklı ve ölmüyor işte. Çünkü bazen 2-3 gün MTA kapalı olabiliyordu, sulanmadığı zamanlar oluyordu. Ona da dayandı filan böyle. İş de ama hep rutinleşince. Meslekte bir adım atmak da mümkün. Yani ilk başlarda ben idealistim işte.

NEV: Ne yaptınız?

SEFA: Yarışmalara falan katıldım. Peyzaj mimarlığı işi ile ilgili. Mimar arkadaşlarım vardı, beraber devlet mezarlığı yarışmasına katıldık, mansiyon aldık. İşte yarışmalara katıldım. Sözde ben kendimi mimar zannediyordum aslında tabii. Peyzaj mimarlarının böyle bir hastalığı vardır, biliyor musunuz?

NEV: Yok, hiç bilmiyordum.

SEFA: Kendilerini çok mimar zannediyorlar. Mesela bitki bilgisini çok geride bırakıp mimar zannederek tasarıma adıyorlar. Zaten o boşluğu şey doldurdu, süs bitkileri kürsüsü kurulmuş mesela. Peyzaj mimarı çok ilgilenmiyor bunlarla, hep kendini mimar gibi görüyor işte böyle şeyler. Hatta bıraksan ev planlayacak. Yani ben de öyle biraz öyle havalardaydım. İşte evde çizim yapıyorum, yarışmalara katılıyoruz. Ama sonra hem koşu hayatım da oldu. MTA'da birksdjhwdkj,,aç tane bölge planladım. İzmir bölgesini planladım. İşte Malatya'yı çizdim, olmadı ama İzmir oldu işte. İzmir'i planladım. Mesela Van'daki projede müthiş bir hafriyat gerekiyordu. Çünkü şeyler böyle tepeler var, onların alınması lazım. Hizmet gitmedi. İşte o tepelerin arasında binalar yapıldı. Aralarda tepeler var şu anda. Oraya zaten sonra hiç hizmet de gitmedi. Van'da bir deprem oldu. Oradaki personeli bile çektiler. Yani sadece irtibat bürosu gibi bir şey var orada.

NEV: Aklıma şey geldi, şimdi mimarlık, peyzaj, mimar derken tasarım masarım, insan eli değiyor ya bütün her yere. Kent öyle bir şey zaten, mutlaka insan eli değiyor. Peki böyle yaban bırakılan alanlar bilir misiniz? Sizin hani eskiden futbol oynadığınız sahalar gibi. Yaban bırakılmış, insan eli değmemiş alanlar var mı sizce? Ankara'da öyle yerler var mı gerçekten kent merkezinde?

SEFA: Valla pek kalmadı gibi, yani ben görmüyorum yani. Öyle el değmemiş bir yer yok galiba, bırakmadık herhalde. ODTÜ'nün ormanlarına gidiyoruz, koşmak gibi. Hani bir oralara el atılamıyor galiba. Sanki oralar hala güzel gibi. Eymir, ODTÜ Ormanı.

NEV: Peki sizce iklim değişiyor mu? Günler içinde böyle bir şey fark ettiniz mi? Neler oldu mesela? Eskiden mesela çok kış olurdu. Hala kış olmuyor gibi bir izlenimim var bende ama benim tabii yaşım daha az sizden. Emin değilim.

SEFA: Tabii ben şimdi hatırlıyorum. Öyle bir kar yağıyordu, arkasından buz tutuyordu. Yani biz bir ay böyle bir 30-40 santimetrelik buzun üstünde koşuyorduk. Bir ay sürebiliyordu bunlar. Bir de kar yığınları olurdu, ben üniversitedeyken mesela. Mesela Kurtuluş Parkı'nda falan koşamıyordum o zaman. Ancak atletizm sahasında falan işte birinci kulvarı açabiliyorlardı öyle. Ayağımız kayıyor sürekli. Yani çok kötüydü esasında. Yani böyle en az bir ay bir iptal. İptal oluyor yani. Kış öyle.

NEV: Peki yazı falan nasıl bir değişiklik var sizce? Yaz daha mı sert? Daha mı yumuşak?

SEFA: Yok yaz sanki aynı gibi. Gene sıcak oluyor. Yani 35-40 dereceleri hatırlıyorum ben gene de. Yazda pek değişiklik yok ama kış resmen bir değişiklik var kışta.

NEVA: Ben yazın şöyle bir şey hatırlıyorum. Ben üniversiteyle beraber Ankara'ya geldim. Ondan sonra şey yazın bütünleme sinemalara girdiğimde yazı daha çok tanıdım. Yoksa ben üniversitedeyken memlekete gidiyordum falan. O zamanlar sağanak yağardı, ıpıslak olurduk ve sonra tekrar güneş. Bu kadar yok artık. Benim hani bu kısa geçmişimdeki izlenimim bu. Yazın böyle sağanak yağmurlar yağar mıydı eskiden?

SEFA: Yağardı ya. Öyle bir şey vardı yani. Zaten kırkikindiler dediğimiz şey olurdu. Nisan, Mayıs. Evet, evet. Sabah kalkarsınız hava açık. Öğleden sonra kapatır şakır şakır yağmur.

NEV: Bu bahar da o anlamda güzel yağdı aslında.

SEFA: Ona benziyor gibi oldu. Hani şu safsataları pek inanmıyorum tam olarak ama hani İran bazı radarları vurduk falan diyor ya. Çünkü İran'ın Tahran kurtuldu. Öyle bir yağmur yağmış ki. Tabii Tahran tahliye edilecekti şeyden kuraklıktan. Hani kurumuş göller tekrar gölü olmuş filan. Tahliye yapılması düşünülüyordu Tahran'ın. Bir şehir nasıl da dayanacak susuz? Yani bütün zaten medeniyetler de şey böyle çöker. Su varsa medeniyet var.

NEVA: Evet doğru söylüyorsunuz. İleride de ne olacağını bilemediğimiz bir şey hakikaten. Bakalım başka soruların var mıymış? Günün hangi saatlerinde koşuyorsunuz?

SEFA: Sabah tercih ediyorum. Sabah 7 ama şöyle işe giderken ben 6'da koşardım. O da yazın tercih ederdim. Çünkü yazın metaya gidince koşma sıcak oluyor. Öğlen hiç koşamam. Akşam da sıcak oluyor. 6'da gelirdim buradan 7'de bitirirdim. Servis aracına yetişir.

NEV: Bir saat mi koşuyorsunuz?

SEFA: Yarışa hazırlanıyorsam birinde bir buçuk iki saat koşmam gerekiyor. NEV: Gerçekten mi? Peki bir yarış var mı önümüzde şu anda? Eylül-Ekim'de başlıyor. NEV: Normalde yarış zamanı kadar kaç tur atıyorsunuz?

SEFA: Eğer yarışa hazırlanıyorsam şeyimi çalıştırıyorum. GPS kronometremi çalıştırıyorum. Tempomun yavaşlamaması gerekiyor.

NEV: Peki Ankara'da yarışlara katılan arkadaşlarınız var mı?

SEFA: Var tabii çok arkadaşım var.

NEV: Çok iyi, onlarla beraber koşuyor musunuz?

SEFA: Kurtuluş Park'ta da koşamıyorum ama işte bizim Başkent Masterlar diye bir kulübümüz var. Genellikle de çoğumuz yaşlı. Gençler de ekleniyor oraya. Benim kendi yaş grubumda böyle, 65-70 arası. Yani bir yarışta 50 tane falan benim rakibim oluyor.

NEVA: 50 kişi. Oo gerçekten mi? Peki bu kulüp nerede canlı? Bir yerde buluşuyor musunuz?.

SEFA: Gecelerimiz oluyor. İşte bir arkadaşın bürosu var, orası ayrıca bizim buluşma mekanımız gibi oluyor. Eymirde toplu koşu yapabiliyoruz. Herkes kulüp formasını giysin gelsin, diyorlar. Veyahut da işte özel 19 Mayıs, 10 Kasım gibi özel günlerde oluyor. Anıtkabir'e gideriz.

NEVA: Bazen burada arkadaşlarınız oluyor, beraber koşuyorsunuz. Gençler de var. Mahalleden mi?

SEFA: Yoksa burada karşılaştığımız insanlar.

NEVA: Müdavimler aslında?

SEFA: Bu arada burası çok büyük bir alana hizmet ediyor.

NEVA: Doğru söylüyorsunuz.

SEFA: Mesela Seyran Bağlarından geliyorlar. Koşacak yer yok. Abidinpaşa'dan geliyorlar arkadaşlarımız. Hatta bir arkadaşım Abidinpaşa, Ege Mahallesinde oturuyor. Onlar tabii çoğu zaman koşmak için arabalarıyla gelip park ediyorlar veyahut otobüse binip geliyorlar. Hani bayağı uzak yerlerden gelenler de var.

NEV: Başka yerlerden de geliyorlardır muhtemelen. Çünkü bu sırt şey Hacettepe’nin arkasına ne diyoruz?

SEFA: Tabi, Altındağ mesela.

NEV: Oralardan da gelen var ama kullanım alanları da farklılaşıyor. Çok ilginç. Mesela koşanlar, hayvan bakımı yapanlar, besleyenler, mıntıka temizliği yapanlar, piknikçiler, tenisçiler, futbolcular, mesela kadınlar grubu var spor yapan bir çemberde.

SEFA: Onlar çok ilginç. Bir zamanlar 100 kişi varlardı.

NEV: Gerçekten mi? O kadar kalabalık mıydılar?

SEFA: Hatta gazetelere çıkmışlardı. Öyle mi? Ama onlar biraz daha gençti. 50 yaş üstüydüler o sırada. Gazeteciler falan geliyordu. İşte onlardan kala kala bir 8-10 kişi kaldı.

NEV: Onlarla da konuşacağım. Yani bu farkın kullanım alanları da farklı farklı. Bu arada bu parkta bir tane heykel var biliyor musunuz?

SEFA: Şu girişteki, değil mi? Celal Bayar'ın büstü vardı.

NEV: Onu da ben bilmiyorum, bir bakayım. Sarı kız heykeli var burada.

SEFA: Sarı kız değil mi? Tamam. Şey gibi, cadı gibi. Kaz Dağlarının efsanesi imiş.

NEV: Evet. O hatta bir rüzgar esiyorsa dönüyor. Dönmüyor ki diyordum ben, bir kez şahit oldum, o hatta bir rüzgar varsa dönüyor hakikaten. Orayı da selamlamadan geçmiyorum ben her seferinde. Böyle hani kent heykelleri ile dair çok az olduğu için bizde... Ankara taşından Atatürk başı yapılmıştır, çok meşhur bir iş. Ankara Taşı Üstelik. Yalnız çok şeyde kaldı. 10 Kasımlarda falan tören düzenleniyor. Bir zamanlar onun önünde yapılıyordu. Ama şimdi genel müdürün önünde bir büst yapıldı. Orada yapılıyor şimdi törenler.

NİS: ay bir protokol, VIP, politikacıların dışına çıkamadık…

NEV: Ankara'da aslında böyle heykeller çok. Muhtemelen biliyorsunuz. Tren garının önünde, bavula açık düşmüş bir adam heykeli. Duruyor mu hala bilmiyorum. Gençlik Parkı'nda tavşandan tavşanına şans kağıdı çektiren bir heykel. Karanfil sokakta galiba, yana yana oturan kadınlar, o kayboldu. Ayaktaki adam duruyor galiba. Adam duruyor da şöyle duruyor, yaslamışlar bir ağaca, öyle duruyor.

SEFA: Üstüne boya atanlar, yıpratanlar, anlamıyorlar.

NEV: Bir vandalizm var, evet. Vandalizm var. Daha büyük vandalizm aslında belediyenin arka çıkmaması hatta bunlara melek havuz hikayesi vardı Gökçek zamanında, fışkiye falan. O bir depolara gitti geldi, hatırlar mısınız? İzmir Caddesi'nde konuşlandı nihayet diye biliyorum. Öyle bir heykel düşmanlığı zaten var. Parklarda çok az var, cadımız numune yani… Galiba sorularım bitti, ama buralarda karşılaşacağız tekrar Sefa Bey.

SEFA: Sizi de koşarken görüyorum.

NEV: Aslında koşamıyorum. Gençliğimde bir köpek kovalarsa ya da tavuk kovalıyorsam, koşu vardı. Koşmayı bilmiyorum aslında. Bir kırılma yaşadım iki yıl kadar önce, yürürken, kendimi koşar buldum. KoşYürü dediğim bir şey yapıyorum şimdi.

SEFA: Ne yapabiliyorsanız tabii.

NEV: seratonin, endorfin, bir şey daha vardı.

NİS: dopamin, adrenalin?

SEFA: Onlar mutluluk yapıyor. Siyasi vs olumsuz giden şeylere katlanabiliyorum o zaman.

NEV: Yoksa katlanılacak gibi değil.

SEFA: Çok üzülüyorum. Moralim bozulunca diyorum ki,ben bir çıkayım, koşayım.

NEV: Benim de öyle, KoşYürü yapmak, parka gelmek beni de hayata yükseltiyor gerçekten.

SEFA: O da unutmak gibi oluyor. Yaşama sevinci verince, de sanki ‘aman boşver, yaşıyorum ya’, gibi de oluyor.

NEV: Yo, aksine gerçekliklerin içinden de geçiyoruz.

SEFA: Yine siyasi olacak. Cesaretim de yok. Daha keskin davranıp, icabında içeri girmeyi göze almak gibi. Ama bu sefer de, yani ben de sol görüşlüyüm ama çok insan gördüm. Solcu arkadaşlarımdan hayatı kararanlar oldu, gidenler oldu. Bazen, değdi mi buna diyorum. Ben spor yaptığım için tarafsız kalmaya çalıştım, rengimi belli etmemeye çalıştım, çünkü dayak yesem spor hayatım biterdi, koşamazdım. Deniz Gezmiş’i bile o savunduğu halk ihbar etti, halk anlamıyor ki. Değecek mi acaba?

NEV: Şimdi bir Denizimiz de hapiste, üstelik kuyu tipinde. Yurttaş olmak zor… Beraber yaşamayı unutuyoruz, dünya varlıklarıyla birlikte hem de, unuttuk, yine de öğrenme çabamız bitmeye. O zaman buralarda görüşeceğiz. Soyadınız nedir?

SEFA: Het. Görüşmek üzere tekrar.

NEV: Teşekkür ederim. Görüşmek üzere.

Bir Kurtuluş Parkı Söyleşisi: Meşelerin Altında Koşanlar Var

 

Söyleşi Nevin Lodos

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış