Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Damgalar

Ankara’da yaşayan şair, ressam, aktör, bilim adamı, edebiyatçı ve müzisyenlerin gelip oturduğu Yeni Hayat Lokantası (Kürdün Meyhanesi), Fahir Aksoy’un deyimiyle kendiliğinden oluşmuş bir aydınlar kulübüydü. Kimler yoktu ki meyhanede: Orhan Veli, Çetin Altan, Şinasi Nahit Berker, Ceyhun Atuf Kansu, Ömer Üçüncü, Şakir Ziya Karaçay, Cihat Burak, İlhan Tarus, Mehmed Kemal, İlhan Berk, Nusret Hızır, Orhan Peker, Nurullah Ataç, Fikret Otyam, Suphi Taşhan, Fethi Giray, Sururi Taylan, Rasih Güran, Haşmet Akal, Cahit Akbay, Ziya Şav, Mübin Orhon, Hüseyin Şehsuvar, Zühtü Berkman, Montör Sabri, Mühendis Galip ve daha niceleri…

Damgalar

Sanatçılar şairler gibi ressamlara aydınlara da ev sahipliği yapardı Kürdün Meyhanesi. Sivil polisler gibi başka değişmez müdavimleri de vardı buranın. Şiir yazanlar kadar sevenler de çok çekmişti siyasi polisin elinden. Nice şiir severin başı şiir sevdiğinden derde girmiş, takip edilip gözaltına alınmış tutuklanmıştı. Her şeyin bir akıllısı bir delisi olurdu. Gülle bülbülle uğraşanlara “şairin akıllısı” denir, insan derdiyle uğraşanlar ise “şairin delisi” olarak damgalanırdı. 

Gizli tanıklar yoktu daha o zamanlar; harıl harıl ihbar mektupları yazılırdı. Siyasi polis ihbar mektubunu yazar, “filan kişi “komünisttir” der mektubun gereği olarak hemen bir dosya düzenlerdi. Geliş numarası verilmiş olan mektubu Siyasi polis şefi, komünist masasından bir memura hızla ilettikten sonra o memur sizin peşinize takılır, temas kurup konuştuğunuz, selam verdiğiniz herkesin bilgisini toplardı. Fakat ilginç olan şuydu ki, peşinize takılan bu hafiyelerin hiçbiri de daha ne komünizmi ne de sosyalizmi bilirdi. Lakin yakasına yapıştıkları kişinin her davranışından bir komünistlik bulup çıkartma konusunda gayet uzmandı bu memurlar; raporlarını titizlikle yazarlardı. Onların verdiği rapora göre artık fişlenmiş kişi olurdunuz. Bir işe girecek olsanız ya da pasaport için başvursanız peşinden üç beş gün, bir hafta on gün gidip gidip gelirdiniz ama bir türlü işinizi sonlandıramazdınız. Sonunda iyi bir memur kulağınıza eğilirdi: “Senin bir dosyan varmış, yukarıdan birini bul da, bu işi temizle” derdi. Yukarı kattaki o kişi sorumluluğu üstüne alıp pasaportunuz için emri verirdi vermesine fakat o “yukarıdaki kişi” de fişlenmekten kurtulamazdı. Sivil memurlar ölen şairlerin cenazelerini de kaçırmazlardı. Cami avlusunda bulunmalarının sebebinin merhuma olan sevgi ve saygılarından mı yoksa fişlenecek yeni kişiler aradıklarından mı olduğu anlaşılamazdı.

Cihan sokağın köşesindeki bina meşhur Haymanalı Yüzbaşıoğlu ailesinin apartmanıydı. 1939’da Maarif Vekâleti burayı kiralamış, Hasan Ali Yücel’in tüm kurmay heyeti oraya taşınmıştı. Alt kattaki Neşriyat Müdürlüğü ile orta kattaki Tercüme Heyeti ve üst kattaki Talim Terbiye’de çalışanlar akşam mesaiden sonra Posta Caddesi’nin aşağısına yürüyüp 13 numaradaki Çelebi Salih’in meşhur Şükran Lokantasına otururlardı. Daha sonra da biraz aşağıdaki Acem Mehmet’in (Kürt dense de aslında kendisi Azeri idi) meyhanesi olan Kürdün Meyhanesine geçerlerdi. Buranın bir diğer adı da Yeni Hayat Lokantasıydı. En meşhur mezesi bayırturpu idi ki, içkinin yanında turp ile leblebiyi müşteriye ücretsiz verirlerdi.

Ankara’da yaşayan şair, ressam, aktör, bilim adamı, edebiyatçı ve müzisyenlerin gelip oturduğu Yeni Hayat Lokantası, Fahir Aksoy’un deyimiyle kendiliğinden oluşmuş bir aydınlar kulübüydü.

Kimler yoktu ki meyhanede: Orhan Veli, Çetin Altan, Şinasi Nahit Berker, Ceyhun Atuf Kansu, Ömer Üçüncü, Şakir Ziya Karaçay, Cihat Burak, İlhan Tarus, Mehmed Kemal, İlhan Berk, Nusret Hızır, Orhan Peker, Nurullah Ataç, Fikret Otyam, Suphi Taşhan, Fethi Giray, Sururi Taylan, Rasih Güran, Haşmet Akal, Cahit Akbay, Ziya Şav, Mübin Orhon, Hüseyin Şehsuvar, Zühtü Berkman, Montör Sabri, Mühendis Galip ve daha niceleri… Bunlar dışında ayrıca küçük memurlar, halktan kişilerle solcuları izleyen sivil polislerde müşteriler arasındaydı. Orhan Veli, çıkardığı Yaprak Dergisi’nin bazı işlerini hem buradan hem de karşı sıradaki postaneden kiraladığı posta kutusundan yönetirdi.

Kale’nin güney eteklerinde Hamamönü/ Hacettepe civarında ta Romalılardan kalma kanalizasyon sistemi varken Yenişehir’de 1950’ye dek kanalizasyon yoktu. Sularla pislikler foseptik çukurlarına doldurulurdu.1950’den sonra kanalizasyon yapma gereği duyulunca sokaklar didik didik kazılmış aşılmaz çukurlar açılmıştı. Bir gece o çukurlu sokaklardan geçiyordu Orhan Veli; karanlıkta ayağı kaydı, hendeklerden birinin içine düşünce başı zedelendi. İki gün sonra geldiği İstanbul’da hem vücudundaki hem başındaki sızılardan yakınıyordu. 1950’nin 14 Kasımında bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalaştı. Hemen hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan baygınlığın nedenini ilkin anlamayan doktorlar, alkol zehirlenmesi tedavisi uyguladılar. Fakat aynı gün saat 20’ye doğru komaya girdi şair. Bütün çabalara karşın 14 Kasım salı gecesi saat 23.20’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde çok sevdiği yaşama veda etti.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Ankara’da çok çeşitli devletlerin çok çeşitli casusları cirit atarken onlar izlenmiyor ama Orhanların, Oktayların, Melihlerin, Mehmed Kemal’lerin peşine hafiyeler takılıyordu. Siyasi polise göre solcu şairle konuşan hemen herkes solcu olur bu yüzden de o kişiler sakıncalı sayılırdı. Bu sebepten birçok kişi yolda gördüğü şairi tanımazdan gelip selam vermezdi. Meyhanedeki polisler birer kadehin önünde çile doldururlarken mekân sahibi Kürt Mehmet gitsinler diye gözlerinin içine bakardı onların. Gözaltına alınmış bazı kişilerse birkaç gün sonra bırakılırlarken sıkı sıkıya uyarılırlardı, “Bir daha o serseri şairlerin meyhanesine gitmeyeceksin… Böyle ileri geri de konuşmayacaksın… Konuşursan yeniden içeri atarız seni ona göre!”   

Sakıncalıydı şairler çünkü bilinmezi bilinir, görünmezi görünür, duyulmazı duyulur yapıyorlardı. Hele şu yeniler yok muydu yeniler;  sanki sokakta konuşuyor gibi vatandaş diliyle yazıyor, şiirin içine bir de mizah katıyorlardı.

Burunsuz Galip işsiz kalınca Kürt Mehmet veresiyeyi kesivermişti. Sadece yemek yiyebiliyor ama içki içemiyordu. Kendisini, kaldığı bitli otelden de attıkları için Burunsuz Galip, ağzında izmaritiyle gece boyu hiç durmadan yürüyordu. Ulus’tan başlayıp Çankaya’ya kadar birkaç kez gidip gidip geliyor böylece sabahı ediyordu. Yine bu voltaların birinde polisler çevirdiler onu “Ne geziyorsun buralarda? diye sordular. “Yasak mı gezmek” dedi Galip. Ama işin aslı sonradan anlaşılacaktı;  Bulvar üzerindeki Sovyet Elçiliği önünden geçerken tam o binanın önünde izmaritini tazelemişti. Bunu gören hafiyeler de bu hareketi parola sanmışlardı. Burunsuz Galip bu olaydan sonra bir daha geçmedi oralardan. 

Meyhaneci Mehmet genç yazarların, şairlerin gelmelerini hem istiyor hem istemiyordu. Müşteri arttıkça sevineceği yerde suratını asıyordu. Bir akşam Mehmed Kemal’in yanına sokuldu, “ Yahu dedi sizler bazı günler buraya uğramasanız olmaz mı?” “Neden?” “Görmüyor musun şu masada oturanları?” “Bana ne onlardan?” “Bana ne olur mu? Sürekli sizi gözlüyorlar.” “Bizi niçin gözlesinler?” Göz kırptı. Külahıma anlat gibilerinden elini sallayıp: “Bunlar hafiye be…” dedi. “Ne konuştuğunuzu not ediyorlar…”Bunlar gelirler, önlerine bir iki boş bira şişesi koyarız. Müşteri gibi oturup sizi beklerler. Hâlbuki kalabalık günlerde şu masalara bir iki müşteri daha otursa fena mı olur? Onların yüzünden müşteri oturtamıyorum. Aldıkları hafiyelik parasını da zaten burada harcamıyorlar.

Aynı zamanda dövüşkendi şairler. Sık sık birbirlerini kırarlardı. Sadece Orhan Veli dövüşmez hep susardı. Konuşmayı sevmeyen Cahit Sıtkı da kavga çıkartmazdı. Ötekilerin hepsi kafiye deyip, mısra deyip, anlam deyip dövüşürlerdi. Kavga onların ikinci kişiliğiydi sanki.  Bir gün Sadri Ertem: “ Çocuklar sizin sohbetinizden çok hazzediyorum ama sonunu sevmiyorum…” dedi. Neden üstat? diye sorulunca da “Yiyip içtiğiniz yerin meyhane değil de boks ringi olduğunu sanıyorsunuz. Ne tabak kalıyor ne bardak! Bir de içkiden sonra bunları ödemek zorunda kalıyoruz.” 

Suat Derviş ise “Karakolda ayna var, kız kolunda damga var” diyordu. Kürdün Meyhanesini çok merak ediyordu. Fakat meyhanenin tarihi boyunca kapısından içeri daha bir tek hatun kişi girmemişti. Arza Erhat’la Nahit Hanım bile gelmemişlerdi daha buraya.

Bir akşam Suat Hanımı Yeni Hayat’a götürdüler. Görenler şaşkınlık içinde ayağa kalktılar. Meyhanenin kendine has gürültüsü şıp diye kesildi. Küfürlü konuşmalar son buldu. Fakat çoğu kişi gibi Kürt Mehmet de rahatsız oldu bu durumdan. Fahir Aksoy’un yanına oturdu, “Gözünü seveyim dedi; o hanımı sakın bir daha getirme buraya; herkes günün yorgunluğunu atacak, içini dökecek rahat rahat küfür edecekken bu kadın içeri girince hepsi birden sus pus olacaklar.”  

Suat Derviş de izlenecekti; Karakollara alınacak, damgalanıp tutuklanacaktı. O ‘damga’dan kurtulmak için yazılarını takma isimle yayınlayacaktı. Meyhanenin en kazançlı zamanları yine ayın ilk günleri olacaktı. İçerisi, küçük maaşlı memurlarla tıklım tıklım dolacaktı. Kürt Mehmet’in en neşeli zamanları aybaşlarıydı. Şairlere, ressamlara hep aybaşında şakalar yapacak, akıllı şair deli şair demeden, mezeleri tüm masalara “benden” diyerek yine hep aybaşlarında gönderecekti.

 

Yazar İrfan Akalp

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış