Tarihsel olarak Rum çoğunluğa karşı azınlık statüsünü reddedip eşit yurttaşlık için uğraş veren bir toplumun bugün geldiği nokta gerçekten trajiktir. Tüm bu güçlüklere rağmen Kıbrıs’ta barış için mücadele veren bir grup insanın içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulması için onlara kayıtsız şartsız destek vermek, Türkiyeli sol ve sosyalist kesimlerin en temel görevlerinden biri olmak zorundadır. Sol cephenin Kıbrıs meselesine bakışının sığ bir "barış harekâtı" okumasının ötesine geçmesi mutlak surette gereklidir. "Anavatan-yavru vatan" jargonu üzerinden geliştirilen politikaların sonuçlarının incelenmesi ve Kıbrıs toplumu ile eşitlik çerçevesinde diyaloglar kurularak mevcut ezberlerin acilen bozulması elzemdir.
Bu bilinçle Yeşil Sol Parti olarak, Kıbrıs’a dair gerçekçi ve yapıcı ilişkiler kurmak adına geçtiğimiz yıl Ankara’ya davet ettiğimiz CTP milletvekili Doğuş Derya ve önceki dönem Avrupa Parlamentosuna seçilen AKEL milletvekili Niyazi Kızılyürek ile bir konferans düzenleyerek ilk adımı attık. Ankara'da geçmişten günümüze Kıbrıs’ta neler yaşandığını bütün açıklığıyla anlatan vekillerimizden de görüldüğü üzere; şimdiye kadar hiçbir sol örgüt bu konuya yeterince kafa yormamış, bilinen ezberlerin dışına çıkamamış, hatta Kıbrıs’a dair bağımsız bir politika dahi geliştirmemişti. Hepimiz için çok yararlı geçen bu ufuk açıcı etkinliğin bir devamı olarak, bu yıl da CTP Kadın Örgütü’nün Kıbrıs’ta organize ettiği üç günlük ekoloji temalı konferansa katıldık. Konferans boyunca pek çok adalı ile tanışıp sohbet etme imkânı bulduk; Türkiye’den gelen "bilindik" kalıplaşmış profillerin aksine, onları sahiden dinleyen, anlayan ve dostça yaklaşan bir ekiple buluşmalarının onlara bir nebze olsun umut verdiğine inanıyorum. Çok fazla sorunu olan ve uzun süreli tecritten kaynaklı ağır bir yalnızlaşma sıkıntısı çeken bu insanların haklı seslerini duyurabilmek, bu uzun soluklu süreçte öncelikli görevimiz olmalıdır. Türkiye ve Kıbrıs’ın güneyi ile ilgili çözülmesi gereken sorunlarda Kıbrıslı dostlarımıza destek vermek ve içine düştükleri yalıtılmışlıktan çıkmaları için kolektif dayanışma ağları örmek sol/sosyalist grupların hedefleri arasındadır.
Kıbrıs’ın kemikleşmiş siyasi sorunlarının yanı sıra, adadaki ekolojik sorunlar da artarak devam etmektedir. Hızlı ve kontrolsüz betonlaşma, doğayı katleden taş ocakları, Mersin'deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ve Lefke bölgesinde kaderine terk edilen CMC şirketinin yarattığı bakır madeni atıkları öne çıkan en hayati sorunları oluşturmaktadır. Bilhassa Akkuyu NGS, coğrafi mesafesinin Mersin'den bile yakın olması sebebiyle Kıbrıs halkını çok yakından tedirgin etmektedir; zira olası bir kaza senaryosunda, santralin devasa soğutma suyu deşarjında veya soğutma kulelerinden çıkacak kimyasal buharların yaratacağı olumsuz etkiler bakımından Kıbrıs doğrudan zarar görecek ilk yerlerin başında gelmektedir. Lakin tecrit hali nedeniyle duydukları bu rahatsızlığın etkisi adanın dışına pek çıkamamaktadır; bu yüzden kolektif dayanışma ile direnişi büyütmek ve ortak sorunlara beraber çözüm üretmek için kurduğumuz iletişimin giderek büyümesinin şart olduğunu görmekteyiz.
Kıbrıs ziyaretimiz sırasında, 1974 savaşından sonra bölgeyi terk eden CMC şirketinin geride bıraktığı binlerce ton zehirli atıkla dolu sahada gördüklerimiz, hem ada hem de Türkiye ekoloji mücadelesi için çok önemli dersler barındırıyordu. Binlerce metrekarelik bu arazi, Kıbrıs için yarım yüzyıldır süren bir ölüm tehdidi oluştururken; Türkiye’den gelen biz yaşam savunucuları için de sermayenin o "rehabilitasyon" masallarının tamamen gerçek dışı olduğunun yaşayan bir kanıtı, adeta bir laboratuvarıydı. Bölgede artan yüksek rantlı konut projeleri ve özel üniversitelerin ilgisi nedeniyle maden konusunun yöneticiler ve politikacılar tarafından ısrarla perde arkasında tutulmaya çalışılması bir yana; Türkiye üzerinden "rehabilitasyon" iddiası ile sahanın yeniden işletmeye açılma planlarının konuşulması, sağlığı ve doğayı tehdit eden maden atıkları için hala gerçekçi bir çözüm üretilmediğini açıkça göstermektedir.
Ülkemizde de son on yıldır histerik bir biçimde artan maden projeleriyle karşımıza çıkan doğa yıkımlarının ardından işletme bitiminde toprağın "eskisine yakın onarılacağı" devlet kurumları ve şirketlerce sıklıkla savunulsa da Kıbrıs'taki atık havuzlarının çevreye hala zehir saçtığını bizzat gözlemledik. Yerleşim bölgelerinin içinde ve sulama barajlarının yanında bulunan devasa pasa dağlarında kimyasal reaksiyonların hala devam ettiğini gördük. Asit drenajı ile aktif hale gelen ağır metallerin yağmur ve rüzgâr yardımıyla çevreye dağılarak yaşam alanlarını büyük bir tehlikeye attığı bilimsel raporlarla da kanıtlanmıştır. Şirketlerin 20-30 yıl boyunca istedikleri minerali alarak işini gördükten sonra tüm zehirli atıkları geride bırakıp hiçbir sorumluluk almadan çekip gittiği bu sistemde, bütün zararı maalesef sadece o bölgede yaşayan insanlar ve ekosistem çekmektedir.
Türkiye'de "kamu yararı" kisvesi altında yürütülen her türlü talanın aslında bir avuç sermayenin iktidar desteği üzerinden ülkenin her bölgesinde yarattığı geri dönüşümsüz yıkımlar olduğunu böylece bir kez daha kanıtlamış olduk. Sınırsız tüketime dayalı ekonomik modelin kaymağını yiyen sermayedarların bitmek bilmeyen ihtirasları ve onların güdümündeki kurumların, binlerce yıllık kadim coğrafyaları birkaç on yıl içinde pervasızca yıkıma uğratma cesaretleri karşısında; yaşamdan yana olan herkesin tereddütsüz bir direniş sergilemesi zorunludur. Artık farklılıklarımızla ayrışarak değil, yaşama dair birleşerek topyekûn bir direniş pratiği oluşturmanın zamanı gelmiş, hatta geçmektedir. Geleceğin dünyasını esir almayı hedefleyen bu otokratik talan düzeninde, tek tek yok olmayı beklemekten vazgeçerek umut ve cesaretle kolektif bir karşı duruşa geçmek için herkes elini taşın altına koymalıdır. Kıbrıs için, Türkiye için, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun ezilen halkları için, her nerede olursak olalım direnmek hepimiz için, hepimiz adına olmalı ve olacaktır.
Yorumlar (0)