Günümüz dünyasında nerede, hangi koşullarda olduğuna bakılmaksızın, haklı ya da haksız bütün savaşlar, dolaylı ya da dolaysız şekilde bir parçası olsun ya da olmasın, bizatihi içinde olsun ya da olmasın herkesi seri travmalara sokuyor. Her savaş ister yakınında isterse uzağında olalım hepimizi belirsizlik, dehşet ve vahşetle yüzleştiriyor. Ne var ki, bu gerçek bir yüzleşme değil. Uzağında olduğumuz her savaşla birbiriyle taban tabana zıt bir deneyimsel ilişki kuruyoruz. Bu ilişkinin dolayımlayıcısı elbette konvansiyonel ve dijital medya. Artık dünyada ortaya çıkan savaşlarda silahı gelişmiş, daha güçlü olanlar, az gelişmiş silahlara sahip güçsüz toplumları, devletleri yenebilir; ne var ki bu hep böyleydi. Bu normaldir. Dahası bu koşullar altında hukuk ve ahlak değil, güç ve silahtır normları belirleyen ve artık; sanırım pek çok yurttaş bunu kabul etmek zorunda olduğunun gayet farkında. Eğer herhangi bir savaş bizden uzaktaysa ve bunu medya üzerinden deneyimliyorsak, medya aynı zamanda bize “iyi ki bu savaşın uzağındayım, tam da bu nedenle bana bir şey olmuyorsa fazlaca kaygılanmaya gerek yok” hissi veriyor. Aynı hissi biz doğal felaketler karşısında da deneyimliyoruz. Bu iki duygu durumu da derinlerde yoğun bir travmaya yol açıyor. Bu travmatik haleti ruhiyeyle savaşların ilk günlerinde panik ve alarm halde savaş bölgelerinden haber almaya çalışıyoruz. Ancak bu ihtiyaç en fazla bir hafta içinde duyulmaz hale geliyor ve bu ihtiyacın yerini kayıtsızlık alıyor. Bu kayıtsızlık, tam olarak travmayla patolojik şekilde başa çıkma yönteminin toplumsallaşmış halini gösteriyor bize. Bir psikiyatri terimi olarak travma, toplumsallaştığı anda patoloji olmaktan çıkıp bir anlamda yaygın bir davranış paterni, hatta bir norma dönüşüyor.
Günümüz dünyasının paradokslarından biri insanların tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki kadar çok savaşa şahit olmasına rağmen bu denli etkisiz ve pasif durumda kalmamış olmasıdır. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir kuşak belki de savaşları, katliamları ve insani felaketleri günümüz toplumları kadar yoğun biçimde görmedi. Ne var ki aynı zamanda hiçbir dönemde insanlar, savaşlarla ilgili olarak bu kadar yoğun bir görsele ve bilgiye maruz kalmadı ve buna bağlı olarak bu denli yaygın bir siyasal etkisizlik ve kamusal felç hissiyle birlikte yaşamadı. Gazze'deki tüm insanlığın gözünün önünde süren ve hiçbir uluslararası mekanizmanın engelleyemediği “soykırım”, Rusya ve Ukrayna arasında süren 2014’de başlayıp 2022’de yoğunlaşan ve hala hiçbir tarafın açık bir üstünlük kazanamadığı ama yüzbinlerce insanın ölmesine, milyonlarca insanın bir nevi mülteci olmasına yol açan savaş, Sudan'daki belirli aralıklarla hafifleyen, zaman zaman yükselerek toplu kıyımlara yol açan savaş, Ortadoğu’da, özellikle Suriye’deki iç savaşın yol açtığı mülteci akınları sırasında Akdeniz'de yaşamını yitiren göçmenler ya da Yemen'deki insani kriz ve en son ABD ve İsrail işbirliğiyle İran’a saldırılması milyonlarca insanın izlediği konvansiyonel ya da dijital bütün ekranlarda her gün yeniden görünür hale geliyor. Buna rağmen bu görünürlük, çoğu zaman daha güçlü bir kamusal duyarlılık ya da siyasal mobilizasyon üretmek yerine, duyarsızlaşma, yorgunluk ve çaresizlik duygularını besliyor.
Bu toplumsal ve hatta küresel çaresizlik halini daha iyi anlamlandırmak için Martin Scorsese'nin Shutter Island [1] filmi verimli bir metafor sunabilir. Shutter Island (Türkçeye Zindan Adası olarak çevrildi) travmayla başa çıkma açısından okunduğunda, bastırılmış suçluluk duygusu ve ağır psikolojik travmanın bireyin gerçeklik algısını nasıl dönüştürebileceğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Her ne kadar bireysel bir travmayla başa çıkma örneği olarak bakılması gerekse de toplumsal travmaların yarattığı duyarsızlığı anlamak açısından da yol gösterici olarak görülebilir bu bireysel travma örneği.
Filmin başkahramanı Teddy Daniels, görünürde bir akıl hastanesindeki kayıp vakasını araştıran bir federal ajandır. Ancak filmin ilerleyen bölümlerinde, Teddy'nin aslında eşinin ağır ruhsal sorunları nedeniyle çocuklarını öldürdüğünü, kendisinin de eşini öldürdüğünü öğreniriz. Bu olayın yarattığı dayanılmaz suçluluk, yas ve travma nedeniyle Teddy, bu gerçekliği kabul edemez ve kendisi için alternatif bir kimlik ve hikâye yaratır. Burada Teddy’nin travmayla başa çıkmak için kendine alternatif kimlik yaratma edimini, toplumlara uyarlarsak karşımıza milliyetçilik başta olmak üzere toplumsal kimlikleri yaratan ve besleyen bütün ideolojiler çıkar. Bu ideolojileri bir de travmayla başa çıkma stratejisinin araçları olarak değerlendirdiğimiz zaman, Türkiye toplumunda yaygın olarak karşımıza çıkan ve ağırlıkla büyüklenme ile aşağılık kompleksinin birbirinin içine geçtiği amalgam duygu durumunu pekiştiren “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, şanlı Türk tarihi, Almanlar bizi kıskanıyor, bir Türk dünyaya bedeldir” gibi hamaset dolu slogan ve cümleleri daha iyi anlayabiliriz.
Travmayla başa çıkma perspektifinden bakıldığında Teddy'nin geliştirdiği mekanizma bir tür inkâr ve dissosiyatif savunmadır. Gerçek acıyla yüzleşmek yerine zihni, onu bir dedektif olarak konumlandıran karmaşık bir kurgu üretir. Böylece travmanın kaynağı olan olayları dışsallaştırır ve kendisini suçlu değil, adalet arayan bir mağdur olarak görür. Türkiye’nin son on yıldır “Ortadoğu’nun hamisi”, Afrika’daki Müslüman devletlerin abisi, stratejik olarak bütün dünya ülkelerinin muhtaç olduğu büyük devlet gibi rollerle ortaya çıkma çabasını ve bu söylemsel çabanın geniş toplum kesimlerinden teveccüh görmesini toplumun ekonomik, hukuki, politik krizlerin yol açtığı seri travmalarla başa çıkma yol ve yöntemleri olarak okumak da sanırım bir hayli yararlı olacaktır.
Bu bağlamda filmin başkahramanı Teddy Daniels'ın sorunu hakikate erişememesi değildir; aksine hakikat sürekli olarak karşısına çıkmaktadır. Ancak yaşadığı travma nedeniyle bu hakikati işleyebilmesi ve onunla yaşayabilmesi mümkün değildir. O da bu hakikati görüp ona göre pozisyon almak yerine, kendine alternatif bir hakikat yaratarak, ona uygun bir öznelliğin içine hapsolmayı seçer. Günümüzün her an bilgi ve görsel uyaranla sürekli tahrik ve teşvik edilen toplumlarında da benzer bir durumun gözlemlendiğini söylemek mümkündür. Sorun dünyanın dört bir yanında süren ve her gün yüzlerce-binlerce insanın ölümüne, yaralanmasına ya da yersiz yurtsuz kalmasına yol açan savaşların görünmez olmaları değil, tersine aşırı görünür hale gelmeleri; fakat bu görünürlüğün siyasal olarak işlenebilir bir deneyime dönüşememesidir. Çünkü her gün insanların önüne düşen ve çoğuna da filtresiz şekilde şahit olunan savaş görselleri, insanlarda bir tepki verme motivasyonu yaratmak şöyle dursun, belirgin bir atalete sürüklüyor. Bu küresel çapta devam eden savaşlar karşısında edinilen atalet davranışı, bir süre sonra en yakınında devam eden siyasal çatışmalara da teşmil edilerek, apolitik bir öznelliğin zemini haline geliyor.
Bu savaşlar karşısında ortaya çıkan bu travmatik duyarsızlaşma tepkisini Susan Sontag da “Başkalarının Acısına Bakmak” başlıklı kitabında özellikle İspanya iç savaşından örneklerle çok iyi anlatır. Sontag, bu kitabında savaş görüntülerinin otomatik olarak empati üretmediğini şu cümlelerle açıkça dile getirir:
Ölü sivillerin ve yerle bir edilmiş evlerin görüntüleri düşmana duyulan kini koyulaştırmaya yarayabilir (tıpkı Katar'dan yayın yapan Arap uydu televizyon kanalı El Cezire'nin, Nisan 2002'de Cenin mülteci kampında taş üstünde taş bırakılmamasını saatlerce ve tekrar tekrar göstermesi örneğinde gördüğümüz gibi). Bu haber filmi, dünyanın dört bir tarafında El-Cezire'yi seyreden birçok insan açısından oldukça kışkırtıcı nitelikteydi; gerçi İsrail ordusu hakkında yeni bir şey anlatmıyordu, ama o haberi izleyenler de zaten herhangi bir görüntüye bakıp düşüncelerini değiştirecek değillerdi.[2]
İsrail’in Ortadoğu’daki saldırgan politikalarında bir şey değişmediği gibi, artık teknolojinin verdiği olanaklarla nokta atışı suikastlar düzenleyebiliyor. İsrail devletinin Filistin’de yol açtığı soykırım, Lübnan’da yaratmaya devam ettiği yıkım, artık neredeyse hiçbir medya kuruluşunun ve dijital platformun tam olarak temsil etmeyi başaramayacağı düzeylere ulaşmış durumda. Tam da bu nedenle Sontag’a göre şiddet imgelerinin sürekli dolaşıma sokulması, başlangıçta güçlü duygusal tepkiler yaratsa da zamanla alışma ve duyarsızlaşma etkisi yaratıyor. Dolayısıyla savaşın görünür kılınması ile savaş karşıtı bir kamusal bilinç arasında doğrudan bir ilişki kurmak artık neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Acının görüntüsü, artık ahlaki duyarlılığı garanti etmediği gibi, İsrail gibi bir zamanlar soykırıma uğramış olmanın yarattığı ahlaki üstünlüğün suistimali nedeniyle küresel bir suskunluğun tetikleyicisi olarak kullanılabilir hale de gelmiş durumda. Artık savaşın yarattığı dehşet, utanılacak, ar edilecek, vicdanen rahatsızlık yaratacak bir unsur olmanın ötesinde övünülecek ve propaganda malzemesi olarak görülecek bir araca dönüşmüş durumdadır.
Elbette mesele yalnızca görüntülerin fazlalığından ibaret değildir. Judith Butler'ın da dile getirdiği gibi, medya kuruluşları ve artık günümüzde dijital platformların algoritmik bariyerleri yalnızca acıyı göstermemekte, aynı zamanda hangi yaşamların kamusal yasın konusu olacağını da belirlemektedir. Butler'a göre modern siyasal düzenler bazı hayatları "yas tutulabilir" (grievable) olarak tanırken bazılarını görünmezleştirmekte ya da değersizleştirmektedir.[3] Böylece savaşların temsilinde hiyerarşik bir insanlık rejimi oluşmaktadır. Bazı ölümler küresel bir ahlaki tepki yaratırken, bazıları yalnızca istatistiksel veriye dönüşmektedir. Bu yapı toplumsal alanda da şiddet döngüsünü “şiddeti uygulamaya ehil olanlarla, üzerinde şiddet uygulanması makbul ve makul olanlar arasındaki ayrımın” medyada sunulan bütün içeriklerde yeniden üretilmesiyle devam etmesi şeklinde işler. Bir Amerikan ya da İsrail askerini kurtarmak için bazen bizatihi devlet seferber edilebilirken, Filistin’de ölenler sadece sayılardan ibaret sayılabilir. İran’da bir okula atılan bombalar sonucu ölen onlarca kız çocuğu, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması sonucu yükselen petrol fiyatlarından daha önemli olmayabilir. Mevcut küresel kapitalist sistemin pürüzsüz işlemeye devam etmesi temel kaygıdır zira. Savaşlarda ölen insanlar da kapitalist çarkın pürüzsüz dönmesini sağlayan yakıt işlevi olarak görülmektedir.
Ne var ki görünürlük ve tanınma sorunu da tek başına yeterli değildir. Çünkü görünür hale gelen acılar da çoğu zaman siyasal sorumluluk duygusu yaratamaz. Bu noktada Zygmunt Bauman'ın "adiaphorization" (ahlaki kayıtsızlaştırma) kavramı da meseleyi daha da açıklayıcı hale getirmek için yararlı olabilir. Bauman'a göre modern toplumlar belirli olayları ahlaki değerlendirme alanının dışına iterek bireylerin sorumluluk hissinden uzaklaşmasını sağlar.[4] Sonuç olarak insanlar savaşların yarattığı yıkımı görür, hatta bundan etkilenir; ancak bu deneyimi kendi siyasal sorumluluk alanlarıyla ilişkilendiremeyebilir. Böylece tanıklık, eyleme dönüşmeden diğer tüketim edimleri gibi tüketilen bir deneyim haline gelir. Günümüzün bütün toplumsal, ekonomik, politik, hukuksal ve ekonomik sorunları karşısındaki ahlaki kayıtsızlığın altında belki de bu çaresizlik hissiyle yine Bauman’ın ifadesiyle “ahlaki benliğin teknolojik olarak gizlenmesi” yatmaktadır. Bu ahlaki benlik, süreklileşen travmalarla yaralı bir bilince dönüşüp kendine sürekli alternatif hakikatler üreterek olaylara hakiki tepki verme motivasyonundan uzaklaşır. Bu elbette bir yönüyle modern kayıtsız öznenin kendini koruma yöntemi olarak görülebilir. Ancak bu korunma yöntemi bizatihi bir yönetme ve tahakküm etme biçimi haline gelmektedir.
Bu dönüşümü daha net anlayabilmek için, Guy Debord'un "gösteri toplumu" kavramsallaştırmasına da başvurmak mümkün olabilir. Debord'a göre modern kapitalist toplumlarda toplumsal ilişkiler giderek doğrudan deneyimler üzerinden değil, imgeler aracılığıyla kurulmaktadır.[5] Bu nedenle savaşlar da yaşanan insani felaketler olmaktan çok, izlenen medya “olayları”na dönüşmektedir. Guy Debord’un elli yıldan fazla zaman önce yaptığı bu tespitler, günümüzün dijital teknolojilerinin yarattığı teşhir kültürünün yol açtığı saçılmayı da iyi anlamak açısından yol göstericidir. Yurttaş artık siyasal bir özne olarak değil, trajedileri ekran aracılığıyla tüketen bir seyirci olarak konumlandırılmaktadır. Böylece kamusal alan, tartışma ve müdahale mekânı olmaktan uzaklaşıp bir seyir alanına dönüşmektedir. Savaşların artık seyirlik bir unsura dönüşmesi, 1990’daki Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan Birinci Körfez Savaşı’nın CNN International ekranlarından izleyiciye canlı olarak ulaşmasıyla netlik kazanıp, artık günümüzün konvansiyonel ve dijital iletişim araçlarıyla ayyuka çıkmış durumdadır. Savaş, artık ne savaşanlar ne de izleyenler açısından elle tutulur ve etkisi somut ve doğrudan “hissedilebilir” bir deneyimdir. Elbette bombaların üzerine düştüğü ve hayatları kararan, savaşın yarattığı tahribat nedeniyle açlık çeken siviller açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ancak dile getirmeye çalıştığımız şey, artık ne konvansiyonel ne de dijital iletişim araçlarının sunduğu dehşet görüntülerinin sivillerin yaşadığı bu sahici deneyimin etkisini savaşların dışında olan izleyicilere aktarmakta yetersiz kalıyor olmasıdır. Yetersizliğin ötesinde savaşa ilişkin dehşet görüntüleri savaşın mağdurlarıyla savaşı izleyenler arasına kalınca bir bariyer çekiyor dahi olabilir.
Ancak günümüz dijital medya ortamı, Debord'un tarif ettiği gösteri toplumunun da ötesine geçmiştir. Jean Baudrillard'ın ileri sürdüğü gibi, çağdaş toplumlarda sorun artık hakikatin gizlenmesi değil, hakikatin simülasyonlar içinde çözülmesidir.[6] Sosyal medya platformlarında savaş görüntüleri, propaganda içerikleri, dezenformasyon kampanyaları, yapay zekâ üretimi görseller ve komplo teorileri aynı dolaşım alanında bulunmaktadır. Bu durum yalnızca duyarsızlaşma yaratmamakta, aynı zamanda ortak gerçeklik duygusunu da aşındırmaktadır. Böylece hakikat kaybolmuyor; fakat sayısız rakip anlatı arasında yönünü kaybediyor, bir başka deyişle nirengi noktasını yitiriyor. Aslında savaşın somut etkileri açısından baktığımız zaman muhatapları en yakıcı haliyle sonuçlarından etkileniyor; can yitiyor, mal gidiyor, fiziksel ve psikolojik sağlık neredeyse kalıcı olarak yok oluyor, insanlar yerini, yurdunu kaybediyor, bu kayıpla birlikte hafızalar neredeyse kalıcı olarak siliniyor. Ancak bize bütün bu kayıplarla ilgili olarak ulaşan görsel ve enformasyonun ulaştırdığı hakikat bir anlamda simülasyonlar içinde çözülerek anlamını yitiriyor. Özellikle de yapay zekâ araçlarının ürettiği derin yanıltmalar (deep fake) bu yitimi hem derinleştiriyor hem de yaygınlaştırıyor. Buna yine yapay zekâ ve kurgu-montaj teknolojileriyle üretilen sarkastik-eklektik grafik içerikleri de eklediğimiz zaman, bu içeriklerin ulaştığı izleyici-tüketiciler ne hissedeceğini bilemez hale geliyor. Mevcut enformasyon bolluğuna bu içeriklerin eklenmesi, zaten kısıtlı olan modern insanın işlemci kapasitesini aşıyor, bu aşımla birlikte ister istemez insanlar bir anlamda uyku moduna (stand by) geçmeyi seçiyor. Zira yakıcı ve sert hakikat karşısında nasıl tepki vereceğini henüz kestiremeyen modern insan, bu simülasyonların içinde dağılmış olan hakikat karşısında nasıl bir duygu hissedeceğini bilemez hale geliyor.
Bu noktada Wendy Brown'un neoliberal özne analizi de günümüz modern toplumlarının savaşlarla kurduğu dolayımlı ilişkiyi anlamak açısından çarpıcı ve yakıcı bir ufuk sunar bize. Brown'a göre neoliberalizm, yurttaşı kamusal sorumluluk taşıyan politik bir özne olmaktan çıkarıp kendi çıkarlarını yöneten girişimci bir bireye dönüştürmüştür.[7] Böyle bir özne için temel soru artık "Bu savaş karşısında ne yapmalıyız?" değil, "Bu içerikle nasıl ilişki kurmalıyım?" sorusudur. Politik katılımın yerini sembolik ve bireyselleşmiş tepkiler almaya başlar. Hashtag kampanyaları, profil fotoğrafı değişiklikleri ve kısa süreli dijital dayanışma pratikleri, imza kampanyaları kolektif siyasal eylemin yerini doldurur. Neoliberal girişimci öznenin gündelik iç siyasal süreçlerle ilişkilenme biçimi de bu tavırdan azade değildir kuşkusuz. Bu nedenle, yine bu öznenin kendi ülkesi dışında yaşanan savaşlara verdiği tepkiyle iç siyasetteki gelişmelere verdiği tepkiler arasında ciddi bir yakınsama gözlemleriz. Bu da travmatize toplumun patolojik normatif var oluş biçiminin alameti farikası olarak karşımıza çıkar.
Bu dönüşümün günümüzdeki dijital, ekonomik ve sistemik altyapısını ise Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" kavramıyla açıklamak mümkündür. Zuboff'a göre dijital platformların temel amacı kamusal tartışmayı geliştirmek değil, kullanıcı dikkatini mümkün olduğunca uzun süre sistem içinde tutmaktır.[8] Algoritmalar bu nedenle uzlaşmayı değil çatışmayı, çözümü değil krizi, sakin değerlendirmeyi değil duygusal yoğunluğu ödüllendirir. Savaş görüntüleri, insani trajediler ve politik kutuplaşmalar gözetim kapitalizminin temelini oluşturan dikkat ekonomisinin en değerli içeriklerine dönüşür. Böylece kullanıcı sürekli olarak şok edici olaylara maruz kalır; fakat bu maruziyet siyasal kapasiteyi artırmak yerine travmatik bir yorgunluk üretir. Bu yorgunluğun yol açtığı ataletse otoriter yönetimlerin varlığını sürdürmesinin temel dayanaklarından birisi olarak karşımıza çıkar. Yorgunluk arttıkça atalet derinleşir, atalet derinleştikçe mevcut sistemin değişebileceğine dair umut azalır, umut azaldıkça örgütlü toplumun kendine olan güveni bireylerin birbirine olan güveninin yok olmasına benzer biçimde ortadan kalkar. Bu güvensiz ortam içinde büyüyen öfkeyse asıl yönelmesi gereken hedef yerine, kendi içine yönelerek kendi kendini yok etme yoluna gider; tıpkı bireysel düzeyde aşılamayan travmanın travmatik bireyi ya kendini ya da etrafını yok etmeye yöneltmesinde olduğu gibi.
Sonuç olarak bu perspektiften bakıldığında günümüzün temel demokratik sorunu sansür ya da bilgi eksikliği değildir. Sorun, hakikatin siyasal olarak işlenebilmesini sağlayan kamusal koşulların giderek aşınmasıdır. Tıpkı Shutter Island'daki Teddy Daniels'ın travmatik gerçekle yaşayabilmek için alternatif anlatılar üretmesi gibi, çağdaş medya toplumları da savaşların gerçekliğini sonsuz bir enformasyon akışı içinde etkisizleştirmektedir. Sonuç, daha fazla bilgiye rağmen daha az siyasal müdahale; daha fazla görünürlüğe rağmen daha az kamusal sorumluluk; daha fazla tanıklığa rağmen daha az kolektif eylemdir.
Daha da ötesi, artık bölgesel düzeyde devam ediyor olsa da savaşların etkisi küresel çapta bütün halkları olumsuz etkiliyor. Bu etkiyi sadece ekonomik yönden petrol fiyatlarının, buna bağlı enflasyonun, gıda fiyatlarının artması şeklinde değil, aynı zamanda politik katılım, demokratik temsil ve örgütlenme yönlerinden de olumsuz olarak hissediyoruz. Ulusal düzeydeki antidemokratik, otoriter gelişmelere, gelir adaletsizliklerine, refah kaybına verilecek tepkilerle, yerel-küresel düzeyde başlatılan ve sürdürülen savaşlara verilecek tepkileri bu nedenle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira artık kapitalizmin geldiği aşama savaşsız ve çatışmasız varlığını sürdürmekten uzak bir aşamadır ve savaşa karşı olmak geniş halk kitleleri için hem bir varlık yokluk hem de adil ve onurluca sürdürülebilir bir yaşamı ısrarla talep etme meselesidir.
[1] https://www.imdb.com/title/tt1130884/
[2] Sontag, Susan (2014), Başkalarının Acısına Bakmak, Çev. Osman Akınhay, İstanbul: Agora Kitaplığı, s. 15.
[3] Butler, Judith (2009). Frames of War: When Is Life Grievable? London: Verso.
[4] Bauman, Zygmunt (2011), Postmodern Etik, Çev. Alev Türker, İkinci Baskı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 236.
[5] Debord, Guy (2021), Gösteri Toplumu, Çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[6] Baudrillar, Jean (2001), Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Çev. Oğuz Adanır, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s. 87.
[7] Brown, Wendy (2021), Neoliberalizmin Harabelerinde: Batıda Antidemokratik Siyasetin Yükselişi, Çev. Bülent Doğan, İstanbul: Metis Yayınevi.
[8] Zuboff, Shoshana (2019), The Age of Surveillance Capitalism: The Fight fort he Human Future at the New Frontier of Power, New York: PublicAffairs.
***
Kapak Görseli: Andy Warhol – Silver Car Crash
Yorumlar (0)