Eskiden beri işe yarar bir oryantalist klişe habire kullanılır durulur: İster kültür isterse askeri alanda olsun, Batılı devlet ve örgütler, Türkiye gibi ülkeleri ince psikolojik taktiklerle yola getirmesini hep bildiler. Zira “onur”, “haysiyet” veya “namus” gibi manevi değerlerdeki etik ya da ahlaki kodları çözüp bir insan veya ülkenin hangi anlamda punduna getirilebileceğinin şifresi, övgüyle manevi alana yüklenmektir. Sen aslansın, şöyle iyisin, vurunca ses getirirsin falan filan. Batı antropoloji bilimi “ilkel”likteki “yüce”liği çözmeye çalışırken sürekli kişilik yönünden hareket etti. Kültür-kişilik kuramları bunu ortaya seren bir yığın yerel veya “ilkel” araştırma verisine dayanır. Trump, o yüzden Erdoğan’ı övüp duruyor. Övgünün ardında koca bir reel-politik yani ABD çıkarları var, elbette NATO’nun da beklentileri. Rusya, İran, Çin gibi NATO için hedef ülkelere karşı Türkiye ordusunun gücüne vurgu, silah teknolojisine değil, kara ordusunadır öncelikle. Menderes’den beri NATO için Türkiye ordusunun anlam ve önemi, “Mehmetçik’in kanı” üzerinden ölçüldü hep, ilk uygulama da Kore savaşında oldu. Sadece NATO değil, Avrupa da kendi kıta ordusunu hazırlarken Türkiye’nin askerine ihtiyacı olduğunu bir süredir açık biçimde söylüyor. Neden? Çünkü Avrupa askerinin maliyeti yüksektir, üstelik insan hakları bu kıtada ordu için de geçerlidir. Can kaybını önlemek, ilk güvenlik kuralıdır. Ancak Türkiye için hiç de öyle düşünülmüyor gibi.
***
2020-2023 arası Hamburg’daki Helmut Schmidt askeri üniversitesinde ders verirken bir şey dikkatimi çekmişti. Askeri öğrenci veya rütbeli subay olup da dersimi alan kimi öğrencilerin, soyadlarından göç kökenli olduğunu fark etmiştim. Kiminin ebeveyni İspanyol, Brezilyalı kiminin de Suriyeli veya İtalyan idi. Göçmen ailelere mensup bu öğrencileri Alman ordusunda askeri öğrenci ve subay olmaya iten şey neydi? Alman milliyetçiliği, kariyer sevdası, yükselme hırsı, birinden etkilenme, tesadüf, lise not ortalaması mıydı onları Alman ordusuna girmeye iten faktör? Son derece zeki, olaylara eleştirel bakabilen, çok iyi İngilizce konuşabilen, entelektüel seviyeleri hiç de fena olmayan bu askeri öğrenci ve subaylara bir gün şöyle bir soru sordum: ‘Bir asker olarak savaşa girme ihtimaliniz her zaman var. Bu durumda Almanya için canınızı verir misiniz?’ Bu soruya cevap alamadım. O zaman düşündüm, bu suskunluğun ardında olan ilk neden herhalde şuydu: Göç kökenli olsun ya da olmasın, bu askerlerin ordu personeli olmaktaki asıl saikleri, milliyetçi ideolojiden ziyade profesyonel kariyer idi. Öldürmeye-ölmeye dayalı askerliği daha ziyade barışçıl bir meslek olarak düşünüyorlardı. Belki de sadece üniformayı, silahın verdiği gücü ya da sıcak mücadeleyi seviyorlardı. Ne var ki ilerleyen gün ve aylarda, NATO konseptine göre örgütlenen bu Alman ordusunda ve onun üniversitesinde, görebildiğim kadarıyla, epey milliyetçi öğrenci de vardı. Bunu onların coşkulu biçimde okudukları askeri marşlardan falan hissettiğimi düşünüyordum. Ordular zaten ne kadar profesyonel olsa da bir ölçüde milliyetçidirler. Ülkesini korumayacak bir ordu düşünülemezdi.
***
Bir gün askeri öğrencilerime dayanamayıp şöyle dedim: Sizler yani Alman veya Almanya’nın askerleri, bizim sözde sivillerden daha sivil düşünüyorsunuz. Zira asker de olsalar, ilk hedefleri, ölmek veya öldürmekten ziyade güvenliği sağlamak gibi görünüyordu bana. Ama asıl önemli şey başkaydı: Olaylara son derece demokratik bakabiliyorlardı. Fakat son tahlilde, ne olursa olsun, Çehov’un bir öyküsünde geçtiği gibi: Öyküde, duvara asılmış bir silahtan bahsediliyorsa, o silah bir sahnede mutlaka patlayacaktır. Çünkü ordular veya NATO, savaşmak ve nihayetinde illa ki öldürmek için kuruldu. Savunmanın nerede bittiğini, saldırının nerede başladığını hesap etmek her zaman kolay değil. Savaş meydanına çıktığınızda demokratik düşünceniz son bulur. Hayatta kalabilmek için düşmanı yok etmek zorundasınız. İyi de düşman kim, bu hedef nasıl belirleniyor?
***
NATO, giderek Avrupa, Türkiye gibi ülkelerin liderlerini etkileyerek onların koca ülkelerini kolayca yönetebileceğini çok yıllar önce anlamıştı. O yüzden son zamanlarda ABD, Türkiye’de “müşfik monarşi”nin en akılcı yönetim sistemi olduğunu açık açık söyledi. NATO, yaygın söyleme göre, Batılı ittifakın “liberal demokrasiler”e özgü açık sistemlerini koruma üzerine kuruldu. Doğu Bloku denilen komünist ittifaka karşı NATO, silahlı koruma ve kuşatmanın ardında kapitalizmin bireyci çıkarları ile toplumsal rasyonaliteyi harmanlayarak ortaya en ideal, Hegelci anlamda “Tarihin Sonu”nu getiren bir başarıyı teleolojik olarak çok önce ortaya koymuştu. Başarılı Batı modeli, eskiden bu yana modernleşmede tek yol olarak Doğulu ülkelere empoze edildi. NATO, akılcı modernleşme momentlerinden biri oldu. Yalnız, her örgütün bir patronu ve rasyonalitesi vardır. Trump/ABD, NATO’nun patronu yani “dayısı” olarak kendisini çoktandır üstünlükçü biçimde konumlandırıyor. Erdoğan’a ise, asker verme, Ortadoğu’da enerji hatlarının güvenliğini sağlama, İsrail’le açık biçimde ilişkilerini sürdürme ve sola karşı bariyer oluşturmada aktif rol oynama görevi verildi, veriliyor. NATO Koğuşu’nda pekala bir dayı ile amcanın yan yana olması mümkün ancak dayı, ağa rolü oynarken amca da ağanın yardımcısı olmalı. Böyle olunca, alan memnun, veren memnun olur. Yani “kazan-kazan” oyunu. Fakat bu tür oyunlarda belli sınırlar vardır: Liderlerin yaş ve sağlıkları, partisinin imajı, ülkenin iç koşulları, toplumsal muhalefet vb.
Yorumlar (0)