Bu sorulara ve puslu Kıbrıs tarihine dair diğer pek çok konuya tarihsel bir perspektifle yaklaşarak cevap aramak en doğru yöntemdir. Kıbrıs Adasının Doğu Akdeniz coğrafyasında kazandığı stratejik önem, yaklaşık beş bin yıl önce başlayan bakır madenciliği ve ticaretiyle ortaya çıkmıştır ki ada adını da buradan almaktadır. Levantlı tüccarlar, Miken Yunanları ve Fenikeliler, Tunç Çağı'nda büyük önem kazanan bakırı adadan çıkarıp başta Mısır olmak üzere çeşitli Akdeniz ülkelerine satmışlardır.
Roma ve Bizans dönemlerinin ardından, Haçlı Seferleri ile birlikte adada Lüzinyan hanedanlığı dönemi başlamıştır. Bu durum, ticaretin canlanmasının yanı sıra Ortodoks ada halkının Katolik hükümdarlar tarafından baskı altına alındığı bir sürecin de başlangıcı olmuştur. Üç asırlık Lüzinyan ve bir asırlık Venedik egemenliğinin ardından iktidar baskısı artarak devam etse de, 1571 yılında Kıbrıs’ta Osmanlı dönemi başlamıştır. Yerli Ortodoks halk üzerindeki Katolik baskısı sona ermiş olsa da ayrımcılık tamamen ortadan kalkmamış; Hristiyanlara uygulanan vergiler, başta Maruni ve Latin azınlıkların önemli bir kısmının adadan göç etmesini tetiklemiştir. Adaya gelen Müslüman göçmenlerle birlikte kültürel mozaik değişmiş; dinsel özgürlüğün tanındığı ve görece sakin geçen üç yüz yıl boyunca ada halkları barış içinde bir arada yaşamayı başarmıştır.

1878 yılına gelindiğinde ise adanın egemenliği bu kez İngilizlerin eline geçmiştir. Sanayi Devrimi ve dünya genelinde başlayan kültürel dönüşümler, bu dönemde adayı da derinden etkilemiştir. Nüfusun yaklaşık beşte dördünü oluşturan Ortodoks Rumlar ticaret hayatında oldukça etkili bir konumdayken, artan refah seviyesi genç kuşağın eğitim almasını ve yurtdışıyla temas kurmasını sağlamıştır. Bu durum, Avrupa’da yükselen milliyetçi ve sosyalist akımlardan etkilenmelerine ve ulusal bilincin uyanmasına öncülük etmiştir. Geleneksel toplum yapısının çözülmesi ve modernleşmeyle birlikte, siyasal ve kültürel hareketlere yön veren en güçlü akım, kilisenin öncülüğünde gelişen Helen milliyetçiliği olmuş ve güçlenen orta sınıf köylüleri de etkilemeye başlamıştır.
1930'lara gelindiğinde, Kıbrıs’ta Helenizm ve adanın Yunanistan'a bağlanmasını savunan "Enosis" fikri Rum toplumunu tamamen etkisi altına alırken, daha zayıf olan komünist gruplar da sonunda bu siyasete yönelmek durumunda kalmıştır. Hakim millet konumundan azınlık statüsüne düşen Müslüman toplumunun "eşit temsiliyet" talepleri karşılık bulamayınca, azınlık toplumu artan baskılara karşı varlıklarını sürdürebilmek adına egemen İngiliz yönetimine yaklaşma stratejisini benimsemiştir. Koloni yönetiminin oldukça işine gelen bu durum, hızla artan bağımsızlık taleplerine karşı İngilizlerin elini güçlendiren bir fırsat olarak kullanılmış; klasik "böl ve yönet" stratejisi, Rum ve Türk toplumları arasındaki gerilimin tırmanmasına ve kanlı olayların patlak vermesine yol açmıştır.

Bağımsızlık hedefiyle 1955 yılında kurulan EOKA adlı silahlı örgüt ile birlikte şiddetin boyutu yeni bir safhaya taşınmıştır. Örgüt, kanlı eylemlerinde yalnızca İngilizleri ve kolluk kuvvetlerini değil; sol görüşlü Rumları ve Kıbrıslı Türk polisleri de hedef almıştır. Başlangıçta Türk toplumuyla sorunları olmadığını iddia etseler de, Enosis ile kendi sonlarının geleceğini düşünen Rauf Denktaş ve çevresi karşı örgütlenmeye gitmiştir. 1957 yılının Temmuz ayında Türkiye’den gelen subayların yönetimi altında Türk direniş örgütü olan TMT kurulmuştur. Her iki örgütün de anti-komünist bir karaktere sahip olması, iki toplumlu ortak bir geleceği savunan solcu yazar ve önderleri susturma çabalarını beraberinde getirmiştir. O dönemde Kıbrıs Türk toplumunun kendi kurduğu "Volkan" adında bir savunma örgütü de bulunmaktaydı ancak bu yapı TMT çevrelerinde beğeni kazanmamış ve zamanla etkisini yitirmiştir ki bu süreci Dr. Fazıl Küçük ile Denktaş ve destekçileri arasındaki kısa süreli bir güç mücadelesi olarak da değerlendirebiliriz.
7 Haziran 1958 gecesi Lefkoşa Türk Haberler Bürosu'nun bombalanması adeta bir milat olmuş ve her iki toplum şiddetli bir çatışmanın içine girmiştir. EOKA bu provokatif bombalamayla ilgisi olmadığını açıklasa da bir etki yaratmamış ve Rum yerleşimlerine yönelik saldırılar ivme kazanmıştır. Temmuz ayında EOKA’nın karşı saldırılar başlatmasıyla birlikte Kıbrıs’ta iç savaş resmen patlak vermiş; filizlenen güvensizlik ortamı mahalleleri ve köyleri geri dönülmez biçimde ayrıştırmıştır. ABD’nin devreye girmesiyle Macmillan Planı taraflara kabul ettirilmiş, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulma süreciyle birlikte EOKA’ya genel af çıkarılarak silahlarını teslim etmesi sağlanmıştır.
16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti resmen ilan edilmiştir. Türkler eşit toplum statüsüne yükselmekten mutlu olurken, nüfusun yüzde seksenini oluşturan Rum toplumu yüzde on sekizlik Türk toplumuyla eşit statüde yönetimi kabullenememiştir. Makarios bu anlaşmayı baskı altında onayladığını ve Enosis hayallerinin bitmediğini belirtirken; komünist AKEL partisi ise Kıbrıs’ın NATO’nun kucağına atıldığını, askeri üslerden arındırılması gerektiğini ve "self-determinasyon" haklarının saklı olduğunu savunmaktaydı. Bu süreçte EOKA yerini, Yunanistan "Özel Harp Dairesi" tarafından desteklenen AKRİTAS örgütüne bırakırken, TMT de gizlice silahlanmaya devam etmiştir. AKRİTAS, Enosis’e ulaşmak için "barış içinde yaşayabiliriz" tezini öne sürerken; TMT ise adanın bölünmesini öngören "Taksim" planı için "birlikte yaşayamayız" tezine sahip çıkıyordu. Rum tarafının anayasayı uygulamaktan kaçınması, kamuda belirlenen yüzde yetmiş-otuz oranını hayata geçirmemesi ve her iki tarafın ortak bir ordu yerine kendi yeraltı örgütlerini silahlandırması cumhuriyetin ömrünün sonuna yaklaşıldığının en açık göstergesiydi.
Makarios, sunacağı anayasal değişiklik önerilerinin Türk tarafını kışkırtacağını ve TMT’nin silahlı mücadeleye başlamasıyla patlak verecek olayları bahane ederek Yunanistan’a bağlanma sürecine gireceklerini öngörmekteydi. Türk toplumunun eşit haklarını ve Türkiye’nin garantörlüğünü bitirecek bu talep kesin olarak reddedilmiş; iki hafta sonra Rum polislerinin kışkırtıcı davranışlarıyla başlayan olaylar beklenen kıvılcımı ateşlemiştir. Dört ay süren çatışma halini 4 Mart 1964 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararlar sona erdirmiştir. Ancak Makarios masadan güçlenerek çıkmış, Lefkoşa’yı "Yeşil Hat" ile bölen BM Barış Gücü askerleri adaya yerleşse de şiddeti durduramamıştır. Makarios, Türkiye’nin adadaki askeri birliğini boşaltmasını talep etmiş, özel bir ordu kurarak 18-50 yaş arası Rumları askere çağırmış ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ile iletişimi kopararak adeta üstü kapalı bir darbe ilan etmiştir.

Türkiye’nin askeri müdahalesinin ABD Başkanı Johnson'ın mektubuyla engellenmesinin ardından Türk yerleşimlerine saldırılar şiddetlenmiş, ancak 8-9 Ağustos tarihlerinde Erenköy’e saldıran Rum milisler Türk jetlerinin bombardımanıyla geri çekilmek zorunda kalmıştır. Makarios Yunanistan’dan beklediği desteği bulamayınca SSCB’ye yaklaşmış ve ABD’nin şimşeklerini üzerine çekmiştir. Yunanistan'ın iç kamuoyu baskısı nedeniyle Makarios’a karşı çıkamayacağı ve adadaki güçlü komünist hareketlerin etkisini kırmak için Kıbrıs'ın bağımsızlığının sürmesi gerektiği yönündeki tutumu, ABD'nin politikasını etkilemiştir. Nisan 1967’de Yunanistan'da Albaylar Cuntası'nın yönetimi ele geçirmesiyle dengeler sarsılmış, kurulan EOKA-B örgütü Enosis için yeniden harekete geçmiştir. Yunan cuntasının 15 Temmuz 1974 tarihinde üçüncü denemesinde başarılı olarak Makarios hükümetini devirip Nikos Sampson’u cumhurbaşkanı ataması üzerine Ecevit hükümeti harekete geçmiş; anayasal düzenin yıkıldığı ve Türklerin güvenliğinin tehlikede olduğu gerekçesiyle Türkiye tek başına adaya çıkmak için düğmeye bastı.
20 Temmuz 1974 sabahı Türk uçakları ve savaş gemileri hedefleri bombalamaya başlamış, 18 Ağustos'ta sona eren müdahale sonucunda 182 bin Rum ve 45 bin Türk evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Binlerce sivil hayatını kaybetmiş, yaralanmış veya tacize uğramış; asırlardır bir arada yaşayan iki toplum siyasi oyunlarla tamamen birbirinden ayrıştırılmıştır. Ada fiilen ikiye bölünmüş, kuzeyde boşalan Rum köylerine güneyden gelen Kıbrıslı Türkler ile Türkiye’den getirilen göçmenler yerleştirilmiş ve şeffaf olmayan nüfus politikaları gölgeli bir alan yaratmıştır.
15 Kasım 1983'te KKTC ilan edilmiş ancak bu devleti Türkiye dışında tanıyan olmamıştır. 2004 yılındaki Annan Planı referandumu kuzeyde onaylansa da güneyde reddedilerek tarihi bir fırsat kaçırılmıştır. 90'lı yılların sonlarında kumarhanelerin KKTC’ye taşınması kara para ticareti ve mafyalaşmayı hızlandırırken, AKP iktidarı döneminde artan siyasi baskılar, manipülasyonla kurulan hükümetleri Türkiye’nin güdümüne daha fazla sokmuştur. 2018 yılında muhalif bir gazeteye ve meclise yönelik protestolarda polisin zamanında müdahale etmemesi, asayiş önlemlerindeki zafiyeti ve polis gücünün Türkiye'nin askeri birliğine bağlı olduğu tartışmalarını alevlendirmiş; artan göç, suç çeteleri, kumar, uyuşturucu ve fuhuş sektörü ada halkı üzerindeki olumsuz etkisini giderek derinleştirmiştir.
(Serinin 2. yazısı https://solfasol.tv/kibris-izolasyon-ve-ekolojik-kiyima-karsi-topyek-n-direnis-ve-dayanisma-zamani-2/)
Yorumlar (0)