Şu soruyla başlayalım: Sosyal politikanın “evrensel” niteliği neyi tanımlar?
1- Zamanlar ve tarih üstü olmasını, hiçbir zaman sosyal politika önceliklerinin değişmeyeceğini, ekonomik kriz dönemleri de dahil olmak üzere vazgeçilmez olduğunu;
2- Ölçek olarak yerel, bölgesel, ulusal ve evrensel arasında bir köprü kurarak ele alınması gerektiğini, örneğin yerel düzeyde su hakkına erişim için yapılan bir düzenlemenin bir başka bölge ya da ülkede erişimi güçleştiremeyeceğini,
3- Türler arasında bir eşitlik varsayımına dayanması gerektiğini; hayvanların ya da diğer türlerin haklarının ihmaline ya da istismarına neden olunamayacağını,
4- Herkes için olması gerektiğini; hakkın tanımlanması kadar herkes için erişilebilir olmasının da önemli olduğunu, bu nedenle de hakka erişim noktasında da özel politikalar geliştirilmesi gerektiğini,
Ifade eder.
Kent Hakkını bu dördüncü özellikten hareket ederek açıklıyorum. Kent hakkının herkes için olması gerekir (Bu arada kamu da Farsça herkes demektir). Herkes için erişilebilir olması gerekir. Herkes %99’dur. Kenti kendi çıkarları ve karı uğruna kullananlar ya da yapılandıranlar değil, bunların dışında kalan herkesin talebi ve feryadıdır.
Kavramı biraz esnetme pahasına kentle ilişkili kırsal toplulukları ve kent için üreten göçmenleri de kapsayacak biçimde, hatta biraz daha katmanlaştırayım; bu alanın sınırları içinde yaşayan tüm türleri de içerecek biçimde (özellikle sokak hayvanları yasasıyla bu bir kez daha yüzümüze vurdu), buna yurt hakkı da diyebiliriz.
Bu “genel doğruyu” akılda tutarak bir çerçeveleme yapacağım. World Charter for the Right to the City kent hakkını gayet gelişkin biçimde tanımlıyor:
Kent hakkı, kentte yaşayanların kentin sunduğu imkânlardan eşit ve adil biçimde yararlanma ve kentin nasıl planlanıp yönetileceğine dair süreçlerde kolektif söz ve karar sahibi olma hakkıdır.
Biraz daha açayım: Kent hakkı dediğimde ben üç şeyi kastediyorum.
Birincisi kente erişim hakkı: Barınmaya, işe, hizmete, kamusal alana erişim.
İkincisi kentte güvenli hareket edebilme hakkı: Gündüz kadar gece de, merkez kadar çevre bağlantıları etrafında da.
Üçüncüsü de kararlara katılma hakkı: Kentin kararları hakkında konuşulması değil, o kararlarda izinin ve sözünün olması. Örneğin yine Porto Alegre’de katılımcı bütçe tartışmalarından ne öğrendik: Niyet önemli ama oy çokluğuyla karar alınıyorsa, sadece orayı önemseyen, oraya gelebilen, sesini duyurabilen dinleniyorsa zayıf olanların katılma hakkı engellenmiş oluyor.
Peki sesini duyuramayanlar kimler?
Sakatlar, çocuklar, LGBTİQ+’lar, yaşlılar, gençler, kadınlar ve göçmenler.
Ben bunların son üçü üzerinde duracağım. Ama özellikle de kesişimlerine daha dikkatli bakmak gerektiğini hatırlatmak istiyorum: Genç kadınlar, göçmen kadınlar, genç göçmenler. Bana kalırsa, bir kentin adil olup olmadığını anlamak için en çok daralan nefesi dinlemek zorundayız.
Fındıklı gibi bir yerin çok önemli bir avantajı var: Bir metropol değil, dolayısıyla küçük bir müdahale hızlı geri bildirim üretir. Bir durak düzenlemesi, bir pilot ulaşım saati, bir danışma masası, bir bakım saati… Etkisi sistemin içinde kaybolmaz; görünür olur. Ama aynı ölçeksel büyüklükte şu da vardır: Burada merkezle köylerin, mahallelerle tarımsal alanların gündelik ritmi iç içedir. Kent hakkı burada yalnızca meydan değil; merkeze iniş çıkışın kendisi, sezonun kendisi, görünmez emeğin kendisi demektir.
Şu soruyu sormanın olduğunu düşünüyorum: “Kent nerede kapıyı yüzüne kapatıyor?”
Bu soruya verilen yanıtlar gençlerin ilçede kalma ya da gitme kararını, kadınların kamusal hayata katılımını, göçmenlerin görünür bir hayat kurup kuramayacağını belirliyor.
Gençlerden başlayayım. Akılda tutmak gerektiğini düşündüğüm rakam şu: Şu anda her üç gençten biri ne eğitimde ne istihdamda. Bunlara “ev genci” deniyor.
Gençlerin kent hakkı aynı zamanda onların “gelecek hakkı”dır.
Çünkü gençler burada sadece bugünü yaşamaz; burada kalıp kalmayacağına karar verir. O kararın arkasında romantik bir memleket sevgisi kadar, çok basit bir muhasebe vardır: Kirayı ödeyebilir miyim? Akşam eve dönebilir miyim? Çalışacak, üretecek, sosyalleşecek alanım var mı? Bu alanlar yoksa genç, kent tarafından fiilen dışarı itilir. Bazen sürülme polis copuyla olmaz; kira artışıyla olur. Bazen sürülme “gençler gürültü yapıyor” bakışıyla olur. Bazen de son dolmuş saatinin erkene alınmasıyla olur.
Barınma meselesini özellikle ciddiye almak gerekiyor. Çünkü barınma artık sadece ev bulma meselesi değil. Depozito, sözleşme belirsizliği, aracıların keyfiliği, ev sahibinin her an kiracısından vazgeçebilmesi, paylaşımlı evlerin güvencesizliği… Gençlerin çoğu bu piyasada tek başına var olamaz. O nedenle kent hakkı burada bir “danışma ve arabuluculuk” meselesine de dönüşür. Belediyenin konut /barınma alanı üretme kapasitesi sınırlı olabilir ya da hiç yoktur, bunu biliyoruz. Ama belediye piyasanın keyfini bozacak mekanizmalar kurabilir: Genç kiracı danışma hattı, sözleşme örnekleri, depozito ve tahliye süreçlerine dair basit rehberler, yönlendirme ve takip. Bu büyük bütçeler gerektirmez ama, büyük etkiler doğurur.
Güvenli hareketlilik bir diğer önemli mesele: Gençlerin meselesi sadece ulaşım değildir; zamanın düzenidir. Kentin “kapanma saati” gençlerin hayatını belirler. Ders çıkışı, iş çıkışı, bir etkinlik dönüşü… Eğer dönüş güvenli değilse, genç ya kendini kısıtlar ya da kenti terk eder. Burada belediyeciliğin dili şu olmalı belki de: Büyük reform değil, küçük pilot. Haftada iki gün bile olsa, geç saatlerde güvenli dönüşü sağlayan bir ring, talep üzerine çalışan küçük bir araç, belirli durakları birbirine bağlayan bir hat… Bu, gençlerin kentle kurduğu bağın düğüm noktalarından biridir.
Son olarak, gençlerin eğitim hakkını kullanmasını sağlamak için bir altyapı… Ücretsiz/ucuz kültür-sanat; gençlik merkezleri; spor alanları, staj ve ilk iş için belediye programları; ücretsiz internet, kütüphane ve “tüketimsiz” çalışma alanları.
***
Kadınlara gelince, yine bir rakam: İstihdamda olmayan kadınların yüzde 70’inden fazlası bunun nedeninin toplumsal yeniden üretim emeği olduğunu söylüyor. Kent hakkının en görünmez ama en belirleyici başlığı “bakım altyapısı”dır. Kadınlar için kent hakkı çoğu zaman “zaman hakkı”dır. Çünkü bakım emeği, zamanı parçalar, zamanın kontrolünü kadından alır ve başkalarının ihtiyaçlarını merkeze koyar. Çocuk, yaşlı, hasta, ev içi işler… Bütün bunlar kadının gününü kırıntılar halinde kurmasına neden olur. Kent hakkı bu yüzden bazen çok sade bir şeye indirgenebilir: Kadına iki saat nefes. Bu nefes yoksa kadın, ne işte kalabilir ne de kamusal hayatta görünür olabilir.
Fındıklıda bir gündüz bakım evi var.
Ama küçük belediyelerde “kreş” dediğimiz anda, çoğu zaman bir “olmaz” duvarına çarpıyoruz. O duvara çarpmamak için ara bir mekanizma pekala işe sokulabilir: Düzenli bakım saatleri. Buna “mahalle çocuk saati” diyelim. Haftada birkaç gün, belirli saatlerde, uygun bir mekânda çocukların güvenli etkinlik saati. Bu tam zamanlı kreşin yerini tutmaz, ama kadınların hayatında bir şeyi geri verir: Plan yapabilme özgürlüğünü. O iki saatte kadın sağlık randevusuna gider, iş görüşmesine gider, toplantıya, koro çalışmasına katılır, kursa gider, bazen de sadece oturur. O açıdan belki de kent hakkı bazen sadece sahildeki o bankta “oturabilme hakkıdır.” Şunu demek istiyorum: Sadece sahilde bank yaparak kentlinin deniz manzarasından yararlanma hakkını kullanmasına yol vermiş olmazsınız. Bunun için farklı grupların ihtiyaçlarını da karşılamanız gerekir.
Kadınlar için ikinci kritik başlık güvenliktir. Bunu sadece suç gibi düşünmeyelim. Güvenlik, kent tasarımıdır: aydınlatma, görüş hattı, durakların konumu, bekleme alanının açıklığı, yürüyüş güzergâhının görünürlüğü. Kadınlar için akşamüstü pazar dönüşü, durakta beklemek, karanlık bir sokaktan geçmek bazen bir strateji oyununa dönüşür: hızlan, yol değiştir, telefona sarıl, birine haber ver. Bakın bir anı: 1980’ler, Ankara’da Kurtuluş parkında bir teşhirci vardı. O dönemlerde Ankara’da yaşayan bütün kadınlar kulaktan kulağa yöntemiyle bunu bilir ve bu kadınların hiçbiri hala Kurtuluş parkından rahatlıkla geçemez. Toplumun hafızası sadece misafir kültürü, sadece büyüklere saygı vb değildir, kadınların hafızasında bunlar da vardır.
Bu ne demek:
Kent, kadının bedenine sürekli “tetikte ol” diye fısıldamamalı. Belediye burada da küçük müdahaleler yapabilir. İki güzergâh seçersiniz; hayatın gerçekten aktığı iki hat. Gece yürüyüşü yaparsınız; risk noktalarını işaretlersiniz. O noktada aydınlatmayı güçlendirirsiniz, iki durakta beklemeyi güvenli ve görünür hale getirirsiniz. Teknik görünür, etkisi toplumsaldır.
Son olarak kadınlar için yaratılan istihdam alanlarında gerçekten kadınların ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığından emin olunmalı. Örneğin kadınlara pazar yerlerinde ücretsiz stand verebilirsiniz ama kadın tuvaleti yoksa kadınlar çok uzun süre orada kalmaz. Ya da iş doğası gereği akşam 7’de bitiyorsa kadınlar o işe girmez. Yaptığım bir araştırmada, kadınların işyeri tercihlerinde en belirleyici etmenin eve yakınlığı olduğu ortaya çıkmıştı.
Şimdi göçmenlere geliyorum ve özellikle bir başlığın altını kalın kalın çizmek istiyorum: Mevsimlik göçmen işçiler, yani mevsimlik gezici tarım işçileri.
Çünkü mevsimlik tarım işçiliği, göçün en görünmez, en “normalleştirilmiş” hâli.
Kalkınma Atölyesi’nin fındık hasadı üzerine temel araştırması mevsimlik gezici tarım işçiliğini “toplumun en yoksullarının, çoğu zaman hane üyeleriyle birlikte katıldığı çok katmanlı bir göç süreci” olarak tarif ediyor; “yaşam stratejisi olarak hanece çalışmaya, hatta çocukların da emeğine dayanan bir düzen olduğunu” söylüyor. Bu tarifin en önemli uyarısı şu: Bu alanda yapılacak her şeyin odağında “hane” olmalı, ama hane odaklı müdahale çocukları göz ardı etmemeli; tersine çocuklara öncelik vermeli.
Burada belediyecilik açısından kritik olan şudur: Mevsimlik işçi kente her yıl “sezonluk” olarak gelir. Sezon gelince şehir bir anda büyür, ama bu büyüme resmî nüfusa yazmaz. Çadır yerleşimler, geçici barınmalar, su, tuvalet, atık, elektrik, ulaşım, sağlık, okul devamsızlığı, çocuk emeği… Hepsi bir anda belediyenin kapısına dayanır. Üstelik bunu çoğu zaman “olağan” sayarız. Oysa bir hak ihlalini olağanlaştırmak, ihlali kalıcılaştırır.
Türkiye’de her yıl bir milyona yakın kişinin mevsimlik gezici veya mahalli tarım işçisi olarak çalıştığı düşünülüyor; ve bu işçiler sigorta, kıdem, ihbar, izin gibi temel haklardan yoksun; yevmiyeleri açlık ve yoksulluk sınırının altında ve düşük hane geliri çocuk işçiliğini büyütüyor.
Bu tabloya bir de göçmen işçilerin, özellikle Suriyeli mevsimlik gezici tarım işçilerinin deneyimini ekleyince mesele daha da sertleşiyor. Kalkınma Atölyesi’nin “Bereketli Topraklar, Zehir Gibi Yaşamlar” raporu, Adana Ovası’nda Suriyeli göçmen mevsimlik gezici tarım işçilerinin mevcut durumunu birincil saha verileri ve gözlemlerle inceliyor; hem çalışma koşullarını hem barınma ve korunma risklerini bütünlüklü bir çerçeveyle ele alıyor.
Adana’da mevsimlik gezici tarım işçisi hanelerin konakladığı çok sayıda geçici çadır yerleşim alanı var; bu alanların bir kısmının dere veya kanal kenarında bulunması nedeniyle yüksek risk altında … özellikle de çocuklar… Bu da bize “barınma”nın yalnızca çatı değil, doğrudan güvenlik ve afet riski meselesi olduğunu gösteriyor.
Şimdi buradan Fındıklı’ya döneyim. Fındıklı’nın tarımsal ritmi, sezonu, hasadı, emek dolaşımı bu ilçenin gündelik yaşamını belirler. Mevsimlik işçi göçü her yerde aynı biçimde olmaz; ama her yerde aynı soruyu getirir: “Bu insanlar geldiğinde, kent onları nereye koyuyor? Hangi kapıyı açıyor, hangi kapıyı yüzlerine kapatıyor?”
Mevsimlik işçiler için kent hakkı, en somut hâliyle “insan gibi konaklama, temiz suya erişim, tuvalet, atık yönetimi, güvenli ulaşım, sağlık ve çocuklar için koruyucu alan” demektir. Bunun politik adı da şudur: Mevsimlik işçiyi görünmez emek olmaktan çıkarıp kent sakini olarak tanımak.
Burada göçmen kadınlar meselesi daha da keskinleşiyor. Göçmen kadınlar çoğu zaman bakım işlerinde, temizlikte, gündelik işlerde, güvencesiz alanlarda çalışıyor; ücret kırılıyor, sigorta yapılmıyor, işyeri tacizi görünmezleşiyor. Üstüne bir de kendi hanesinde bakım yükü devam ediyor. Dil bariyeri varsa başvuru süreçleri iyice zorlaşıyor. Kent bir labirente dönüşüyor.
Bu noktada belediyenin en etkili hamlesi bana sorarsanız “tek durak danışma” modelidir. Kadın, genç, göçmen başvurusu ayrı kapılarda sürünmesin. Tek bir temas noktası olsun. Kolay Türkçe ile hazırlanmış kısa rehberler olsun. Gerekirse belirli günlerde tercüman desteği olsun.
Göçmenler ve mevsimlik işçiler için ikinci önemli mekanizma ayrımcılığın ve sömürünün kayıt altına alınmasıdır. Kayıt yoksa sorun yokmuş gibi davranılır. Çoğumuza “bana ev vermediler” tekil hikâye gibi görünür; oysa kayıt olduğunda örüntü olur. “Kayıt dışı çalıştırdılar” tekil görünür; kayıt olduğunda bir düzeni teşhir eder. Belediyenin şikâyet ve kayıt mekanizması kurması “her şeyi biz çözeriz” demek değildir. “Biz görünür kılarız, yönlendiririz, takip ederiz, raporlarız” demektir. Yerel yönetimin en güçlü araçlarından biri budur: Görünürlük üretmek.
Şimdi bu üç grubun ortak düğümüne geleyim: Barınma, hareketlilik, bakım, erişim… Hepsi tek kelimede birleşiyor: güvencesizlik.
Güvencesizlik “plan yapamamak” demektir.
Plan yapamayan insan kent hakkını kullanamaz.
Kadın için plan yapamamak bakım yükünde boğulmak demektir. Genç için plan yapamamak burada kalamamak demektir. Göçmen ve özellikle mevsimlik işçi için plan yapamamak, görünmezleşmek, hak talep edememek demektir.
**
Bitirirken şunu söylemek istiyorum. Kent hakkı çoğu zaman “kimse geride kalmasın” cümlesiyle anlatılıyor. Güzel. Ama geride kalan geridedir zaten: Bizim yapacağımız, geride bırakılanın nerede bırakıldığını görmek ve oraya anahtar götürmek. Fındıklı gibi bir yerde bu mümkün. Çünkü burada kent, insana yakın. Kentin kapısı da anahtarı da elimizin altında.
Büyük laflara gerek yok. Kapı nerede kapanıyorsa, anahtarı oraya sokmak gerekiyor. Gençler o kentte kalabilsin diye. Kadınlar zamanını geri alabilsin diye. Göçmenler, özellikle de mevsimlik göçmen işçiler, görünmez emek olmaktan çıkıp hak sahibi kent sakinleri olabilsinler diye.
---
Kapak Görseli: Honoré Daumier – The Third-Class Carriage (Üçüncü Sınıf Vagon)
Yorumlar (0)