Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Kürtler Ne İstiyor

Yaşadığımız çağın belirsizlikler çağı olarak nitelendirilmesi, denge sisteminin önemini artırmaktadır. Bu durum çok uluslu ve milliyetli devletlerde; yeni bir siyaseti zorunlu kılmaktadır. Montesquieu’nun ifadesiyle denge; otokratik, totaliter ve zorba yönetim sistemlerinin önüne geçmek için zorunlu bir payandadır. Ülkemizde bu dengenin bozulduğu artık bir gerçektir. Kuvvetler ayrılığı kuvvetler birliğine dönüşmüş durumdadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi, tek kişilik bir kuvvet olarak denge sistemini bozmuştur. Bu sürecin karmaşası ve yarattığı adaletsizlik nedeniyle toplumda temel istek, adil bir toplum içinde yaşamak olarak öne çıkmaktadır. İnsan onuruna yakışır bir yaşam hakkı, Kürtler tarafından temel doğal haklar olarak talep edilmekte ve demokrasinin geliştirilmesinde de en öndeki taleptir. Bu hak hiçbir şekilde ertelenemez.

Kürtler Ne İstiyor

Yaşadığımız çağ “ belirsizlikler çağı” olarak ifade edilmektedir. Ulus devletine katılım anlamında, dışarıda bırakılan uluslar ve halkları; kendileri için hayati önem arz eden kimlik ve ulusal taleplerinin çoğunluk/egemen uluslar tarafından kabul görülmemesi birçok meselenin kaynağını olarak görülmektedir.

Ulus devletler, uluslararası rekabet gücü anlamında; küreselleşmenin etkisi; mali krizler yoksullukla mücadele; terörle mücadele… Alanlarını gerekçe göstererek ya da odaklanarak ulus devlet kazanımlarının paylaşılmasından uzak durmaktadırlar.

Bir başka sorunda, azınlık ve çoğunluk ulus arasında aynı dalga boyutunda kurulamayan ilişki; uluslar arası gerilimin şiddetlenmesine neden olmaktadır.

Ülkemizde Kürt Meselesine bakışta; Jakoben bir gelenekten söz etmek gerekir. Bu geleneğin sınıfsal bileşenleri; orta ve küçük demokratik burjuva sınıfı ile zengin büyük toprak sahipleridir. Sosyo politik muhalefet kaynakları bunlar için ana hedeftir.

Egemen ulusçu Jakobenci anlayış, boyun eğdirmek suretiyle tüm demokratik ya da doğal hak taleplerini red ederek  güçlü ve demokratik olmayan bir ulus yaratmayı hedeflemiştir. Bu anlayış Kürt Meselesinin çözümünde başka ve önemli bir engeldir.

Çağdaş dünya ve koşulları; farklı toplulukların ve toplumsal değerlerin barış ve uyum içerisinde bir arada yaşayabilmelerine olanak sağlayacak yolları bulmamızı zorunlu kılmaktadır.

 Toplumların uzun tarihsel süreçlerde elde ettikleri değerlerin ve birikimlerin yaşaması ve geliştirilerek ileri kuşaklara aktarımının ekonomik siyasal ve yönetimsel koşullarını sağlamalıyız.

Türkiye toplumsal gerçeğimiz; geçmişten gelen asli kurucu unsurları dikkate alındığında farklılıkların her biri için, her biri hem egemen hem de bir bütünün parçalarını oluşturacak siyasal birimlerin talep ve çıkarlarının siyasal topluluğu politika yapım sürecinin dışarıda bırakılmayacağı, egemen ulus anlayışından uzak dengeleyici bir sistemi zorunlu kılmaktadır. Cumhuriyet kadrolarının 1921 Anayasa’sında ortaya koyduğu gibi…

 İstenmeyen çatışma süreçlerinde, yeterince inisiyatif almayan ve de alamayan egemen ulusun; aydını, sosyalisti, sanatçısı ve ezilen sınıfın temsilcilerinin, egemen ulus kazanımlarına yenik düştüğü söylenebilir. Bu yüzden, askeri ve sivil bürokratik devlet oligarşisi bu süreçten yararlanmayı kendisine görev saymış ve meseleyi çözümsüz bir noktada tutmayı başarmıştır.

Değişik özellikli dört ayrı jeopolitik bir coğrafyada yaşamlarını farklı ulus devlet organizasyonları altında sürdüren Kürtlerin, birlikte yaşam esaslı demokratik bir toplum modelinde ısrar etmesine rağmen neden karşılık görmüyor?

Bu konuda açıkça ifade edebileceğimiz husus; egemen ulus psikolojisiyle örgülü bir sivil ve askeri devlet oligarşisinin varlığıdır. Devlete egemen olan bu yapı, Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde de en büyük engeldir. Aynı zaman da bu oligarşik yapı, son süreçte Cumhuriyet’in temel kuruluş ideolojisinden uzaklaşarak, Siyasal İslam(dini siyaset ve iktidar aracı olarak kullanan) ile ortaklık kurmuştur. Bu durumda ülkedeki sorunları ağırlaştırırken meseleleri çözüm ekseninden uzaklaştırmıştır.

Cumhuriyet idaresinin en büyük sorunu olan ve tekçiliğin kaynağı, devlet oligarşisi ve ideolojisinin, meselenin sosyolojisini kavrayamadığını söyleyebilir miyiz?

Elbette hayır.

Aksine devlete egemen olan askeri ve sivil bürokrasi meselenin sosyolojisi dâhil tarihi arka planı da tüm süreçleriyle iyi bilmektedirler. Bu konuda devletin Kürt Meselesi ile ilgili güçlü bir hafızası söz konusudur. Sistemin en önemli sorun üreten mekanizması olan devlet oligarşisinin sonuç üzerinden giderek meseleyi, "beka" düzeyine yükseltmesi, egemen ulus kazanımlarının paylaşılması kaygısından kaynaklıdır.

Bu durum, Türk halkının da istemediği bir durumdur. Yapılan sosyolojik araştırmalarda; Türk halkı, tüm kazanım ve değerlerini,  binlerce yıldır birlikte yaşadığı kadim bir halk olan Kürtlerle paylaşmaya hazırdır.

 Her iki halkta, yarattıkları ortak vatanda birlikte eşit bir şekilde ulus ötesi eşit yurttaş temelinde demokratik olarak yaşamak istiyorlar. Bu konuda halklar arasında mutabakat sağlanmıştır.

 Kürtlerin buna rağmen geliştirdikleri paradigmayla, bin yıldır bir arada yaşayan halklar ile birlikte yaşamda diretmeleri, geleceği birlikte inşa etme talepleri son derece değerli önemli bir birikimin sonucu olduğu kadar, ulusal ruhsal gelişimin de ürünüdür. Bu gerçeklik yani ruhi şekillenme aslında Kürt meselesinin çözümünü kolaylaştıran bir durumdur.

Kürtlerin ne istediğine ilişkin konuyu biraz daha açmak gerekirse,

Kürt aydını, entelektüeli, köylüsü, işçisi, öğrencisi; kısacası Kürt toplumu, yeni bir toplum sözleşmesi ile mevcut idari ve sosyal yapıda köklü bir değişiklikle, yerel meclislerde (İl Genel Meclisi, Belediye Meclisi) halkın seçme ve seçilme süreçlerinde halkın dâhil edilmesini, kültürel farklılıklarının özgürce ifade edilmesini ve bu konularda yerel de güçlendirilmiş yerel demokrasiyi savunmaktadırlar.

Yerel demokratik yönetim organlarının sağlık, eğitim ve bütçe konularında karar verebilir demokratik yapılara kavuşmasını istemektedirler.

 Çağdaş dünya örneklerinde, yönetimde merkeziyetçi yapılardan uzaklaşıldığı ve yerelleşme eğilimlerinin önemli ölçüde arttığını görmekteyiz. Demokrasinin,  müzakereci ve katılımcı işlevinin geliştirilmesi, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması sürekli gündemde tutulmakta ve yerel yönetimler yalnızca bir hizmet kuruluşu olarak değil, aynı zamanda demokratik siyasi kurumlar olarak yeni işlevlerin yüklendiği kurumlar haline dönüşmüştür.

 Bu kapsamda Türkiye’de Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın çekinceler koyularak imzalanması ve 2000’li yıllarda yapılan kamu yönetimi reformuyla, yerel yönetimlere daha fazla görev, yetki ve kaynak aktarımında bulunulması, nispeten yerel yönetimleri daha da güçlü bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır.

 Özerk yerel yönetimlerin oluşturulmasını güvence altına almayı amaçlayan bir belge niteliğinde olan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik şartı üzerindeki şerh kaldırılmalıdır. Yerel demokrasinin geliştirilmesi güçlendirilmesi ve korunması ülkemizin demokrasisinin de gelişmesine katkıda bulunacaktır.

Merkezi hükümetin vesayetini azaltacak, mali özgürlük alanlarının açılması yerel demokratik sistemlerin güçlenmesini ve dolaysıyla yerel demokrasinin güçlenmesi Kürt Meselesinin çözümünde önemli bir süreç olarak tanımlanmaktadır.

1921 Anayasası bu anlamda en önemli belge niteliğindedir. Cumhuriyetin kurucu kadroları yukarıda belirtildiği üzere yerel demokratik özerklikleri, Anayasal metne taşımışlardır.

Kürtler ortak vatan da Türklerle kurdukları ülkelerinde kurucu unsur olarak, yeni bir toplum sözleşmesinde,  kendilerinin ifade edilmesini doğal hak talebi olarak görmektedirler.

Ülkemiz birçok dilin varlığına rağmen yalnızca bir dil hakkının olduğu ülke olup, anayasa ile de “resmi dili” sınırlaması getirilmiştir. Bu durum toplumlar arası gerilimlere yol açmaktadır. İnsanlar mahkemelerde, sağlık kuruluşlarında, yerel idarelerde ve sosyal ticari sosyal hayatlarında birçok sorun ile karşılaşmaktadır. Cumhuriyet dilsel çeşitliliği ve sosyolojisini ve dil hakları konusunda kendini sorunu anlamaya kapatmıştır. Bu durum ulus devletin açmazı olarak görülmektedir.

Bu konuda bir örnek vermek yararlı olacaktır; bilindiği üzere eğitim dili İngilizce ve Fransızca olan ilk, orta ve yükseköğretim kurumlarımız söz konusudur. Anayasamız resmi dilin Türkçe olduğunu belirlemiştir. Ancak 42. Maddesinde “Türkçe ’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” Sınırlandırılması söz konusudur. Peki bu öğretim kurumları Anayasaya aykırı faaliyette mi bulunuyorlar?

 Çok uluslu ve çok inançlı siyasal toplum gerçeği ve toplumsal çeşitliliğinin yönetimi tekçilik anlayışı ile değil, ulusal çeşitliliğin korunması ve demokratik bir yeniden demokratik birlik Ulus’un inşası esasıyla mesele ele alınmalıdır.

 Başka bir deyişle; entegrasyon-uyumlandırma adı altında asimilasyon çabası yerine farklılıkların yalnızca tanınmasının da ötesinde, ulusal toplulukların güçlendirilmesi temelinde eşitlikçi olanakların anayasal eksende değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu bakış ile sağlıklı toplumlar arası eşit ilişkiler ve birlik sağlanmış olacaktır.

Dilsel eşit muamele talepleri sistem tarafından doğru algılanamamıştır. Dolaysıyla ülkedeki dilsel çeşitlilikle ilgili kaba bir tek dilcilik söz konusudur. Bu durum aşılmalıdır.

Kürtlerin; anadillerinde eğitim görmeleri doğal bir hak olduğu için yerel meclis kararları ile eğitim olanaklarına sahip olmayı istemektedirler. Bu talep Türkçe yanında Kürtçenin de eş değerde ve zorunlu eğitim dili olmasını kapsamaktadır.

Özünde sıraladığımız bu talepler için son kırk yılda on binlerce insanımızı kaybettik. Ülke ortak mali birikimi olan yaklaşık 2,5 Trilyon ABD Doları  aşırı güvenlikçi  politikalara harcadı…

Bir başka talep yüzleşme!

Kürtler, tarihsel geçmişle yüzleşmeyi hesaplaşma olarak görmemektedir. Geçmişin diyalektiğine takılmamaktadır. Geçmiş ders almak üzere tarihin tanıklığına bırakılmıştır. Aslında yüzleşmenin halklar arasındaki bağı güçlendireceği hususu açıktır. Cumhuriyet'in demokratikleşmesi için geçmişin muhasebesi yapılmalıdır.

Yüzleşmenin ana konusu neden tekçilikten uzaklaşamıyoruz? Sorusudur.

Neden "ortak vatan" da ulusların, demokratik birliği temelinde bir arada tutacak onların birlikteliğini geliştirecek güçlendirecek politikaları üretemiyoruz?

Bu sorgulama ve muhasebe yüzleşme olarak görülmelidir.

Kürtler anlamında bakıldığında, egemen ulusları kaygılandıracak bir durum da söz konusu değildir. Çünkü dört ayrı ülkede, dört farklı siyasal rejim, dört farklı ekonomi düzeni, dört farklı siyasi kültürel durum ve dört ayrı jeo-politik durum içerisinde yaşayan Kürtlerin, ulus devlet gibi ciddi planda bir birliktelikleri ve de bu konuda talepleri bulunmamakta dolaysıyla stratejik planları bulunmamaktadır.  Başka bir deyişle ulusal bir birlikleri söz konusu değildir.

Ancak gelecek süreçler için; doğal hak taleplerinin karşılanmaması ve çözüm odaklı olmayan politikalarda ısrar edilmesi durumunda,  geleceklerini planlamaları güç olmayacaktır.

Doğal haklarının kullanımına ilişki taleplerin "beka" sorununa indirgenmesi ve ağır güvenlikçi politikalar, Kürtler anlamında yeni süreçlerin planlanmasına zorlayabilir ve şiddet politikalarına yeni zemin hazırlama olasılığı daha ağır basmakta diye düşünmek doğru olacaktır.

Kürtler bulundukları devletler içerisinde demokratikleşmeyi ve kültürel doğal hak taleplerini birlikte yaşadıkları halklarla eşit bir şekilde demokratik birlikteliği savunmaktadırlar. 

Başka bir deyişle yaşadıkları her ülke onlar için "ortak vatan" dır.

Sonuç olarak, bırakalım geçmiş tarihi, yakın modern tarih, bize birlikte yaşanılmış ve elde edilmiş birikim ve değerlerin talep edilen hakların doğal hak olarak görülmesini zorunlu kılmaktadır.

Yakın tarihin tüm siyasi süreçlerinde Kürtler anlamında ortaya konan taleplerin hemen hemen hepsi, devlete egemen olan ideolojinin askeri sivil bürokrasisi tarafından "bölücülük" amaçlı olduğu gayesi ile reddedilmiştir. Zora dayanan ağır aşırı güvenlikçi politikalarla “şiddet” ortamı gerekçe gösterilerek talepler susturulmaya çalışılmıştır. Bu politika, meselenin çözümü yerine meseleyi çözümsüzlüğe götürmektedir.

Kürtlerin hak taleplerine karşılık giderek artan bir hızla süren devlet kayıtsızlığı ve katılığı yeni talep ve sorunları ortaya çıkaracağı hususu tartışmasız bir gerçekliktir. Doğal hak taleplerinin sonuç üzerinden değerlendirilerek reddedilmesi meselenin yeni olumsuz boyutlarına neden olacak ve dolaysıyla “şiddet” politikaları yeni istenmeyen zemin bulacaktır.

Çözüm; “silahlı mücadele” yerine demokratik mücadele zeminlerinin çoğaltılması ve bunda ısrar edilmesi ve taleplerin anayasal hak talepleri düzeyine çıkartılarak, birlikte yaşayan halklarla, talep edilen hakların doğallığı konusunda mutabakat sağlanmış olması son derece önemli ve değerli iken kör döğüşte ve tekrarda ısrar Kürt halkının yararına olmadığı da son süreçte PKK Lideri tarafından  ifade edilmiştir. Dolaysıyla Kürt Siyasi hareketinin son kararı tarihsel niteliktedir.

Mutabakat toplumsal uzlaşmanın siyasi belgesidir. Cumhuriyet demokrasisinin yenilenmesi, uzlaşmadan çok, anlaşmazlıkların makul kabul edilebilir seviyede tutulması ve de  olgunlukla mümkündür. Demokrasi belli bir düzeyde uzlaşma olmadan imkânsızdır.

Yaşadığımız çağın belirsizlikler çağı olarak nitelendirilmesi, denge sisteminin önemini artırmaktadır. Bu durum çok uluslu ve milliyetli devletlerde; yeni bir siyaseti zorunlu kılmaktadır. Montesquieu’nun ifadesiyle denge; otokratik, totaliter ve zorba yönetim sistemlerinin önüne geçmek için zorunlu bir payandadır. Ülkemizde bu dengenin bozulduğu artık bir gerçektir. Kuvvetler ayrılığı kuvvetler birliğine dönüşmüş durumdadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi, tek kişilik bir kuvvet olarak denge sistemini bozmuştur. Bu sürecin karmaşası ve yarattığı adaletsizlik nedeniyle toplumda temel istek, adil bir toplum içinde yaşamak olarak öne çıkmaktadır.

İnsan onuruna yakışır bir yaşam hakkı, Kürtler tarafından temel doğal haklar olarak talep edilmekte ve demokrasinin geliştirilmesinde de en öndeki taleptir. Bu hak hiçbir şekilde ertelenemez. 

Yeni bir toplum sözleşmesinin gündemde olduğu bu günlerde Kürt meselesi olarak ifade edilen doğal hakları karşılayacak talepler, halkların mutabakatı ile yeni anayasada anlam bulmalıdır.

Bir ulusun ve halkın elde edeceği statü, Anayasanın eşitlikçi, özgürlükçü ve birleştirici gücü ile sağlanabilir.

Başka bir deyişle, derin bölünmüşlük izlenimi veren toplumumuzda, siyasal aktörlerin taleplere karşı zorla boyun eğdirme dinamiklerinden vazgeçerek, “şiddetin” olanaklarını kısıtlama temelinde, ulus devletin homojenleştirme görüntüsüne son vermek ve bu durumu sorgulayarak, olgun bir siyaseti süreçte yer almasını sağlamak gerekir.

Siyaseten aynı dalga boyunda bir iletişimin kurulması zorunludur. Böyle bir zemin “şiddetin” önünde en büyük engel olacaktır.

Bunun anlamı; özgürlük ile otorite arasında bir dengenin kurulması talebidir. Bugün evrensel eşitlik için zorunlu görülen tek şey özgürlük talebinin doğal hak olarak görülmesidir.

Son cümle olarak; Demokratik Türkiye toplumunu yaratmadaki planlarımızın anahtar kelimesi, katılımda ve karar alınımında eşitlik, yataylık ve doğrudan gelişmiş demokrasidir.

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış