Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Kuş Kafesi İçindeki Ahmet Telli

Bugün kimi zaman romantize edilen, kimi zaman özlemle anılan doksanlı yılların o karanlık ikliminde bizi hem aşka hem devrime aynı melankolik damardan bağlayan seslerden biriydi Ahmet Telli. Onun şiirlerinde aşk yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu değildi; memlekete, insana ve geleceğe duyulan inatçı bağlılığın da adıydı. Bir kuşak Ahmet Telli’nin dizeleriyle büyüdü.

Kuş Kafesi İçindeki Ahmet Telli

Geçtiğimiz ay; ilk gençlik yıllarımıza hüznü, yenilgiyi ve umudu aynı dizelerde buluşturarak dokunan büyük bir şairi uğurladık.

Bugün kimi zaman romantize edilen, kimi zaman özlemle anılan doksanlı yılların o karanlık ikliminde bizi hem aşka hem devrime aynı melankolik damardan bağlayan seslerden biriydi Ahmet Telli. Onun şiirlerinde aşk yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu değildi; memlekete, insana ve geleceğe duyulan inatçı bağlılığın da adıydı. Bir kuşak Ahmet Telli’nin dizeleriyle büyüdü. Aşkı biraz daha mahcup, ayrılığı biraz daha vakur, yenilgiyi biraz daha onurlu yaşamayı öğrendi. Belki de en önemlisi, umudun gürültülü sloganlardan değil, insanın içinde sessizce büyüyen bir direnme halinden doğduğunu onun şiirlerinde gördü.

Belki de bu yüzden Ahmet Telli’yi anlatmanın en doğru yolu, şiirlerini tek tek sıralamak değil; insanların hayatında bıraktığı izleri anlatmaktır.

Ben Ahmet Telli’yle -şiirlerinden önce- iki genç devrimcinin hayatına sinmiş haliyle tanıştım.

Biri kuzenimdi. Çocuk aklımla ona hayrandım. Yürüyüşünü, konuşmasını, memleket meselelerini tartışırken kurduğu cümleleri bile taklit etmeye çalışıyordum. Bana göre dünyayı değiştirecek insanlar onlardı. Ben de büyüyünce onlar gibi olacaktım.

Yaz tatillerinde Antalya’dan İstanbul’a geldiğimde yolum mutlaka Bağcılar’daki o eski eve düşerdi. Bugün dönüp baktığımda evi ayrıntılarıyla hatırlamıyorum. Ama içeride dolaşan ruh halini dün gibi hatırlıyorum: duvarlarda afişler, masaların üzerinde üst üste yığılmış kitaplar, bitmeyen çaylar, hiç bitmeyen tartışmalar. Sanki dünyayı değiştirmekten başka dertleri yoktu. Sert olmak, duygularını ele vermemek, sarsılmaz görünmek… Mücadelenin biraz da böyle yürütüleceğine inanıyorlardı.

Sonra bir gün Ahmet Telli girdi hayatlarına ve şiirleri hiç beklemedikleri bir yerden dokundu onlara.

Garip bir ikilemin içinde kalmışlardı. Bir yanda yenilmez görünmek isteyen siyasal kimlikleri. Öte yanda en kırılgan yerlerine kadar ulaşan dizeler. Belki de ilk kez, insanın hem güçlü hem de incinebilir olabileceğini aynı anda gösteriyordu onlara.

Ben o tartışmaların çoğunu anlayacak yaşta değildim. Ama ben olmadığımda da her akşam aynı ritüelin başladığını biliyordum. Önce büyük şişelerde “köpek öldüren” şarap masaya gelirdi. -Bana vermezlerdi.- Sonra kasetçaların düğmesine basılırdı. Önce Giora Feidman’ın klarneti yayılırdı odanın içine. Ardından Ahmet Telli’nin tok, dingin ve insanın içine işleyen sesi. Bir köşeye ilişir onları izlerdim. Kimi zaman gözlerini kapatarak dinlerler, kimi zaman kaseti durdurup tek bir dize üzerine uzun uzun konuşurlardı. Gece ilerledikçe şiir, şarap ve siyaset birbirine karışırdı. Bazen konuşmalar hararetlenirdi, bazen uzun sessizlikler çökerdi. Ben konuşulanların çoğunu anlamazdım. Ama Ahmet Telli’nin sesini severdim. Klarnetin ardından gelen o sesi... Sanki şiir okumuyor da odadaki herkesin içinden geçenleri tek tek söylüyordu. Belki dizeleri tam anlayamıyordum. Ama bana da iyi geliyordu.

Aradan yaklaşık bir yıl geçti. Yaz tatilinde yeniden Bağcılar’daki eve gittiğimde odanın köşesindeki kuş kafesine gözüm takıldı. İçinde Ahmet Telli’nin bütün şiir kitapları ve o meşhur şiir kaseti vardı. Kafes kilitliydi. Şaşkınlıkla nedenini sordum.

Anlattılar. Bir gece sabaha kadar tartışmışlar. Sonunda bir karara varmışlar: Ahmet Telli büyük şairdi. Ama fazla hüzünlüydü. Bir devrimciyi bu kadar melankolik yapmaya kimsenin hakkı olamazdı.

Sonra çocukların kurabileceği türden -neredeyse oyun gibi- son derece naif bir çözüm bulmuşlar. Şiiri atmaya kıyamamışlar, unutmaya güçleri yetmemiş. Onu hayatlarından çıkarmayı istemişler ama yok etmeyi de göze alamamışlar. Çünkü seviyorlarmış. Belki de tam bu yüzden onunla mücadele etmeye karar vermişler.

“O halde kilitlersek susar.”

Kim bilir, belki gerçekten böyle düşündüler. Sanki şiir gerçekten de bir kuştu; kafese konulunca ötmeyi bırakacak, kanat çırpmayı unutacak, insanın içine usul usul sızmayı kesecekti. Evin köşesindeki kuş kafesini getirip Ahmet Telli’nin bütün şiir kitaplarını ve kasetini içine yerleştirmişler. Sonra kapağını kapatıp kilitlemişler. Yetmemiş, anahtarı da atmışlar. Bütün bunları yaparken de muhtemelen son derece ciddiymişler. Dünyayı değiştireceklerine inanan iki genç adam, o gece şiiri de biraz olsun durdurabileceklerine inanmışlar. Bugün dönüp bakınca insanı gülümseten de bu zaten. O çocukça ciddiyet. O naif inat. Şiirin demire yenileceğine, birkaç telin arkasında sessizleşeceğine inanacak kadar genç olmak.

Aslında kafese kapatılan Ahmet Telli değildi. Onlardı. Çünkü şiir çoktan o iki genç adamın hayatına yerleşmişti. Kitapları kilitleyebilir, anahtarı atabilirlerdi; ama şiiri artık içlerinden çıkaramazlardı. İnsan bazen en çok kurtulmak istediği şeyi, tam da onunla mücadele etmeye çalışırken daha da derinine yerleştiriyor. Belki de bu yüzden o görüntü hafızamdan hiç silinmedi. Bir kuş kafesinin içine kapatılmış Ahmet Telli…

Aradan yıllar geçti. O iki genç artık genç değil. Ben de değilim. Bağcılar’daki o ev çoktan geride kaldı. Kuş kafesi de kayboldu. Ama Ahmet Telli şiirleri bizle kaldı.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir