Bu bağlamda Ortadoğu’da şekillenen yeni düzenin ideolojik harcı olarak görülen Sünni İslam merkezli muhafazakâr ve köktendinci bir hegemonya tasarımı, giderek daha belirgin hale geliyor. Bu tasarım, siyasal iktidarların yanı sıra gündelik hayatı, toplumsal normları ve meşru kabul edilen kimlikleri de biçimlendirmeyi hedefliyor. Burada kurulmak istenen şey bir “tarihsel bloktur”. Yani zor aygıtlarıyla olduğu kadar rıza mekanizmalarıyla da işleyen bir egemenlik bileşimidir.
Her hegemonya ise kaçınılmaz olarak bir “öteki” üretir. Çünkü böylesi durumlarda “biz”in sınırları, çoğunlukla dışlananlar üzerinden çizilir. Bugün Ortadoğu’da bu “yeni öteki” giderek daha açık biçimde Aleviler olarak belirleniyor.
Alevilere yönelik artan önyargılar, ayrımcı uygulamalar ve zaman zaman doğrudan katliama varan şiddet, münferit sapmalar ya da yerel gerilimler olarak açıklanamaz. Bunlar, yeni düzenin toplumsal dokusunu homojenleştirme çabasının yan ürünleri de değil. Tam tersine, kurulmak istenen yeni düzenin kurucu unsurlarıdır. Çünkü Sünni-İslamcı bir hegemonya, ancak kendisiyle uyumsuz olan inanç biçimlerini, yaşam tarzlarını ve tarihsel hafızaları bastırarak istikrar kazanabilir.
Bu noktada mesele yalnızca inanç farkı değildir. Alevilik, Ortadoğu’nun egemen ideolojik kodları açısından “tehlikeli” bir noktada durur. Çünkü merkezi din yorumlarına mesafelidir, hiyerarşik ruhban sınıflarına dayanmaz, çoğu zaman eşitlikçi ve toplumcu pratikler üretir. Bu yönleriyle Alevilik, yalnızca bir inanç kimliği değil, aynı zamanda hâkim toplumsal düzene tam olarak eklemlenemeyen bir alternatif tarih ve hafıza alanıdır. İşte tam da bu nedenle hedef haline gelir.
Dünya kamuoyunun bu tablo karşısındaki sessizliği ise dikkat çekicidir. Birçok krizle ilgili yüksek sesle konuşan uluslararası aktörlerin, Alevilere yönelik sistematik şiddet karşısında cılız tepkilerle yetinmesi rastlantı değildir. Çünkü hegemonik düzenler, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte de “kabul edilebilir mağduriyetler” hiyerarşisi yaratır. Siyasal olarak temsil edilemeyen, örgütlü bir özneye dönüşemeyen toplumsal kesimler bu hiyerarşide alt sıralara itilir.
Alevilerin yaşadığı temel açmaz da tam buradadır. Tarihsel olarak ağır baskılara maruz kalmış olmalarına rağmen, Alevilik çoğu zaman siyasal bir özne olarak değil, kültürel ya da folklorik bir kimlik olarak konumlandırılmıştır. Bu durum, Alevileri görünür kılmak yerine görünmez hale getiren bir işlev görür.
Aleviler “konuşan” değil, hakkında konuşulan bir toplumsal kategoriye indirgenmektedir. Oysa siyaset, büyük ölçüde sesi olanlar arasında yürür. Örgütlü olmayan, dağınık kalan ve kendi taleplerini evrensel bir adalet diliyle kuramayan kesimler, en ağır bedelleri ödeseler bile tarih sahnesinde tali aktörler olarak kalırlar. Bu nedenle Alevilere yönelik şiddetin sürekliliği ile Alevilerin siyasal olarak özneleşme sorunları arasında doğrudan bir bağ vardır.
Alevilik meselesi, ne yalnızca bir inanç özgürlüğü sorunu ne de dar anlamda bir azınlık meselesidir. Bu mesele, Ortadoğu’da kurulmak istenen yeni düzenin kimin hayatını değerli, kimin hayatını feda edilebilir gördüğü sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.
Bugün Aleviler, bu yeni düzende “biz”in tanımı için yeniden üretilen “onlar”dır. Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir ki, hegemonya krizleri derinleştikçe, “onlar”ın bedeni daha kolay hedef haline gelir. Evet, Aleviler eziliyor, çünkü düzen ezmeden kendini var edemiyor.
Bu nedenle Alevilere yönelik saldırıları yalnızca kınamak yetmez. Asıl mesele, bu saldırıların hangi siyasal-toplumsal düzenin ürünü olduğunu teşhir etmek ve bu düzene karşı eşitlikçi, laik ve çoğulcu bir karşı-hegemonya inşa edebilmektir. Aksi halde Ortadoğu’nun tarihi, sadece aktör değiştirerek kendini yeniden yazmaya devam edecektir.
Yorumlar (0)