Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Yukarı Yüz’de Çan, Aşağı Yüz‘de Ezan

Erken Cumhuriyet yıllarında Ankara’da iki farklı zaman aynı anda yaşanmıştı. Bunlardan biri Cami zamanı (ezan, güneş, vakit), diğeri ise Devlet zamanıydı. (mesai, okul, tren, daire)

Yukarı Yüz’de Çan, Aşağı Yüz‘de Ezan

Daha mekanik saatler yoktu o zamanlar, insanlara zamanı kilise çanları bildiriyordu. Ortaçağ Avrupa'sının kamusal saatiydi çanlar, günlük hayatın zaman düzenleyicisiydiler. Sabah duaları, ibadet zamanları, çalışma saatleri hep çan sesiyle başlıyordu. Ayrıca yemek saatlerinin yanı sıra yangın, saldırı, ölüm ve toplumsal olaylar için de çalıyordu çanlar. Herkes tarafından duyulduğu için de ortak zaman bilincini oluşturuyordu çan sesi.

İngilizcede “clock” olan “saat”  Fransızcada “çan” anlamına gelen cloche kelimesinden gelmekteydi. İlk mekanik saatler, 14. yüzyıl başlarında, Avrupa’da- disiplinli ve katı yaşamın egemen olduğu- manastırlarda kullanılmak üzere icat edilmişti. 1500’lerde Alman çilingir Peter Henlein, zincirle bir yere bağlanarak cepte taşınan saatler yapmaya başlamıştı. Sarkaçlı saatlerin ilki ise 1656’da Hollandalı Christian Huygens tarafından icat edilecek, ilk kez saatlere dakika ve saniye kolları eklenecekti.

Çanlar, manastır ve kilise avlularındaki güneş saatine göre ayarlanıyordu. Zaman, bugünkü gibi dakik değil “yaklaşık” olarak algılanıyordu. İbadet saatleri mevsimlere göre kayabiliyordu. Kilise çanı bulunmayan manastırlardaysa kum ve su saatleri mevcuttu. Şehirlerde kule nöbetçileriyle boru veya davul sesinden, kırsalda ise güneşin konumu, hayvan davranışları ve geleneksel ritimlerden yararlanılıyordu.

***

Kilise/çan sisteminin Osmanlı-İslam dünyasındaki karşılığı ise ezan + hesap birlikteliğiydi.

Hıristiyan dünyada kamusal zaman Kilise çanlarıyla duyurulurken, İslam âleminde aynı görevi camilerde okunan ezanlar yapıyordu. Evet, ezan okunuyordu fakat bu “okuma” çağırmak, seslenmek, davet etmek anlamındaydı. Saatlere daha bakılmıyor, okunacak ezanlara kulak kesiliyordu insanlar.

Beş vakit namaz günün en temel zaman omurgasıydı. Yalnızca ibadet için okunmuyordu ezan; çarşıların açılıp kapanmasıyla yemeğin hazırlanmasını, gecenin başlamasını da bildiriyordu o ses. Sabah ezanıyla açılan dükkân, öğle ezanıyla tatile giriyor, dükkân sahibi namazını kıldıktan sonra yemeğini yiyip geri dönüyordu. Akşam ezanı adeta paydos zili gibiydi; kapanan tahta kepenklerin sesine ezanların sesi karışıyordu. “Yatsı” adı üstünde, toplumun yat borusuydu adeta.

Batıda saat ustalığı 15. yüzyıldan sonra genişlese de Osmanlı’da saat üretimi Galata’nın gayrimüslim ustaları dışında pek yaygınlaşamadı. 17. yüzyıl başlarında İngiltere’den Osmanlı Devleti’ne ihraç edilen saat miktarı artmıştı. Bu gelen saatlerin kadranları Romen rakamlı değil; Arap rakamlıydı. Ancak bu saatlere gösterilen ilgi küçük bir gruba aitti. Zira ülkede namaz saatleriyle uyumlu döngüsel ezanî zaman uygulaması sürüyordu. Alaturka saatlerle alafranga saatler aynı olsa da zaman algısı farklıydı. 

“Muvakkit” adlı görevlilerin camilerde bulunması  “Vakit”in doğru hesaplanması içindi. Muvakkithaneler ise zaman ölçüm yapılarıydı. Muvakkitler Güneş saati yanında Rub‘u tahtası, Usturlap ve Kum saati kullanırlardı. Kıble yönü titizlikle hesaplanırdı.

Osmanlı’da kullanılan Alaturka (ezanî saat) sisteminde günün başlangıcı akşam ezanıydı. Güneş batarken gün başlıyor, güneş batarken saat 12 oluyordu. Saatler her gün yeniden ayarlanırdı. Ezanî saatle alafranga saat uzun süre birlikte kullanıldı. Ankara’da halk: Namaz için ezanî saati Resmî işler için ise alafranga saati kullandı. Bu ikilik Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sürdü. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra saat sistemi, 26 Aralık 1925’te “Günün 24 Saate Taksimine Dair Kanun" ile değişti. Günün 24 saate bölündüğü sistem yürürlüğe girdi.  Artık: Gün akşam ezanıyla değil, gece yarısıyla başlayacaktı. Saatleri her gün ayarlamakta gerekmiyordu artık. Zaman doğaya değil makineye bağlanmıştı. 

Yukarı Yüz’de Çan, Aşağı Yüz‘de Ezan

Sadece saati göstermekle yetinmiyordu saat kuleleri, zamanı da merkezîleştiriyordu onlar. Herkes için tek ve eşit saat üretiyorlardı. Osmanlı’da saat kulelerinin çoğu 19. yüzyıl sonunda yapılmıştı çünkü Demiryollarında, Posta–telgrafta, Askeriye ve bürokraside bir dakikanın bile önemi vardı. “İkindi okunduktan sonra…” , “Akşama doğru…” gibi sözler artık Ankara kalesi eteğinde yaşayan eski sakinlerin dilinde kalmıştı. Ama Genç Cumhuriyet’le birlikte Yenişehir’de yürüyenler “Saat üçü on geçe…” ya da “Mesai bitiminde…” buluşuyorlar, tren kalkış saatlerini soruyorlardı.

On üçüncü yüzyıl sonunda ortaya çıkıp, kapitalizmin fabrika / işçi / mesai düzenini simgeler biçimde Avrupa şehirlerine yayılan saat kuleleri, Osmanlı İmparatorluğu’na da Abdülhamid döneminde girmişti. Birçok şehre saat kulesi yapılmıştı. Ankara’da Saat Kulesi, Hisar Kapısı üzerinde Vali Sırrı Paşa'nın gayretleri ve Hacı Süleyman Refik Efendi gözetiminde 1884 yılında yapıldı. Bir metre çapındaki kadranı Louis Edel tarafından 1884’te Strasbourg’da yapılmış olan saat 1977 yılına kadar çalıştı.

Erken Cumhuriyet yıllarında Ankara’da iki farklı zaman aynı anda yaşanmıştı. Bunlardan biri Cami zamanı (ezan, güneş, vakit), diğeri ise Devlet zamanıydı. (mesai, okul, tren, daire)

Halk arasında: “Ezan saatine göre mi, resmî saate göre mi?” gibi sorular sorulurdu. Bu, sadece teknik değil aynı zamanda kültürel bir kırılmaydı. Ahmet Hamdi Tanpınar, ünlü eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanında bu dönemde yaşanan tuhaflıkları ironik bir dille konu edecek, Halit Ayarcı, Hayri İrdal gibi roman kahramanlarının arasına “mübarek”, “muaddel” gibi isimleri olan masa saatlerini, kol saatlerini ve duvar saatlerini de ekleyecekti.  

Yukarı Yüz’de Çan, Aşağı Yüz‘de Ezan

Kumbara biçimli saatler ise Erken Cumhuriyet döneminde başladı.

Ekonomik alandaki temel siyaset milli burjuvazi oluşturmak ve ona sermaye sağlamaktı. İş Bankası bu sebeple kuruldu. Bu Banka’nın valiliklerle belediyelere sunduğu öneriyle, biraz da tasarrufu teşvik amacıyla, kent meydanlarına kumbara biçimli saatler yerleştirildi. Bu saatler bir ara o kadar benimsendi ki; Adana'daki anıtsal büyük saat kulesi ile İş Bankası'nın saatini ayırmak için ikincisine “Küçük Saat" dendi ve zamanla bu kavram orada semt ismine dönüşüp yerleşti. Ankara'da ise Ulus ve Kızılay meydanlarını süslemişti bu saatler.

Yukarı Yüz’de Çan, Aşağı Yüz‘de Ezan

Yorumlar (1)

Sait ARKAN

21 gün önce / 10.01.2026

Yazar İrfan Akalp, bizleri zaman içinde zaman algısı yolculuğuna çıkarmış. Zamanı yalnızca geçip giden bir akışın ötesinde anlatmış. Çok güzel bir yazı, ustaca kaleme alınmış. Kutluyorum. Saygılarımla

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla