Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Barışa Giden Uzun Yolda Camuscu Cesaret, Kahraman ve Mücadele Sorumluluğu

Bugün barışın, ortak geleceğin inşasının olanağının koşulu olan bu onurlu yaklaşımı ortaya koyanlara minnet borçluyuz. Herkes bilmeli ki barış umudumuzu iktidar ortaklarının lütfuna değil, bu yazıda adı geçenlerin ve daha birçoklarının Camuscu Ceraretine borçluyuz ve biliyoruz ki, mücadele daha yeni başlıyor. Herkes ama özellikle ve öncelikle hayata soldan bakanlar barış sürecinde en başından beri yaşanan ne kadar eksik varsa bunun demokratik siyasetin, bu yolda hepimizin, mücadelemizin eksiği olduğu kabulüyle süreci sahiplenmeli ve tamama ermesi için mücadele etmeliyiz.

Barışa Giden Uzun Yolda Camuscu Cesaret, Kahraman ve Mücadele Sorumluluğu

Evrende bugüne kadar bütün olan bitenler içinde pek çok şeyin olmasının, oldurulmasının, eğer bu bir sorunsa çözümünün, soru ise yanıtının en az bir yolu oldu. Hatta bazı durumlarda çözüme, yanıta giden sadece ve tek bir yol vardı. Diğer yandan, bu şeylerin olmaması için ise sonsuz sayıda sebep, oldurulmamasının sonsuz yolu vardı. İnsanca yaklaşım, çözüm çabası kimi zaman sonsuz sayıdaki olumsuzluğa rağmen o tek çözüm yolunu bulmak ve onun için çalışmak, mücadele etmekti. Bu mücadele genellikle en zor yoldan gitmeyi ve zor kararlar almayı gerektirdi. Mücadelesiz kestirme yollar, kolay yanıtlar yoktu. 

Che Guevera’ya atfedilen (ve çok yakışan) ancak aslen Fransa 68 Öğrenci hareketinin bir sloganı olan “gerçekçi ol, imkansızı iste” aforizmasını böyle anlıyorum. Bilge Karasu da, “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nda kolayı seçmeme iradesinin, güç yoldan gitmenin insana özgü ve değerli bir tavır olduğundan bahseder.

Kökleri yüzyılın ötesine varan Kürt Sorununun çözümü için Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı ile somutlaşan çözüm çabası için de durum böyle. O günden bugüne barış karşıtı bir yerde saf tutanların birçoğunun kolay yolu seçtiklerini, on yıllara sâri eylemsizliklerini pekiştirecek, zor yollardan hep kaçmış olmalarını gerekçelendirecek bir yerden düşünsel yığınak yaptığını görüyoruz. Bu sorundan beslenenleri bir yana bırakalım, yüz yıldır birikerek büyüyen Kürt Sorununu çözmek için sağından soluna kılını kıpırdatmamış siyasetçilerin, 30 yıl önceki söyleşisini yayınlama cesaretini bile gösterememiş, herkesten saklamış köşe yazarlarının, 50 yıllık tek taraflı anlatının çarpık kavramlarını, küfürlerini ağzından tükürükler saçarak hala üstümüze boca eden gazetecilerin saklamaya çalıştıkları, çözüm için aralanan kapının artık ayan beyan deşifre ettiği riyakarlıkları, eylemsizlikleri, tembellikleridir. Bize hep bir ağızdan barışın nasıl olmayacağını anlatıyorlar, barışa giden zor ve büyük ihtimalle kalan tek yolu değil, sonsuz sayıdaki olmazları sıralıyorlar. Çünkü barışa ve demokrasiye giden yol zorlu ve mücadele zor yoldan gitmeyi gerektiriyor. Tüm toplumu bu yolda mücadeleye çağırıyor. Sağdan soldan gelip barış karşıtlığında buluşanlar ya böylesi bir mücadelenin sonuçlarından korkuyor olmalılar ya da davet edildikleri bu sorumluluktan yine kaçmaktadırlar.

Bugün tüm toplum için ama ideolojik tavrının gereği sol için artık kaçınılmaz olan bir sorumluluktan bahsetmeliyiz. O da barışın inşasında inisiyatifi elden bırakmamak, bahanelere sığınmadan gerçekçi olup imkansızı istemek, 100 yıllık Cumhuriyetin defalarca gidilmiş patikalarını, keçi yollarını bırakıp zor yoldan gitmeye, yeni yollar açmaya cesaret etmektir.

Bunun ilk adımı olmazları değil çıkar yolları görmek ve göstermektir. Kapılar aralamak, aralanmış kapıları ardına kadar açmak için çalışmaktır. “İlk adım” ve “kapı aralama” metaforları bu sürecin çok tartışılan ve önemli kavramları ama bu yazıda değinmek istediğim bunlar değil.   

İkinci ve bu yazıda asıl konu etmek istediğim adım ise Albert Camus’un “Adiller” adlı tiyatro oyununda somutlaşan adını Camuscu Cesaret koyacağım yaklaşımı benimsemektir. Camuscu Cesaret, elbette fiziksel bir gözü peklik değildir, ideal uğruna verilen mücadelede öz-sorumluluğa ve mücadele ettiğiniz iktidar sahiplerinin mücadeleyi anlamsızlaştırmak ve değersizleştirmek amaçlı ahlaki tuzaklarını fark etmeye ve reddetmeye dayanır.

Abdullah Öcalan’ın, 27 Şubat 2025 tarihli çağrısı ile somutlaşan sürecin geldiğimiz aşamasında kendisini ve bir grup örgüt üyesini kapsam dışında tutmayı kabul ederek çerçeve yasanın önünü açma iradesi barış karşıtlarının kurduğu bir tuzağı bertaraf etmiş, norm dışı güçlerin elindeki en büyük kozu almıştır. Bu iradenin eksikliğinin bir önceki barış sürecini nasıl berhava ettiğini hatırlayalım. Bu sefer kurulan tuzak bu aşamada boşa çıkarılmıştır. Barış yanlısı bazı kişi ve kesimlerin dahi eksiklik olarak ortaya koyduğu bu durum bence sürecin ve yasanın en güçlü yanı olabilir.

Gerçek ve onurlu bir barış olacaksa bunun hiçbir taraftan hiç kimseyi dışarda bırakmaması gerekliliğini yok sayıyor değilim. Ama elli yıllık, savaş yanlısı, Kürt karşıtı hegemonyanın toplumda açtığı yaraların iyileşmesi için çalışmadan, örgütlenmeden, ortak bir yaşamı inşa edecek sağlam temeller atmadan sürecin öncü aktörlerinin kendisini önceleyen, mücadeleyi değersizleştirecek, zamansız adımları bu süreci ölü doğuma zorlayacaktır ki bunu her taraftan dileyenler vardır, olacaktır. İşte bu yüzden her hücresiyle barışı isteyen ve onun için çalışmaya cesareti olanlar Camuscu Cesaret fikrini akıllarından çıkarmamalı. Adım adım inşa edilecek barışın tamama ereceği an, birlikte yaşama iradesinin de hiç kimseyi dışarıda bırakmayacak şekilde ortaya çıktığı andır. Barış hedefi ancak bu anda gerçekliğine kavuşur ve bilgiye dönüşür. Barış ve demokratik toplum için mücadele değerini bu bilgiden almalı.

Camuscu Cesarette “kahraman” zaferle, güçle ayakta kalan ya da kendini bağlamsızca feda etmeyi önceleyen değil yaşamı olanca severken, insana ve yaşama karşı derin bir şefkate sahipken yaşamın ve adaletin değerini korumak için tutum alandır. Bu süreç başarılı olursa tarihin yazacağı “kahraman”lar kendilerini bu sürece dayatmadan bekleyenler, kendilerini sıranın sonuna yazanlar olacaktır.

Bu “kahraman”lardan dördünün daha adını anarsam söylemek istediğim daha iyi anlaşılacaktır:

İlki HDP Eş Genel Başkanıyken tutuklanan ve haksız yere on yıla yakın zamandır tutsak olan Figen Yüksekdağ. Yüksekdağ, gazeteci Sevda Yeşilkaya’ya verdiği 8 Ağustos 2026 tarihli mülakatta şöyle diyor:

“Çerçeve yasanın benim de Selahattin Bey’in de haksız yere cezaevinde tutulan siyasi mahpusların da tahliyesinden çok daha büyük ve tarihi bir anlamı var”

ve sosyalist yoldaşlarına yönelik olarak ekliyor:

“sosyalist bir iddianız varsa, eleştirdiğiniz kadar bu sürece müdahil olmalı, sorumluluk almalı, çaba göstermelisiniz. Büyük dönüşümler, sadece eleştirerek değil, mücadeleye katılarak mümkün olur. Çerçeve yasa teklifinde de barış sürecinde de en başından beri yaşanan ne kadar eksik varsa bu demokratik siyasetin eksiğidir, hepimizin eksiğidir, mücadelenin eksiğidir.”

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı iken 2019’da tutuklanan Selçuk Mızraklı ve tutsaklığı on yıla yaklaşan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da benzer bir açıklamayı 22 Nisan 2026’da yapmıştı:

“Şunu herkes bilmeli ki bizler çıkmak için gün saymıyoruz. Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır. 

En büyük önceliğimiz ve hassasiyetimiz çatışmalardan kaynaklı can kayıplarını durdurabilmekti. Şimdilik bunu sağlamış olmaktan dolayı mutluyuz. Çıkarılacak yasalarla bu ortamın kalıcı hale getirilmesini umuyoruz. 

Ancak esas demokrasi mücadelesi bundan sonra gelişecek ve büyüyecektir. Bizler de demokratik siyasetin güçlenmesi için nerede olursak olalım elimizden gelen çabayı göstereceğiz. Türkiye artık büyük değişimlere gebedir. Bu değişimin halklarımızın ve emekçilerin lehine olması için çok daha güçlü, esaslı mücadele birliklerine ihtiyaç vardır.”

Dördüncü sırada, Yeni Parti’yi barış karşıtı bir pozisyona ve sağa çekmeye çalışanlara karşı tutumunu net şekilde ortaya koyan tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan var. Kendisinin ve arkadaşlarının tutsaklığını barış karşıtı savlara malzeme edenlere karşı 6 Ağustos 2026 tarihli paylaşımında nazik ama net bir yanıt veriyor:

“Cezaevinde zaman yavaş akıyor. O yavaşlık, kırk yılın acıları üzerine derinlemesine düşünme imkânı veriyor. Bugün Meclis’e sunulan metni okurken aklımdan ilk geçen buydu. Evet, eksikleri var. Kaygı veren yanları var. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kapsamlı demokratikleşmenin de hayli gerisinde. Ama bu toprağı yıllardır acıya, evleri yasa boğan bir meselede hukukun kapısı ilk kez aralanıyor. Ben o kapının yeniden kapanmamasından yanayım. Kürt meselesinin çözümü kimsenin kimseye lütfu olmamalı. Esas olan, hepimizin eşit yurttaşlar olarak ortak bir gelecek kurma iradesidir. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında bu ülkenin her bir ferdinin hak ettiği eşit yurttaşlığın, adaletin ve demokrasinin yeniden hayat bulduğu bir Türkiye mümkündür. O hedefe ulaşana kadar, koşullar ne olursa olsun, hukuksuzluklara da, butlanlara da, haksız tutuklamalara da aynı kararlılıkla itiraz etmeye devam edeceğiz. Hayalini kurduğumuz YENİ nesil siyaset de bunun taşıyıcısı olmalı. Geçmişin korkularını devralıp büyüten bir siyaset değil, birlikte yaşama cesaretini büyütecek bir siyaset. Eksiğiyle fazlasıyla bu bir başlangıç. Ortak Gelecek için, ben başlamaktan yanayım.”

Bugün barışın, ortak geleceğin inşasının olanağının koşulu olan bu onurlu yaklaşımı ortaya koyanlara minnet borçluyuz. Herkes bilmeli ki barış umudumuzu iktidar ortaklarının lütfuna değil, bu yazıda adı geçenlerin ve daha birçoklarının Camuscu Ceraretine borçluyuz ve biliyoruz ki, mücadele daha yeni başlıyor. Herkes ama özellikle ve öncelikle hayata soldan bakanlar barış sürecinde en başından beri yaşanan ne kadar eksik varsa bunun demokratik siyasetin, bu yolda hepimizin, mücadelemizin eksiği olduğu kabulüyle süreci sahiplenmeli ve tamama ermesi için mücadele etmeliyiz.

Yaşasın Barış, Yaşasın Birlikte Yaşam!

***

Son not: Bugün, kendisini sıranın sonuna yazma iradesini gösterenlerin tavrının değerini barışın inşasına giden uzun yolun sonraki bir aşamasında, elli yıllık savaşın insanlık suçlarının peşine düşeceğimiz hakikat komisyonu aşamasında çok daha iyi anlayacağız. Konunun bu kısmı devam yazısının konusu olsun.

Yorumlar (1)

Nihat Gencosman

1 gün önce / 11.08.2026

Olumsuz yorumlara takilma, çok haklısın. Bu yaklaşımla çaba sürdürürsek "güzel günler"e ulaşırız. Ben göremesem bile bu yolda olduğumuzu bilmek de beni mutlu eder.

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla