Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Çerçevedeki Yasa, Sokaktaki Halk

Eğer bir af yasası, genel, kapsayıcı ve eşit değilse, sorunludur. Böylesi bir yasa, infaz indirimine gidip de kısmi bir iyileştirme öngörüyorsa, toplumsal barış ve bütünleşme olmaz. Sorunu hala “terör”le sınırlandırıyorsa, Kürt Sorunu’nu çözemez zira bu sorun, öncelikle bir hukuk sorunu değil, ağırlıkla ve her şeyden önce toplumsal politika sorunudur. Ve hala sorunu teröristbaşı, dağ, silah, örgüt gibi bir dille algılıyorsa, sorunun kapsayıcılığının hiç farkında olamaz.

Çerçevedeki Yasa, Sokaktaki Halk

Kürt Sorunu, ne Apo’nun tartışmasız siyasi kültlüğüne indirgenebilir ne de hükümetin kendi beka sorununa. Kürt Sorunu’nu ancak ve ancak, sokaktaki insanın sağduyusu, barışçıl ortak yaşam özlemi ve işbirliği çözebilir. Yukarıdan yapılan yasalar, aşağıdan gelen iradeden daha güçlü değildir. Halka anlatamadığınız bir konuyu, kendiniz de anlamamışsınız demektir. 

***

AKP, devletin bekası ile kendi ömrü arasında bir sıralama yapmış görünüyor. Öncelik, kendi ömrünün uzatılması, elbette. Bu “Çerçeve Yasa”ya da öyle bakmak gerekiyor. Bu yasa aslında pek çok bakımdan Anayasaya aykırı. İlk olarak, herhangi bir yasa, eğer af ile ilgiliyse, infaz indirimi, af veya başka türlü serbest bırakmaya ilişkin düzenleme yapıldığında, yasaya söz konusu olanlar arasında bir ayrım (disticntion) yapamaz. Ayrım, çoğu zaman ayrımcılığı (discrimination) da beraberinde getirdiği için mutlak bir eşitsizlik yaratır. “Militanı” serbest bırakılacak ama “önderi” içeride kalmaya devam edecek. Bu, haliyle örgüt içinde çeşitli anlaşmazlıklara yol açacak, büyük bir ihtimal örgütün kendi içinden daha uzlaşmaz, sert ve şiddete dönük grupların doğmasına neden olacaktır. Umarım böyle bir şey olmaz.    

 ***

İkinci olarak, genel, ayrımsız ve eşit bir af yasası yerine böylesine çeşitli sınır ve kısıtlar taşıyan bir yasa, kendi sınırları içine hapsolmuş olur. Yıl (2005 öncesine işleyemez), tek bir örgüt (PKK/KCK) ve suç tipi (belli eylemler) arasında yapılan ayrımlar, yasayı genel değil, tekil kılar. Oysa yasaların anlamı, genel ve herkes için olmasıdır. Bir af yasası genel, kapsayıcı ve ilgili herkes için olduğunda ancak toplumsal uzlaşma ve barış olur. AKP/MHP iktidar bloku, bu konuda ne düşündü, neyi nasıl hesapladı bilinmez ama kaygılı ve çekinceli davrandığı açık. Oysa güç elinizde, iktidarsınız; o zaman, af felsefesini sonuna değin işletmeniz gerekir.

 ***

Üçüncü olarak, bir yasa, hele Kürt Sorunu gibi yakıcı bir sorun üzerine hazırlanırken uzun, kapsayıcı ve ilgili bütün kesimlerin tartışmasına çok önceden açılmalıydı. Türkiye, farklılıklar üzerine oturan bir toplumsal tabana sahip. Farklılıklar arasındaki ideolojileri, kimlik ve inançları, çıkar ve yönelimleri uzlaştırmak hiç de kolay değil, hatta kimi zaman ve dönemlerde imkansız. Ancak Rousseau’dan bu yana “Toplum Sözleşmeleri”nin mantığı, farklı çıkarlar ve yönelimler arasındaki dengenin kurulabilmesi için bir uzlaşmanın kabulünün rasyonel olarak temellendirilmesi gerektiğine dair güçlü bir gelenek yarattı. AKP/MHP, “hakikat tekeli”ne sahip bir güç olarak, herkesi kendi aklının mutlak, seçkin ve örnek olduğuna inandırmaya çalışıyor ama değil. Habermas’ın “politika-öncesi” kimliklerin kendi dar, sınırlı ve mutlak semantik evrenlerinden çıkmadıkları sürece, kamusal alanda aklın rasyonel kullanımına dayalı bir “iletişimsel akıl”ın oluşmayacağı savı çok önemlidir. “Söylem etiği”, iletişim ve tartışmayla oluşur; “ben yaptım, oldu” mantığıyla değil.

 ***

Dördüncü olarak, MHP’li hukukçu vekil Feti Yıldız, Öcalan’ın “kök”, iktidar veya kamuoyunun “çerçeve” dediği yasanın ardından, Kürt Sorunu (veya kendi deyimiyle terör örgütüyle) ilgili olumsuz olarak etkilenen kesimler için de başka yasaların çıkacağı veya düzenlemelerin yapılacağını söyledi. Umarım olur; eğer olmazsa, şöyle tuhaf bir durum ortaya çıkacak: PKK/KCK örgütünün silahlı elemanlarına af çıkarken, “Barış Akademisyenleri” gibi elinde silah değil de sadece kalem olan ve fakat attıkları bir imza sonucu bu örgütle “irtibat ve iltisaklı” olduğu kanaatine varılan kesimler, büyük bir haksızlıkla karşılaşacaktır. Kaldı ki bu akademisyenlerin çoğu çeşitli mahkemelerde (Ağır Ceza, Bölge İdare, Danıştay) beraat aldı, hatta AYM barış bildirisine imza atmayı “düşüncenin açıklaması” olarak demokratik hak saydı. Yani ortada bir terör suçu yok KHK’li akademisyenler için. Dediğim gibi eğer bir “genel af” olsa hem ayrımcılık olmaz hem de toplumsal uzlaşma, barış ve dayanışma yolunda büyük bir adım atılmış olur. Ancak...

***         

Ancak siyasilerin ve bürokratların hazırladıkları yasaların toplumda bir karşılığı olmalı. Bu yasa, zaten kutuplaştırılmış Türkiye halklarını bir kez daha bölecektir. Burada yöntem yanlış. Önce yasa yapıp, sonra halka anlatılmaz. Yöntem şu olmalı: Böylesine hassas, kritik ve önemli bir konuda halktan her kesimle görüşmeler yapılmalı, sonrasında yasa üretilmeliydi. Kaldı ki bunun yöntemi de “Akil İnsanlar” değil. Habermas, devletin (yönetim) ve şirketlerin (ekonomi) birleşimi olan “sistem”e karşı demokrasinin güçlendirilmesi için sivil, kamusal ve özgürlükçü olan “yaşam-dünyası”nın öne çıkması gerektiğini söyledi. Oysa AKP iktidarı, 2016’dan bu yana sivil toplum örgütlerini ya zayıflattı ya da yok etti; kamusal alanda konuşma özgürlüğü kalmadı; dini ve ahlaki hassasiyetler modern yaşamın gereklerinin çoğunu kullanmaya çekinir milyonlarca insan yarattı. Türkiye, yönetim itibariyle totaliter bir ülkeye dönüştü. Kürt Hareketi de bu süreçte zorunlu bir evrim geçirdi: Önce hedef “Özgür Kürdistan” idi, olmadı “Komünal Toplum” denildi, şimdi de “Demokratik Cumhuriyet” hedefleniyor. Neredeyse tüm muhalifler, asgari bir burjuva demokrasisinin kırıntılarını arar hale getirildi. 

 ***

“Çerçeve Yasa”lar belki mantık ve yönelim itibariyle kapsayıcı görünebilir ve detayların daha sonra açıklanabileceği söylenebilir. Doğru, önce ilke belirlenir, sonra detaylı düzenlemeler gelir. Fakat genel ilkeler, çoğu zaman pratikte karışıklıklar yaşanmasının önüne geçecek denli somut olmadığı için pek bir işe yaramayabilir de. Hukukun, öngörülebilir olmak için, kapsayıcı, olabildiğince somut ve nesnesinin/öznesinin belirlenmiş olması gerekir. Öte yandan, bir kez daha şu vurgulanmalı: Anayasa ve yasalar, halkın refahı, özgürlüğü ve güvenliğini sağlamayı güvence altına almalıdır. Bu, halkın devleti denetlemesiyle mümkün olabilir; oysa bu denetim uzun yıllardır yok. “Tay”lar (Danıştay, Sayıştay, Yargıtay) işlemiyor. TBMM iptal oldu vb. Yürütmeye devredilen aşırı yetkinin, halkı zayıflatması sonucu açıktır. Habermasçı anlamda zaten güçlü sistem, zayıf toplum demektir. Ne halk ne de muhalefetin denetleyici ve hesap sorucu olmadığı bir sistemde yasa, sadece yürütücü adına konuşur, yürütülen üzerine değil. Halkın bir biçimde yapımına katılmadığı yasalar, ona soyut ve anlaşılmaz gelir; kaldı ki Türkiye’deki hukuk dili zaten halkın anlamaması için dizayn edilen aşırı ve anlaşılmaz dil oyunlarıyla veya grameriyle maluldür.     

***

Sorun şu: İktidar, son yıllarda yasa makinesini kendi çıkarları adına çalıştırabilmek için ilgisiz hemen birçok konunun içine sıkıştırılmasıyla elde edilen biçime (torba yasa, çerçeve yasa vb.) yüklenip durdu. Böyle yaparak da yasaların üzerine, kendisine dair ve nesnesine istinaden yapıldığı halkı hep bir “çuval patates” yerine koydu. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı yapıtında (1852), Fransız köylüsünü tanımlarken şöyle demişti: "Büyük kitlesi birbirine benzer koşullarda yaşayan, fakat aralarında çok yönlü ilişkiler kurmayan küçük köylülerden oluşur... Bu nedenle bir sınıf oluştururlar ama bir sınıf olarak örgütlenemezler... Milyonlarca köylü ailesi, tıpkı bir çuvaldaki patateslerin bir araya gelmesi gibi yan yana bulunurlar." AKP, uzun yıllardır halka böyle bakıyor, köylü veya kentli fark etmez. Halkın mensupları patates gibi birbirine benziyorlar ama bu benzerlik, onları çıkar birliği kurmak yerine, aynı çuvala atılmakla sonuçlanıyor. Halk, yan yana ama organik bağlar kuramıyor; özne ama kolektif değil. Çuvalın içindeler ama aralarında iletişim yok. “Kendinde sınıf” ancak bir türlü “kendisi için sınıf” haline gelemiyor. Üreticiler ama üretimden gelen gücünü kullanamıyorlar. İsimleri var ama iradeleri yok. İdare karşısında irade olamıyorlar. Öyle olduğu için de yasalar kendisine sorulmadan yapılıyor. Yapıldıktan sonra anlatılıyor ama bir itiraz, muhalefet ve müdahillik geldiğinde bir değiştirme söz konusu olmuyor. Sorup fikrini alıyor ama sonunda kendi bildiğini okuyor. O yüzden, Kürt Sorunu ancak ve ancak gerici güçlerle değil, ilerici örgütlerle çözülebilir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış