Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Cem Küçük

Bab-ı Ali’ye yani gazeteciliğin Cağaloğlu’nda yapıldığı klasik döneme atfen bir anekdot anlatılır durulur. Olay, tarih ve kişiler, doğrulanmamış veya belgelenmemiş olsa da, çeşitli kaynaklarda hala aktarılır. En yaygın anlatıya göre 1960 veya 1970’li yıllarda bir gün, usta gazeteci Burhan Felek (veya Abdi İpekçi ya da Ercüment Karacan), gazete binasında merdivenlerden yukarı doğru çıkmaktadır. O anda aynı merdivenden aşağı doğru Haldun Simavi (bazı rivayetlere göre Çetin Altan) inmektedir. İnen, çıkana sorar: “Hayrola! Nereye gidiyorsun?” Çıkan: Genel yayın yönetmenine çıkıyorum.” İnen: “O alçağa çıkılmaz, inilir.”

Cem Küçük

 

Burada söz konusu alçaklığa neyin yol açtığı sorusu bir yana; o ünlü, yaşlı ve görece yoksul gazetecilerin yaşamlarını sadece yazarak kazandıklarını, dik merdivenleri tırmandıklarını ve ağır yokuşu çıktıklarını belirtmek gerekir. Hükümetlerle başları sık sık belaya girerdi ama sadece fikirleri yüzünden. Basında polemik yaygındı ama sadece düşüncelere ilişkindi bu polemik. Fikir kavgası dönemiydi. Devir, Çetin Altan’ın deyimiyle, “yazıdan paranın kazanıldığı ancak kalemin satılmadığı” bir zamane ruhuna sahipti. Gazeteciler zor geçinirlerdi çünkü sadece yazar idiler.

***

Ardından yeni bir dönem geldi. 1980 sonrası neoliberal kapitalizm ile birlikte “basın”, “medya”ya dönüşmeye başladı. Eskiden “fıkra yazarı” denilen gazeteci, şimdi artık “köşe yazarı” oldu ve “köşeyi döndü” çünkü yazarken kalemini de satmaya başladı. Şirketlerin iş takibini yapmaya, devlette ihale kovalamaya, lüks bir yaşantı sürmeye, çok paralı olmaya başladı kimi gazeteciler. Hatta bazıları öyle zenginleşti ki, villada ya da Boğaz’da yalıda oturmaya başladı. Ertuğrul Özkök, Güneri Civaoğlu gibi gazeteciler, patronun adamı kılığında zamanlarını daha çok işadamları ile devlet yetkilileri arasında geçirir oldular. Gazetecilikteki fikir kavgaları yerini maddi çıkar savaşlarına bıraktı. Para, kalemi satın alırken kalem de kelimelerini patronun hizmetine sundu. Basındaki holdingleşme sonucu iş adamları, gazeteciliği kendi iş dünyalarının bir aracına indirgediler; dert, fikir yaymak değil, para kazanmak oldu. Gazetelerin iş, ticaret ve cemiyet sayfaları arttı ve çok da ilgi gördü. Fikir, paranın yedeğine çekilirken gazeteci, sosyal konuları değil, bireysel meseleleri işlemeye başladı. “Döneklik” siyaseten veya ideolojik olarak normalleştirildi. Türkiye gibi gazetecilik de değişiyordu.     

***

Bilhassa son yıllarda başka bir şey görmeye başladık: İktidar tetikçiliği. Köşesinden muhaliflere parmak sallayan, tehdit eden, hakaret eden, isim ve adres verip savcıları/hakimleri göreve (tutuklamaya, hapsetmeye) davet eden ve fakat bütün bunları yaparken de sırtını hem İslamcı veya seküler sermayeye hem de siyasi iktidara dayayan bir sözde gazeteci tipi türedi. Cem Küçük, sanki bu tip gazeteciliğin Jung’cu anlamda “arketip”i veya Weberci anlamda “ideal tip”i oldu. Onun kişisel hikayesindeki evrimin püf noktası, Çetin Altan’ın dediği şeydir: Üniversitede Amerikan Dili ve Edebiyatı okuyup editörlük, yazarlık ve çevirmenlik yapan yani fikirleriyle para kazanan birinin, bir fikir emekçisinin, zaman içinde “köşe yazarı” ve TV ekranlarında “kanaat teknisyeni” olmasıyla geldiği hazin nokta. Medyada yani ekranlarda her konuda konuştu, uzmanlık alanı gözetmeksizin biliyormuş gibi her meselede fikir beyan etti ama sırtını hep iktidara dayadı. Arsız, küstah ve kibirli bir duruşla önüne geleni tehdit etti ve onun yüzünden pek çok insan gözaltına alındı, tutuklandı.

***

Cem Küçük yazı ve konuşmalarında sürekli AKP yanlısı devletperest ve güvenlikçi politikaları savundu. İktidarın baskıcı söylemini güçlendirdi. Beğenmediği herkesi terörist, FETÖcü, hain olmakla suçladı. Yargıya müdahale etti, güvenlik bürokrasisini yüceltti, dış politikada milliyetçi şahin kesildi vb. Muhalif olan herkese karşı üslubu sert oldu. Devam eden dava dosyalarını okumadığı halde ahkam kesti, kesin ifadeler kullandı, çoğu insanın masumiyet karinesine halel getirdi. Dili kutuplaştırıcı, üstenci ve aforoz ediciydi. Habercilikte araştırma yapmak, kesin kanıtlara ve belgelere ulaşmak yerine tevatürle (kulis bilgisi, özel duyum vb.) yetindi.

***

Bütün bunları yaparken parayla dans etti. Yazılarını değil, kalemini sattı. Sartre’ın “angaje entelektüel”i olacak bir formasyonu elbette yoktu, niyeti de. Kaldı ki yazdığı ve konuştuğu mecralar da (Yeni Şafak, Star, Türkiye Gazetesi; TVNET, 24 TV, TGRT), milliyetçi-muhafazakardı. Giderek “iktidar tetikçisi” oldu, kalemini hem siyasi iktidara hem de İslamcı/seküler şirketlere/iş insanlarına sattı. Seküler Ertuğrul Özkök ile İslamcı Cem Küçük arasında bir “mahalle farkı” olsa da niyet, hedef ve mantık bakımından konum aynıydı. İkisi de gündem belirleme, ülkeye yön verme, iktidar seçkinleri için yol açma gibi konularda başı çekti. Çeşitli çevrelerin nabzını tutma, aslında güç sahiplerinin görüşlerinin kamuoyuna aktarılmasından başka bir şey değildi.

***

Cem Küçük, Jung’cu anlamda bir medyatik arketiptir: Türkiye’nin gerici ortak geçmişinden miras kalan ve muhafazakar-milliyetçi kolektif bilinçdışında bulunan bir psikolojik kalıp. Cem Küçük, büyük sorunun zihindeki yapısıdır. “Tetikçi gazeteci” artık, Cem Küçük şahsında genel bir arketiptir. Bu arketipin çeşitli varyasyonlarını Weberci “ideal tip” olarak tipleştirebiliriz. Türkiye’ye bilhassa son yıllarda ideal tipik olan şey, bu türden medya figürlerinin şahsında toplanan çeşitli tipik özelliklerdir. Geçmişin arketipleri (kahraman, bilge ihtiyar vb.) artık geride kaldı; günümüzde çağdaş arketipler (reis, guru, duayen, kanaat teknisyeni, algı üretici gibi) üretilmeye başlandı ama bunların kökleri oldukça derin. Türkiye’nin muhafazakar-milliyetçi kolektif bilinçdışı, Cem Küçük gibi büyük ya da küçük kahramanları, geçmişte iktidarın periferisinde kalmış olan “sıradan” insanın bilincine iktidar, para ve makam şevki üzerinden çıkarırken anti-demokratik her aracı kullandı. Ancak yöntemin bir aracı olarak teknik, bir süre sonra araçsallaştırılıp kendi evladını vurmaya başlayabilir. Başladı da. Çıkar savaşlarında pasta küçüldükçe devrim de kendi evlatlarını yemeye başlar. Muhalifleri kendi çıkarları için araçsallaştıran Küçük’ün kendisi şimdi araçsallaştırıldı. Emir verdiği savcılar, şimdi onu sorguluyor. Suçlama nedenleri, "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" ve "şantaj". İyi de bunu son on beş yıl boyunca sürekli yaptı ama neden şimdi düğmeye basıldı? Sözde, muhalefetin işine gelen şeyler söylemesi, iktidarın hoşuna gitmedi.

***

Aslında iktidar pratiği, belirli bir rutini takip eder. O rutin, her şeyde bir oran, ölçü ve sınır belirler. Bunlar aşıldığında, oyunun bozulma tehlikesi yarattığı için, kimi kalemşorlar yani tetikçiler aslanların önüne atılır. Kuşkusuz, “halk kim?”, “yanıltıcı bilgi ne?”; bunları tartışacak değiliz. İktidar için bu, kesin bir keyfiyet alanıdır. Şantaj da öyle. Gücü yeten, şantaja başvurur, yetmeyen ise şantaj yapmakla suçlanır. Dediğim gibi, yazar yazılarını satmadan yaşamayamaz ama kalemini satmak başka bir şey. Cem Küçük, kimi iş insanlarından menfaat sağlamakla suçlanıyor. Maddi menfaat karşılığı sosyal medyada haber yapmak, bilgi üretmek vb. Bunlar, kalemin satılmasıyla mümkün. Kalem satıldığında, mürekkepten fikir değil, kan damlar. Gazeteciler gazeteciliği öldürmeye devam ediyorlar.  

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış