Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz
Cemal Süreya
Zoe Lila: Şefkatle Büyüyen Bir Direniş
Bir insanın cinsel kimliği, yönelimi ne olursa olsun o insanın varoluşu en temel hakkıdır. Ve biz bunu çocuklardan öğrenmeli, unuttuklarımızı hatırlatmalarına izin vermeliyiz. Çünkü çocukların şefkati yetişkinlerin öfkesinden daha güçlü, büyük ve canlıdır.
Bakışların konuşma dili, yüreğin attığı frekanstadır. Birisinin gözünün içine baktığınızda hislerini görürsünüz. Bu nedenle bir konuyu anlatırken karşıdakinin gözlerinin içine bakmak önem taşır. Tıpkı Zoe Lila’nın yaptığı gibi.
Geçtiğimiz günlerde Zoe ile LİSTAG adına bir söyleşi gerçekleştirdik.
Zoe Lila, bir eğitimci. Küçüklüğünden bu yana herkesi kapsayan, hak temelli eğitimi hayal etmiş. Marmara Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ndeki hocasının deyimiyle “Born to be a teacher”, Türkçesi ile “öğretmen olmak için doğmuş”. Eğitim verdiği sınıflarda insan ve hayvan hakları, çevre ve iklim krizi gibi toplumsal konuları da merkeze alıyor. Sosyal - duygusal öğrenmeyi gerçekleştirerek şefkatli sınıflar yaratmayı amaçlıyor. Bütünsel, hümanist ve hak temelli bir eğitimi önemsiyor.
Daha iyi bir eğitimci olmak için öğrenmeye de devam etmek gerekir ya, Zoe bunun da farkında ve eğitimler almaya devam ediyor. BBOM (Başka Bir Okul Mümkün) Derneği Öğretmen Köyü’nün programlarına katılmış ve oradan edindiği bilgileri hayata geçirmiş. Zoe’nin öğrencileri kendi duygularını ve ihtiyaçlarını rahatça fark edebilen, onay kültürüne önem vermeyi öğrenen çocuklar.
Neler Oldu? Neler Olmadı?
Zoe, beş yıldır İstanbul Sarıyer Açı Okullarında çalışıyordu. Sonra Milli Eğitim Bakanlığı bu idealist öğretmeni bir şekilde fark etti ve ona, tüm Türkiye’deki eğitimcilerin eğitilmesine dair büyük bir sorumluluk verdi - diye yazmamı bekliyorsunuz değil mi? Ama hayır, öyle olmadı.
Verdiği eğitim yerine Zoe’nin görünüşüne takıldılar. Yandaş heteronormatif medyada başlayan nefret söylemi, linç histerisini getirdi. Değil okula girmek, okulun olduğu semte dahi adımını atmamış insanların sosyal medya üzerinden karalamalarına maruz kaldı Zoe Lila. Akrabalarından birisi onu tehdit etmeye başladı. Can pazarının ortasına düşen genç öğretmen, evinin içinde bile güvende kalamadı. Oysa Zoe, beden uyum sürecini okul yönetimiyle birlikte ve pedagojik ilkeler doğrultusunda planlamıştı. Süreci öğrencileri ve velileri ile paylaşmıştı. Okuldan ve birçok veliden destek görmüştü. Yine de “mahalle baskısı”nın şerrinden kurtulamadı. Bir gün dersteyken yöneticiler tarafından çağrıldı, yandaş paçavralardan birinin internet sitesinden yayınlanmış video gösterildi. Gözyaşlarını gizlemek için gözlüklerini taktı, sınıfa girdi, eşyalarını topladı ve kimseyle vedalaşamadan okuldan ayrıldı.
Her Şeye Rağmen Yüreğini Açmanın Cesareti
Zoe ile iletişime geçtiğimde ilk hissettiğim şey, oldukça kırılgan ve duygusal bir insanla konuşuyor olduğumdu. Şefkatli iletişimi yüreğinin derinlerinden gelen duygularla oluşturmak cesaret işi. Özellikle bu kadar çok “zayıf nokta” dedektörü varken etrafta. Açıldığı gün neler hissettiğini sorduğumda, yürek atışlarının bir hız trenindeymiş gibi hissettirdiğini söyledi. Geriye dönüp baktığında ilk hatırladığı şeyi sordum, yanıtı şöyle oldu: “Gözleri hatırlıyorum. Gözler, hayatım boyunca bana çok şey söyledi. Dış dünyada beni inciten, zarar veren ve yıpratan çok fazla bakışa maruz kaldım. O gün sınıftaki durum çok başkaydı. Karşımda 2 yıldır bağ kurduğum öğrencilerim vardı ve onların gözlerine bakmayı seçtim. Bazılarının gözünde mutsuzluk, bazılarında neşe, bazılarında kaygı, bazılarında endişe, bazıları benim için endişelendi. İnsana dair çok duygu vardı orada. benim inciten bir yerde değil, benimle o anı paylaşan, o güçlü bağı hisseden gözlerdi bunlar. Aklıma hep o çocukların, öğrencilerimin gözleri geliyor”.
“Bu süreçte en çok canımı acıtan şey, öz şefkatimden uzaklaştığım an oldu”
Eğri oturup doğru konuşalım, bu kadar kişi senin hakkında korkunç şeyler söylediği zaman kendi kendine muhasebeye de giriyorsun ister istemez. Bir yerde hata mı yaptım, yooo yapmadım. Bir şeyi yanlış mı anladılar, bunu düzeltmek için ne yapabilirim… ve daha birçok olta, düşüncelerine takılıp çekiştirmeye başlıyor seni. Yaşananlar zaten hiç normal değilken Zoe ameliyatından bir gün önce işten çıkarıldı. O kapsayıcı, pedagojik ilkelerle uyumlu süreci birlikte yönettiği okul yönetiminin yerinde yeller esiyordu. Zaten onca insan senden nefret ediyor, güvendiğin bir dağ var, oraya da karlar yağmış. İnandığı tüm doğruları sorgulamaya başlamaz mı insan?
Aktif Umut ve Dayanışma Her Zaman Var
Hak temelli eşit yaşamın yolu mücadeleden geçiyorsa elbette ki umudu ve dayanışmayı aktif tutarak bu yola çıkılmalı. Zoe’nin mücadelesinde de aynı şey oldu. Sivil toplum örgütlerinden bireylere, bireylerden kolektife; hak mücadelesi veren herkese, öğrencilerden velilere kadar birçok insan sayesinde yalnız olmadığını anladı genç öğretmen. Özellikle 11 yaşındaki öğrencisinin şu mesajı dayanışmanın tek cümlelik özetiydi: “Başınıza ne gelirse gelsin yanınızdayım.”
Çünkü bir insanın cinsel kimliği, yönelimi ne olursa olsun o insanın varoluşu en temel hakkıdır. Ve biz bunu çocuklardan öğrenmeli, unuttuklarımızı hatırlatmalarına izin vermeliyiz. Çünkü çocukların şefkati yetişkinlerin öfkesinden daha güçlü, büyük ve canlıdır. Burada “bazı okullarda neler dönüyor” gibi bir konuya girmeyi, yazımın temiz kalması açısından tercih etmiyorum. Ancak lütfen hafızamızı yoklayalım: Okullarda, kurslarda çocukların başına neler geldi, o dönemin bakanları neler söyledi ve biz tüm bunları nasıl unuttuk?
Çocukları, öğrencileri için kapsayıcı, şefkat dilini önemseyen bir öğretmeni “hançer”lemektense dönüp kendimize bir çuvaldız batıralım: Çocukluğumuzda bizi hayatta tutan o şefkati, büyürken nerede bıraktık?
Yorumlar (0)