Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Hormon Hakkım Kolektifi: Sağlık Hakkında Eşitlik İstiyoruz!

Yasakların yanı sıra LGBTİ+ bireyleri hedef gösteren TV programları ve sosyal medya kampanyaları ile desteklenen süreç, mağduru olan insanları ve onların haklarını savunan kuruluşları “Hormon Hakkım Kolektifi” ismiyle bir araya getirdi. Türkiye’de sağlığa erişimde yaşanan ayrımcı uygulamalar ve hormona erişim engelleriyle mücadele etmek amacıyla kurulan Kolektif, transların sürecinde yaşadığı zorlukları görünür kılmak, doğru bilgiyi yaymak ve dayanışmayı büyütmek için bir araya gelen aktivist ve örgütlerden oluşuyor. Biz de Hormon Hakkım Kolektifi ile bir röportaj yaptık.

Hormon Hakkım Kolektifi: Sağlık Hakkında Eşitlik İstiyoruz!

20 Kasım 2024’te Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) hormon ilaçlarına e-reçete zorunluluğu ve kota uygulaması getirdi. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından 81 il valiliğine dağıtılan 25 Haziran 2025 tarihli yazısında, bahse konu olan ilaçların suiistimalinin önlenmesi gerekçe gösterildi.

Yazıda bu ilaçların özellikle 21 yaş altı için hiçbir şekilde reçete edilmeyeceği ve raporlanmayacağı konusunda net bir beyanat da yer alıyor. Karar, Sağlık Bakanlığı’nın kurmuş olduğu “Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonları” altındaki “Cinsiyet Değişikliği Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu"nun görüşlerine dayandırılıyor. Ocak 2025’te kurulan “Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu” ve alt komisyonlarının kimlerden oluştuğu, nasıl oluşturulduğu, ilgili mevzuat, üye seçim kriterleri, komisyonların yetki alanları ve işleyişleri konuları hakkında kamuya henüz herhangi bir resmi açıklama yapılmadı. TTB’nin 3 Temmuz 2025’te yaptığı duyuru, komisyon ile ilgili kendilerinden görüş alınmadığının, komisyon üyelerinin hastane başhekimleriyle görüştükleri ve keyfi olarak seçtikleri birimlerin ilgili uzmanlarından, hastalarına uyguladıkları tıbbi prosedürlerle ilgili, kişisel bilgi ve sır kapsamındakiler dâhil olmak üzere çeşitli bilgiler talep ettikleri de vurgulanıyor. 

Yasakların yanı sıra LGBTİ+ bireyleri hedef gösteren TV programları ve sosyal medya kampanyaları ile desteklenen süreç, mağduru olan insanları ve onların haklarını savunan kuruluşları “Hormon Hakkım Kolektifi” ismiyle bir araya getirdi. Türkiye’de sağlığa erişimde yaşanan ayrımcı uygulamalar ve hormona erişim engelleriyle mücadele etmek amacıyla kurulan Kolektif, transların sürecinde yaşadığı zorlukları görünür kılmak, doğru bilgiyi yaymak ve dayanışmayı büyütmek için bir araya gelen aktivist ve örgütlerden oluşuyor. Biz de Hormon Hakkım Kolektifi ile bir röportaj yaptık.

  • Önce sizi tanıyalım. Bize kendinizden ve hikâyenizden söz eder misiniz?

Ben bir trans erkeğim ve Hormon Hakkım Kolektifi içindeyim. Uzun süredir transların sağlık hakkı, bedensel özerklik ve yaşamlarına dönük hak ihlalleri üzerine mücadele ediyorum. Bir yandan kendi hayatımdan, kendi deneyimlerimden gelen bir yerden konuşuyorum; bir yandan da bu alanda yaşananların sadece kişisel meseleler değil, doğrudan politik meseleler olduğunu biliyorum.

Benim hikâyem de biraz buradan şekillendi aslında. Türkiye’de trans olmak, çoğu zaman kendi hayatını kurmaya çalışırken aynı anda varlığını savunmak zorunda kalmak demek. Sağlığa erişimden gündelik hayata, kamusal alanda var olmaktan kendi bedeninle ilişki kurmaya kadar birçok şey sürekli mücadele konusu haline gelebiliyor. Bu nedenle sadece kendi hayatım için değil, benzer baskıları yaşayan diğer translarla birlikte söz kurmaya ve mücadele etmeye uğraşıyorum. Bugün Hormon Hakkım Kolektifi içinde yer almamın nedeni de bu. Çünkü hormona erişim meselesi sadece bir sağlık başlığı değil; transların yaşam hakkısıyla, onuruyla, geleceğiyle ilgili bir mesele.

  • Bugün hormona erişimi engellenen bir trans bireyin hayatına baktığınızda, en çok hangi noktada yalnız bırakıldığını düşünüyorsunuz?

Bence bugün hormona erişimi engellenen translar en çok, en temel ihtiyaçlarını anlatmak zorunda bırakıldıkları yerde yalnız kalıyor. Çünkü biz zaten neye ihtiyaç duyduğumuzu biliyoruz. Bedenimizle nasıl yaşamak istediğimizi de biliyoruz. Ama buna rağmen karşımıza sürekli bir duvar çıkıyor: doktora yeniden anlat, sisteme yeniden anlat, ailene anlat, eczaneye anlat, topluma anlat… Sanki yaşadığımız şey yeterince açık değilmiş gibi, sanki kendi hayatımızın tanığı değilmişiz gibi. Bence en ağır yalnızlık burada başlıyor.

Bir trans erkek olarak bunu şöyle söylüyorum: mesele sadece hormona ulaşamamak değil. Mesele, hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğun bir şeye erişmeye çalışırken bir yandan da kendini durmadan açıklamak zorunda kalman. Yoruluyorsun, öfkeleniyorsun, kaygılanıyorsun. En basit sağlık ihtiyacın bile tartışmaya açılıyor. Başkalarının hayatında bu kadar temel olan şeyler, bizim hayatımızda sürekli bir mücadele konusuna dönüyor.

Tabii her trans hormon kullanmıyor, hormon istemiyor ya da hayatını bu süreç üzerinden kurmuyor. Her transın deneyimi aynı değil. Bunu da özellikle söylemek lazım. Ama bugün hormona erişimi engellenenlere yönelik bu müdahale, sadece belirli bir hormon ya da sağlık desteğine ulaşanları değil, daha genel olarak transların hayatına nasıl bakıldığını da gösteriyor. Çünkü burada verilen mesaj şu: Translar kendi ihtiyaçlarını, bedenlerini ve hayatlarını tarif etse bile buna güvenilmeyebilir. O yüzden mesele yalnızca hormon kullanan transların yaşadığı bir sorun değil; daha geniş bir güvensizlik ve denetim ikliminin parçası.

Bir de şu çok ağır: Bu süreçte insanlara “dayan”, “bir yolunu bulursun”, “biraz daha bekle” deniyor. Ama beklemek dediğimiz şey bizim hayatımızda çok somut bir şey. Ruh halini etkiliyor, bedenini etkiliyor, günlük hayatını etkiliyor, işe gitmeni, sosyalleşmeni, aynaya bakışını etkiliyor. Yani dışarıdan küçük görülen bir engel, translar için hayatın tamamına yayılan bir yalnızlığa dönüşebiliyor. O yüzden bence translar en çok şu noktada yalnız bırakılıyor: Kendi hayatlarıyla ilgili en net oldukları yerde bile onlara güvenilmediğinde. Tam da destek olunması gereken yerde, yük yine bizim omzumuza bırakılıyor.

  • Kolektifin kuruluş nedeni, ihtiyaç sahiplerinin hormona erişim haklarının ellerinden alınması ve amacı, bu engellemeyle mücadele etmek. Son bir yılda hormona erişimde yaşanan değişiklikler transların sürecini somut olarak nasıl etkiledi?

Eskiden de kolay değildi ama şimdi mesele daha açık bir güvencesizlik haline dönüştü. Bir trans olarak şunu hissediyorsun: hiçbir şeyin devamlılığı yok. Bugün ulaşabildiğin şeye yarın ulaşabilecek misin, aynı reçeteyi bir sonraki ay alabilecek misin, gittiğin hastanede aynı yanıtı mı duyacaksın, yoksa her şey yeniden mi başa saracak, bunu bilemiyorsun. Bu belirsizlik insanın sadece sağlık sürecini değil, bütün hayatını etkiliyor. Çünkü sen bir ilacı ya da bir desteği soyut bir şey olarak almıyorsun; işe giderken, evden çıkarken, insanlarla ilişki kurarken, kendini güvende hissedip hissetmezken bunun etkisini yaşıyorsun.

Bir diğer etkisi şu oldu: transların zaten omzunda olan yük daha da büyüdü. Yani zaten kendimizi anlatmak, doktor bulmak, uygun hastane bulmak, kötü muameleye karşı hazırlıklı olmak gibi yükler vardı. Şimdi bunların üstüne bir de sistemin ne yapacağını kestirememe hali eklendi. Süreç daha fazla takip isteyen, daha fazla enerji isteyen, daha fazla para isteyen bir hale geldi. Bu da özellikle maddi güvencesi az olan, ailesinden destek görmeyen, yaşadığı yerde seçenekleri sınırlı olan translar için durumu çok daha ağırlaştırdı.

Bir trans erkek olarak benim önemli gördüğüm şeylerden biri de şu: bu değişiklikler sadece erişimi zorlaştırmadı, translara sürekli “senin hayatın askıya alınabilir” duygusunu da verdi. Yani bir başkası için rutin olan bir sağlık ihtiyacı, bizim için her an elimizden alınabilecek bir şeye dönüştürüldü. Bunun psikolojik etkisi çok büyük. Çünkü insan sadece bugünü değil, birkaç ay sonrasını da düşünerek yaşamaya başlıyor. “Bir sorun çıkarsa ne yaparım”, “kesinti olursa nasıl toparlarım”, “yeniden baştan anlatacak gücüm var mı” diye düşünüyorsun. Bu da insanı sürekli tetikte yaşamaya zorluyor.

Bir başka sonuç da şu: insanlar güvenli ve düzenli yollar yerine daha güvencesiz çözümlere itiliyor. Çünkü ihtiyaç ortadan kalkmıyor. Sen erişimi zorlaştırdığında, insanlar “tamam o zaman vazgeçeyim” demiyor. Sadece daha yalnız, daha güvensiz, daha denetimsiz alanlara itiliyor. Bence son bir yılda en tehlikeli şeylerden biri bu oldu. İnsanların ihtiyacını tanımak yerine, o ihtiyacı görünmez kılmaya çalıştılar. Ama görünmez olan ihtiyaç değil; sadece destek mekanizması oldu.

Bir de toplumsal etkisi var. Bu değişiklikler translara şunu hissettiriyor: “Senin yaşamın, senin sağlığın, senin sürekliliğin öncelik değil.” Bu çok politik bir mesaj. Çünkü burada yalnızca teknik bir düzenleme yapılmıyor; kimin hayatının korunmaya değer görüldüğü, kimin hayatının kolayca kesintiye uğratılabildiği de söylenmiş oluyor. O yüzden son bir yılda yaşanan şey, yalnızca sağlık alanında bir daralma değil; transların gündelik hayatına yayılan daha büyük bir baskı hissi yarattı.

  • Dünya Trans Sağlığı Profesyonelleri Birliği (WPATH) tarafından yayımlanan 260 sayfalık Standards of Care Version 8 (SOC-8) rehberi hormon tedavisi gibi cinsiyet uyum süreçlerinde sabit yaş sınırlarından ziyade bireysel değerlendirme ve onam süreçlerini öneriyor. Dünyaca kabul edilen rehberde “yaş sınırları değil, bireysel değerlendirmeler önemli” diyor. Sizce Türkiye’de hormon alımında 21 yaş altına getirilen fiili yasak, bu yaş altındaki kişilerin “birey” olarak algılanmamasının bir sonucu mu? Yoksa süreci takip eden hekimlere mi güvenilmiyor? Sizce kural koyucuların halka duydukları güvensizlik tam olarak nerede başlıyor?

Bence burada mesele sadece “21 yaş altındakiler birey sayılmıyor mu” ya da “hekimlere güvenilmiyor mu” sorusuyla sınırlı değil. Asıl mesele, Türkiye’de iktidarın bedene, aileye ve toplumsal cinsiyete dair tek bir doğru tarif dayatması. Yani burada hormona erişim meselesi, tek başına bir sağlık uygulaması değil; kimlerin nasıl yaşayabileceğine, hangi hayatların onaylanıp hangilerinin bastırılacağına dair daha büyük bir siyasetin parçası.

21 yaş altına getirilen fiili yasak da bence tam burada anlam kazanıyor. Çünkü bu yasak, “kişiyi tek tek değerlendirelim, ihtiyacına bakalım, hekim takip etsin” demiyor. Tam tersine, herkesi aynı kalıbın içine sokuyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Burada amaç sağlık sürecini daha iyi işletmek değil; farklı hayat ihtimallerini baştan sınırlamak. Transların yaşam kurma ihtimali daha baştan tehlikeli, fazla, sakıncalı bir şey gibi ele alınıyor. O yüzden mesele bireysel ihtiyaç değil, toplumsal düzen meselesi haline getiriliyor.

Ben bir trans erkek aktivist olarak burada özellikle şunu görüyorum: Bu tür kararlar genç transları korumuyor; onları yeniden aileye, yeniden denetime, yeniden izin mekanizmalarına itiyor. Yani “sen kendi kararını veremezsin, doktor tek başına karar veremez, senin hayatın ancak daha büyük bir otorite onaylarsa mümkün olur” deniyor. Bu da aslında sağlık hakkını aile terbiyesi gibi ele alan bir anlayış. Kendi hayatını kuran bir özne değil, kontrol edilmesi gereken bir gençlik tahayyülü var burada. Bu yüzden yasak yalnızca translara değil; yetişkinliğe, özerkliğe ve kendi yaşamına sahip çıkma hakkına da müdahale ediyor.

Hekimlere güvensizlik meselesi de burada önemli ama bence o da daha büyük bir tablonun parçası. Çünkü hekim burada sadece bir sağlık çalışanı değil; merkezi siyasetin sınır çektiği bir alanın içinde tutuluyor. Yani hekime “kişiyi dinleme, mesleki değerlendirme yapma, duruma göre karar verme; çizgiyi biz çektik” denmiş oluyor. Bu da sağlık alanının bilimle değil, siyasal ajandayla yönetildiğini gösteriyor. Bir başka deyişle, burada hedef sadece translar değil; aynı zamanda sağlık alanının kendi işleyişi de disipline ediliyor.

“Kural koyucuların halka duydukları güvensizlik nerede başlıyor?” sorusuna gelirsem, bence bu güvensizlik halkın tamamına dönük değil. Seçici bir güvensizlik bu. Özellikle de makbul aile düzenine, makbul cinsiyet rollerine ve makbul yurttaşlık sınırlarına sığmayanlara yöneliyor. Yani sorun “halka güvenmemeleri” değil; kendi çizdikleri normun dışındaki hayatları meşru görmemeleri. Translar tam da bu yüzden hedefte. Çünkü transların varlığı, cinsiyetin sandıkları kadar sabit olmadığını; hayatın tek biçimli kurulamayacağını; devletin, ailenin ve toplumun dayattığı çerçevenin dışında da yaşanabildiğini gösteriyor.

O yüzden, bence burada mesele ne sadece gençlerin birey sayılmaması ne de yalnızca hekimlere güvensizlik. Mesele, Türkiye’de iktidarın aileyi, cinsiyeti ve bedeni kendi ideolojik çizgisine göre düzenlemek istemesi. 21 yaş altına getirilen fiili yasak da bu yüzden bir sağlık tedbiri değil; transların yaşam kurma imkânına dönük politik bir müdahale. Çünkü burada bireysel değerlendirme değil, toplu sınır koyma tercih ediliyor. Bu da bize şunu gösteriyor: İktidarın güvensizliği, insanların kendi ihtiyaçlarını bilmesinden çok, normun dışında bir hayatın mümkün olmasına duyduğu tahammülsüzlükten besleniyor.

  • 21 yaş sınırı özellikle genç translar için nasıl bir tablo yaratıyor?

18-21 yaş arası dönem, birçok genç için sadece “beklenebilir” bir ara dönem değil. Bedenin, sosyal hayatın, üniversite hayatının, iş bulma sürecinin ve kimlik belgeleriyle kurulan ilişkinin çok yoğun yaşandığı bir eşik. O yüzden “üç yıl sonra bakarız” demek, dışarıdan bürokratik bir gecikme gibi görünebilir ama genç translar açısından okuldan barınmaya, sosyal hayattan ruh haline kadar birçok şeyi aynı anda etkileyen bir baskı yaratıyor ve dediğim gibi gençlik dediğimiz şey ertelenebilir bir boşluk değil. İnsan tam da o yaşlarda kendine bir yön veriyor, çevresini kuruyor, yaşamla ilişkisini oluşturuyor. Bu yüzden 21 yaş sınırı özellikle genç translar için bir sağlık politikası olmanın ötesinde, hayat kurma hakkını geciktiren bir eşik yaratıyor.

Bir başka ağır sonuç, ailenin onayına ve kontrolüne daha fazla mahkûm bırakılmak. Türkiye’de herkes destekleyici bir ailede yaşamıyor. Birçok genç zaten ev içinde baskı, gözetim, ekonomik bağımlılık ve şiddet riskiyle yaşıyor. Böyle bir ortamda sağlık sürecinin ertelenmesi, kişiyi “biraz daha sabret” denilerek yeniden aile denetimine itiyor. Yani bu sınır, kağıt üstünde teknik bir yaş eşiği gibi görünse de pratikte genç transları daha bağımsız değil, daha bağımlı hale getiriyor. Bu politikanın “Aile Yılı” çerçevesiyle gerekçelendirilmesi de bunun yalnızca tıbbi değil, aile merkezli bir siyasi yönelim olduğunu açıkça gösteriyor.

  • Hormona erişim engelleriyle ilgili CİMER’e bilgi edinme başvurusu yapılması çağrısında bulundunuz. Bu fikrin ortaya çıkışı nasıl oldu? Neden özellikle bu yöntemi tercih ettiniz?

Bu çağrı bizim için sembolik ve politik bir eylemdi. Çünkü burada zaten sorunun tekil olmadığını biliyorduk. Farklı yerlerden benzer deneyimler geliyordu ve bunun münferit bir aksaklık değil, daha geniş bir engelleme rejiminin parçası olduğunu görüyorduk. O yüzden mesele yalnızca “kurumdan bilgi alalım” değildi; devletin karşısına kolektif biçimde çıkıp “biz bunu görüyoruz, kayda geçiriyoruz ve sessiz kalmıyoruz” demekti. Çünkü dilekçe vermek bazen sadece cevap beklemek değildir; bazen de muhatabını teşhir etmenin, sorumluluğu görünür kılmanın ve dağınık yaşanan mağduriyetleri ortak bir politik söz haline getirmenin bir yolu. Biz de tam olarak bunu yapmak istedik. Transların yaşadığı engelleri kişisel talihsizlikler gibi değil, kamusal ve politik bir mesele olarak ortaya koymak istedik.

Bir başka tarafı da şu: Türkiye’de çoğu zaman hak kaybı yaşanıyor ama insanlar buna tek tek maruz kalıyor. Herkes kendi başına uğraşıyor, kendi yaşadığını çözmeye çalışıyor. Bizim için bu çağrı, o dağınıklığı kırmanın bir yoluydu. “Sen tek başına baş etmeye çalışmıyorsun, burada ortak bir engelleme var ve buna birlikte söz üretebiliriz” demekti. Yani başvuru metni sadece bürokratik bir araç değil, aynı zamanda bir ortaklaşma zeminiydi.

  • Şu ana kadar CİMER’den gelen yanıtlar oldu mu? Olduysa bu yanıtlar size göre açıklayıcı mı yoksa daha çok bürokratik bir standart cevap mı?

Evet, yanıt geldi. Ama bize göre bu yanıt açıklayıcı olmaktan çok, sorduğumuz sorunun etrafından dolaşan standart bir bürokratik cevap. Çünkü biz çok net şeyler sorduk: Bu kararın dayanağı nedir, kim aldı, nasıl uygulanıyor, yaşanan mağduriyetler nasıl giderilecek? Gelen yanıtta ise bunları açıkça cevaplamak yerine genel gerekçeler sıralanıyor. “Bilimsel veri”, “komisyon kararı”, “benzer ülke uygulamaları”, “aile yapısını korumak” gibi ifadeler var ama bunların somut karşılığı yok. Hangi bilimsel veri, hangi komisyon, hangi ülkeler, bunlar hâlâ belirsiz. Ve biz F64 kodu ile reçete edilememesini sorduk, bu durum şu an 21 yaştan bağımsız herkesi etkiliyor ama yanıtlarda 21 yaşa referans vererek alakasız bir yanıt sunmuşlar. Bize yaşanan sorunu açıklayan bir metin değil, alınmış bir kısıtlamayı savunan bir metin gönderilmiş kısaca. O yüzden biz bu yanıtı, sorularımıza gerçekten cevap veren bir açıklama olarak değil; hak kaybını meşrulaştırmaya çalışan, alakasız gerekçelerle dolu bir standart metin olarak görüyoruz.

  • Bu başvuruların asıl amacı nedir? Hükümetten somut bir politika değişikliği mi bekliyorsunuz, yoksa öncelikle şeffaflık mı talep ediyorsunuz?

Bu başvuruların asıl amacı, tek başına hükümetten bir politika değişikliği beklemek değil. Çünkü açık konuşmak gerekirse, yalnızca dilekçe vererek bu çapta bir nefret siyasetini geri çektirmek mümkün değil. Bizim için bu başvuruların amacı daha çok şu: yaşanan hak ihlalini belgelemek, görünür kılmak ve “ortada belirsiz bir aksaklık değil, siyasal bir müdahale var” demek. Yani bir yandan şeffaflık talep ediyoruz; çünkü devletin ne yaptığını, hangi gerekçeyle yaptığını açık etmek zorunda kalmasını istiyoruz. Ama öte yandan bunu, daha geniş mücadelenin bir parçası olarak görüyoruz. bu başvurular bizim için nihai çözüm değil elbette ama bir araç. Politika değişikliğini tek başına dilekçeyle değil; kamuoyu baskısıyla, hukuki mücadeleyle, dayanışmayla ve örgütlü itirazla mümkün ve bunun için de uzun zamandır lgbti+ örgütleri, insan hakları örgütleri olarak uğraşıyoruz. Ama dilekçe dediğim gibi kayıt tutan, teşhir eden ve ortak sözü büyüten bir araç oluyor bize.

  • Basın açıklamalarınızı özellikle 14 Mart’ta, yani Tıp Bayramı’nda yapacağınızı duyurdunuz. Bu tarihin sembolik bir anlamı var mı? Hormona erişim meselesini, sağlık hakkı ve tıp politikaları bağlamında tartışmaya açmak gibi bir mesaj vermeyi mi hedefliyorsunuz?

14 Mart’ı evet bilinçli olarak seçtik. Çünkü burada yalnızca transların yaşadığı bir mağduriyetten değil, AKP’nin sağlık alanını nasıl ideolojik olarak şekillendirdiğinden de söz ediyoruz. Hormona erişime getirilen kısıtlamalar “Aile Yılı” söylemiyle birlikte transları hedef alan politikaların bir uzantısı ve bunun için en temel hak sağlık hakkı ideolojik bir araç olarak kullanılıyor. Yani bir yandan sağlık politikaları dönüştürülüyor, bir yandan da bu dönüşüm doğrudan transların bedeni ve hayatı üzerinden kuruluyor. Biz 14 Mart’ta tam da bunu söylemek istiyoruz: sağlık hizmeti iktidarın ideolojik müdahale alanı değil, eşit ve hak temelli bir alan olmak zorunda.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış