Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Zamanı 2023’e geri almak mümkün mü?

Yargı, CHP’nin 3 Kasım 2023 tarihine geri gönderilmesine karar verdi. Peki, ya elimizin altında bir DeLorean yoksa bu mümkün mü?

Zamanı 2023’e geri almak mümkün mü?

Sanırım mümkün değil. Çünkü tarih, bir saatin akrep ve yelkovanını geriye çevirerek yeniden kurulabilecek nötr bir mekanizma değil. Zaman, yalnızca takvimlerin ölçtüğü boş bir süre değil; toplumsal ilişkilerin, sınıf mücadelelerinin, yenilgilerin, kırılmaların, korkuların ve umutların içinde yoğunlaştığı tarihsel bir doku. Walter Benjamin’in “boş ve homojen zaman” eleştirisini hatırlarsak, tarih usulca akan, herkesin aynı biçimde deneyimlediği düz bir nehir değil. Ezilenlerin belleğinde biriken kırıkların, bastırılmış isyanların, yarım kalmış olanakların ve ansızın beliren siyasal ihtimallerin alanı.

Siyasal olarak bakıldığında, geçmişe dönüş çağrısı mevcut çatışmadan kaçmanın, bugünün gerçek güç ilişkilerini askıya almanın, tarihin açtığı yarıkları yeniden kapatmanın bir biçimine dönüşebilir. Oysa bir toplum yaşadığı ekonomik yıkımdan, siyasal baskıdan, kitlesel hayal kırıklığından ve direniş deneyimlerinden sonra eski haline geri dönmez. Toplumlar da insanlar gibi yara alır, değişir, sertleşir, hafızalanır. Bazen suskunlaşır, bazen öfkelenir, bazen de aynı görünen yüzeyin altında bambaşka bir birikim taşır.

Türkiye de artık 2023’ün Türkiye’si değil. Aradan yalnızca birkaç takvim yılı geçmedi; ülkenin üzerinden ağır bir siyasal ve toplumsal silindir geçti. Gelir uçurumu daha da derinleşti. Yoksulluk daha çıplak, daha gündelik, daha aşağılayıcı hale geldi. Emek daha ucuzladı, hayat daha pahalılaştı. Sofralar küçüldü, borçlar büyüdü, gelecek duygusu aşındı. İnsanların yalnızca oy verme davranışları değil, sabah uyanırken taşıdıkları ağırlık da değişti. Bir ülke, yalnızca anayasasıyla, partileriyle, kurumlarıyla değil; pazar filesiyle, kira borcuyla, çocuklarının geleceğine bakarken duyduğu iç sıkıntısıyla da dönüşür. Türkiye değişti.

Bu değişim yalnızca ekonomik değil. Ekonomik kriz, siyasal rejimin sertleşmesiyle iç içe geçti. Yoksullaşma, yalnızca gelir kaybı değil; yurttaşlık kapasitesinin daralmasıdır. İnsanlar daha fazla çalışırken daha az söz sahibi olur, daha fazla borçlanırken daha az gelecek kurabilir, daha fazla baskı altında yaşarken siyasal tercihleri de daha fazla kuşatma altına alınır.

CHP de 2023’teki CHP değil. O günün parti içi dengeleri, bugünün siyasal gerçekliğini açıklamaya yetmez. Parti Meclisi üyelerinin bir kısmı AKP saflarına geçti. Kılıçdaroğlu yaşlandı; yalnızca biyolojik anlamda değil, temsil ettiği siyasal moment de yaşlandı. 2023 kongresinin divan başkanı Ekrem İmamoğlu ise bugün tutuklu. Yani dönülmek istenen geçmişin kendisi artık yerinde değil.

Bugün yapılmaya çalışılan şey zamanı geri almak değil; siyasal iradeyi iptal etmek. Bir rejim, seçilmiş belediye başkanlarını, parti yöneticilerini, kongreleri, delegeleri, üyeleri ve halkın sandıkta verdiği kararı yargı eliyle hükümsüz kılmaya çalışıyorsa, orada artık yalnızca bir parti içi kriz yoktur. Orada rejimin niteliğine dair birikimli bir sıçrama vardır. Bu, seçimli otoriterliğin sıradan araçlarının ötesine geçen bir momenttir: sandığı kaybetme ihtimaline karşı yalnızca seçim sonuçlarına değil, seçim öncesi siyasal alanın kendisine müdahale eden bir iktidar aklıdır.

Bu açıdan mesele, CHP’nin iç hukukundan ibaret değil. CHP’ye yönelen bu saldırı, toplumun siyasal temsil hakkına yönelmiştir. Çünkü parti, modern siyasette yalnızca bir örgüt biçimi değil; toplumsal taleplerin, sınıfsal gerilimlerin, ideolojik yönelimlerin ve halk iradesinin kurumsallaştığı alanlardan biridir. Bir iktidar partilerin kongrelerine, adaylarına, belediye başkanlarına ve temsil mekanizmalarına yargı eliyle müdahale ettiğinde, aslında halka şunu söylemiş olur: “Senin kararın ancak benim izin verdiğim sınırlar içinde geçerlidir.” Bu, yurttaşlığın askıya alınmasıdır.

Bugün yaşanan, en asgari burjuva demokratik değerlerin bile hedef alınması. Seçme ve seçilme hakkı, parti içi işleyiş, örgütlenme özgürlüğü, siyasal temsil hakkı ve halk iradesi açık bir saldırı altındadır. Sandığın zaten gölgeli hale getirildiği bir ülkede, şimdi sandığa giden yolların kendisi kapatılmak isteniyor. İktidar yalnızca bugünü yönetmekle yetinmiyor; geçmişi yeniden yazmak, geleceği de şimdiden ipotek altına almak istiyor. Bu, otoriterliğin yalnızca baskıcı değil, zamansal bir stratejisi olduğunu gösterir: Geçmişi mahkeme kararlarıyla düzeltmek, bugünü korkuyla yönetmek, geleceği ihtimalsiz bırakmak.

Ama tarih, muktedirlerin arşivinde saklanan bir dosya değil. Tarih, mahkeme tutanaklarından, valilik yasaklarından, polis barikatlarından ibaret değil. Tarih, aynı zamanda yenilenlerin belleğidir; susturulanların sesi, dağıtılanların yeniden toplanma iradesi, kaybedilen mevzilerin ardından doğan yeni sorulardır. Benjamin’in “tehlike anı” dediği şey tam da burada belirir: Geçmiş, bugünün karanlığında yalnızca hatırlanmaz; yeniden mücadeleye çağrılır. 2023’e dönmek mümkün değil, ama 2023’ün yenilgileri, kırılmaları ve dersleri bugünün mücadelesi içinde yeniden anlam kazanabilir.

Bu nedenle “2023’e dönebilir miyiz?” sorusu yanlış sorudur. Doğru soru şudur: 2023’ten bugüne değişen toplumsal ve siyasal gerçekliği görerek, geleceğin hangi güçler tarafından kurulacağını belirleme mücadelesine girecek miyiz?

Geçmişe dönemeyiz, ama geleceğin hangi ellerde kurulacağına hâlâ müdahale edebiliriz. Çünkü tarih yalnızca olanların kaydı değildir; örgütlenenlerin, direnenlerin, unutmayanların ve vazgeçmeyenlerin açtığı imkânlar toplamıdır. Gelecek, onu bugünden savunanların, bugünden örgütleyenlerin ve bugünden kavgasını verenlerin ellerinde şekillenir.

Yazar Ecehan Balta

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış