Bugün Özgür Özel ve yol arkadaşlarının verdiği mücadele, kelimenin tam anlamıyla çok zor ama bir o kadar da onurlu ve ilkeli bir varoluş mücadelesidir. Pragmatizmin her türlü ilkeyi ezip geçtiği, siyasetin salt bir pazarlığa indirgendiği Türkiye ikliminde böylesi bir duruşa pek az rastlanır; bunun hakkını öncelikle teslim etmeliyiz. Bu, yalnızca bir parti yönetimi meselesi değil, siyasetin bir hakikat zemini üzerinde yapılıp yapılamayacağının sınanmasıdır.
Özel, kazanacaksa bu ilkelerle büyük kazanacak. Kaybedecekse de, omuz omuza verilmiş böylesi bir mücadelenin ardından kaybetmiş olacak. Samuel Beckett’in o meşhur, "Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil" sözünün bile hayal edemeyeceği kadar, siyasi tarihe not düşülecek asil bir direniş bu.
"Afet Nimettir": Krizin İçindeki Fırsat
İçinde bulunduğumuz bu sarsıntılı dönemi, salt bir yıkım tehdidi olarak görmek eksik bir okuma olur. ODTÜ Mimarlık Bölümünün efsane hocalarından Mehmet Adam’ın, kriz anları ve yapısal çöküşler için kullandığı çok sarsıcı bir tespiti vardır: "Afet nimettir."
İlk duyduğunuzda irkiltici gelen bu söz, aslında derin bir yapısal gerçeğe işaret eder. Afetler; mevcut yapıların çürüklüğünü, makyajlanmış fay hatlarını ve yorgun taşıyıcıları tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarır. Her şeyi yıkarak sıfır noktasını gösterir ve daha sağlam, daha dirençli, sahici bir temel atılması için eşsiz bir zemin sunar.
Bugün CHP içinde ve etrafında kopan fırtına, Özgür Özel ve arkadaşları için tam da böyle bir "nimet", tarihi bir siyasi fırsattır. Eski siyaset yapma biçimlerinin, ilkesiz ittifakların ve arka kapı diplomasilerinin çürük kolonları yıkılırken; Özel'in bu enkazın içinden yepyeni, şeffaf ve sarsılmaz bir siyasi ahlak inşa etme şansı vardır. Bu afet, CHP'nin ve muhalefetin demokrasi koalisyonunu inşa edebilmesi için aralanmış, belki de son kapıdır.
Etik Üstünlük ve İktidarın Yumuşak Karnı
Bu mücadelenin merkezinde duran ve Özel’in sıkı sıkıya tutunduğu o etik üstünlük, aslında hepimizin ortak direniş hattıdır. Bu üstünlük salt bir politik retorik değil; bizzat AKP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu ve çevresinde ilmek ilmek ördüğü o mühendislik harikası (!) ağın en zayıf noktası, tabiri caizse yumuşak karnıdır. Çıkar ve statüko üzerine kurulan, kapalı kapılar ardında dizayn edilen o siyaset ağı, ancak ve ancak ilkeli bir duruşun etik ağırlığıyla yırtılabilir. İktidarın en çok korktuğu şey, kendi kurduğu pragmatik oyunun dışında, hakikat zemininde durmakta ısrar eden bir muhataptır.
Partiyi Değil, Varoluş Hakkını Savunmak
Bu noktada altı çok kalın çizgilerle çizilmesi gereken temel bir gerçek var: Özel’e bu süreçte verilecek desteğin, "CHP’li olmakla" veya "CHP'nin politikalarını desteklemekle" uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Bunu çok net ayırmak zorundayız. Bizler bu desteği verirken CHP'nin tarihsel bagajını, programını ya da klasik parti politikalarını onaylıyor değiliz. Bu destek; kim olursak olalım, hangi siyasi geleneğe mensup olursak olalım boynumuzun borcu olan bir destektir. Öncelikle hiçbir çıkarıma referans vermeden bu etiğin gereği ve olması gerekendir. Ortada bir haksızlık vardır ve buna karşı durmak gerekir. Ama illa bir gerekçe lazımsa bu destek, doğrudan doğruya sivil siyasetin nefes alma hakkını savunmaktır. Özel’in bugünkü mücadelesi partisinin sınırlarını çoktan aşmıştır. Onun bu eşikte yalnız bırakılıp kaybetmesi, yalnızca bir siyasi figürün mağlubiyeti değil, geç faşizmin kesin zaferinin ilanı olacaktır. O eşik aşıldıktan sonrası ne demokratik bir çözüm, ne toplumsal barış, ne de adalettir; sonrası zifiri bir karanlıktır.
Bugün CHP'yi dışarıdan dizayn etmeye, muhalefetin en büyük aktörünü "hizaya sokmaya" kalkan muktedir, aynı günlerde el altından DEM Parti'nin yeniden yapılanma süreçlerini de yönetmeye, oradaki dinamikleri kendi bekası lehine sönümlendirmeye çalışıyor. Karşımızda, kendi iktidar alanını güvenceye almakla yetinmeyen, toplumun nefes aldığı her alanı yutmak isteyen bir hegemonya var. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplumuyla, sermayesiyle; velhasıl her türlü toplumsal nüveyle oynayarak onları "kendileştirmeden", içlerini boşaltıp kendi aygıtına çevirmeden durmayacak bir yapı bu.
Adil Barışın ve Çözümün Kilidi
Abdullah Öcalan başta olmak üzere Kürt hareketinin başat aktörleri de, peş peşe gelen güncel açıklamalarıyla bu gerçeğin fazlasıyla farkında olduklarını gösteriyorlar. İktidarın ana muhalefeti tamamen "kendileştirme" hamlesinin başarıya ulaşması, sadece Batı'da değil, tüm ülkede siyasi müzakere zemininin ortadan kalkması demektir.
Türkiye'de kalıcı, onurlu ve adil bir barışın sağlanabilmesinin biricik koşulu, siyaset zeminini yok etmeyi hedefleyen bu kuşatmanın, tam da bugün CHP’ye yapılan bu dış müdahalenin püskürtülmesinden geçmektedir. Unutulmamalıdır ki; bugün barış sürecinin başarıya ulaşması, ancak ve ancak muhalefetin güçlü varlığına ve bir arada durabilme kapasitesine bağlıdır. Tek sesli hale getirilmiş, iktidarın yörüngesine hapsedilmiş ve direniş hatları kırılmış bir siyaset düzleminde hakiki bir müzakere yürütülemez; orada olabilecek tek şey bir dayatmadır. Güçlü, ilkeli ve çok sesli bir muhalefet bloğu ayakta kalmadan, o masada eşit ve onurlu bir barışın inşası imkânsızdır.
Eğer bu yapının, ana muhalefeti kendi suretinde yeniden yaratmasına seyirci kalırsak; demokrasiyi, özgürlükleri, kent hakkını savunanlar, insan hakları mücadelesi verenler, bağımsız gazetecilik yapmaya çalışanlar, barış talep edenler nefes alacak tek bir santimetrekare bile bulamayacaktır. İşte bu yüzden, Özel'i yalnız bırakmamak, CHP'yi kurtarmak değil, kendi geleceğimize, bir arada yaşama irademize ve adil bir barış umuduna sahip çıkmaktır.
Kazanırsa, hepimiz kazanacağız. Kaybederse, istisnasız herkes kaybedecek.
***
Serinin ikinci yazısı burada --> https://solfasol.tv/ozgur-ozel-i-neden-yalniz-birakmamaliyiz-2/
Yorumlar (1)
Yüksel
3 gün önce / 02.06.2026Çok yerinde tesbitler. Kelimenin gerçek anlamında, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla