Bu tespitin somut karşılığını Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde görmek mümkündür. Türkiye’de birçok temel sorun çözümsüz bırakılmış, ertelenmiş ve her erteleme yeni krizlerin zeminini oluşturmuştur. Kürt meselesinden yargı reformuna, yerel demokrasiden emekçilerin haklarına kadar birçok başlık sürekli daha uygun bir zamana havale edilmiştir. Sonuçta sorunlar çözülmemiş, yalnızca büyümüştür. Dolayısıyla Sayın Bakırhan’ın tespiti yerinde olmakla beraber bu tespitin doğal bir devamı olarak şu soruyu da sormak gerekir: Erteleme siyaseti yalnızca iktidarların sorunu mudur? Yoksa demokratik değişim iddiasındaki siyasal hareketler de zaman zaman kendi siyasal sözlerini kurmayı ertelemiyorlar mı?
Tam da bu noktada Simon Sinek’in Altın Çember yaklaşımı ile DEM Parti’nin siyasal geleceği arasında önemli bir ilişki kurulabilir. Simon Sinek, liderlik, organizasyonel kültür ve motivasyon alanlarındaki çalışmalarıyla tanınan İngiliz-Amerikalı yazar ve konuşmacıdır. Dünya çapında ün kazanmasını sağlayan “Start With Why” yaklaşımını ilk kez Eylül 2009'da, Seattle'da düzenlenen bağımsız TEDx etkinliği TEDxPuget Sound kapsamında yaptığı “How Great Leaders Inspire Action” başlıklı konuşmasıydı… Sinek’e göre insanlar önce bir kurumun, yapının ya da siyasi partilerin ne yaptığına değil, niçin var olduğuna bağlanırlar ve dolayısıyla başarılı hareketler, faaliyetlerinden önce amaçlarını anlatırlar. “Ne?” ve “Nasıl?” sorularından önce “Niçin?” sorusuna cevap verirler.
DEM Parti’nin “ne yaptığı” büyük ölçüde bilinmektedir. Demokratik çözümü savunmakta, yerel demokrasiyi geliştirmeye çalışmakta, kadın özgürlüğünü, ekolojik yaşamı, emek mücadelesini ve çoğulcu bir toplumsal düzeni savunmaktadır. Bunları “nasıl yapmaya” çalıştığı da önemli ölçüde görünür durumdadır: demokratik siyaset, müzakere, yerel örgütlenme, eş başkanlık sistemi ve katılımcı mekanizmalar. Ancak Türkiye toplumunun geniş kesimlerinin zihninde hâlâ yeterince netleşmeyen soru şudur:
DEM Parti niçin vardır?
Bu soru yalnızca Kürt seçmenin değil, Türkiye’de adalet, eşitlik ve demokrasi arayan milyonlarca insanın da sorduğu bir sorudur ve ertelenmeyecek kadar önemli bir sorudur. Çünkü Türkiye’de yalnızca Kürtler değil; emekçiler, kadınlar, gençler, emekliler, işsizler, engelliler ve nöroçeşitliler, KHKliler, çiftçiler, küçük üreticiler, güvencesiz çalışanlar, depremzedeler, Aleviler, ekoloji mücadeleleri yürüten yurttaşlar ve kamusal hizmetlere erişimde eşitsizlik yaşayan milyonlar da mevcut siyasal düzenin farklı biçimlerde mağduru haline gelmiştir. Ancak tam da burada cevaplanması gereken bazı kritik sorular ortaya çıkmaktadır ve bu sorular altın çember yaklaşımı kapsamında derinleştirildiğinde;
Niçin bir KHKli DEM Parti’ye katılsın? DEM Parti ona nasıl bir adalet perspektifi sunuyor?
Niçin sanayide çalışan bir işçi geleceğini DEM Parti’nin mücadelesinde görsün? Emek sömürüsüne, taşeronlaşmaya, güvencesiz çalışmaya ve sendikal baskılara karşı diğer partilerden farklı olarak DEM Parti ne öneriyor?
Niçin engelliler ve nöroçeşitliler DEM Parti’ye umut bağlasın? Eşit yurttaşlık, erişilebilirlik ve sosyal haklar konusunda nasıl bir toplumsal dönüşüm vaat ediyor?
Niçin işyerinde sistematik mobbinge maruz kalan bir çalışan kendisini bu siyasetin öznesi olarak görsün?
Daha genel bir ifadeyle sorarsak; DEM Parti toplumun ve halkların partisi olma iddiasındaysa, toplumun bütün kanayan yaralarını yeterince görüyor mu? Görüyorsa bunlara ilişkin siyasal sözünü yeterince kurabiliyor mu? Çünkü bir siyasi hareketin toplumsallaşması, yalnızca toplum adına konuşmasına değil, toplumun farklı kesimlerinin kendi hikâyelerini onun içinde bulabilmesine bağlıdır.
İşte burada ortak gelecek siyasetinin gerçek sınavı başlamaktadır. Çünkü ortak gelecek siyaseti yalnızca mevcut iktidara karşı olmak anlamına gelmez. Aynı zamanda toplumu statükonun devamı ile geçmişe dönüşü hedefleyen restorasyoncu siyaset arasında tercih yapmaya zorlayan anlayışın dışına çıkabilmeyi de ifade eder. Bu nedenle ortak gelecek fikri, yalnızca itiraz eden değil, demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve toplumsal barış temelinde yeni bir siyasal ufuk ortaya koyabilen kurucu bir perspektifi gerekli kılar. Dolayısıyla ezberi bozar; kendisini yalnızca seçim dönemlerinde kurulan ittifaklarla değil, gündelik yaşamın içindeki toplumsal ilişkiler ve pratiklerle de var edebilen bir siyasal yaklaşımı ifade eder. Bu nedenle DEM Parti açısından en kritik meselelerden biri, kendi “niçin”ini ertelememektir. Yıllar boyunca baskılar, kayyımlar, kapatma davaları, gözaltılar, tutuklamalar, seçim süreçleri ve siyasal krizler doğal olarak gündemin merkezinde yer aldı. Ancak bütün bu başlıklar zaman zaman daha temel bir sorunun geri planda kalmasına yol açtı: Türkiye’nin geleceğine dair ortak ve kapsayıcı bir hikâye kurabilmek. Çünkü insanlar artık yalnızca neye karşı olunduğunu değil, nasıl bir ülke ve toplum tasavvur edildiğini de görmek; bu tasavvurun gündelik hayatta somut bir karşılığının olup olmadığını da değerlendirmek istiyor.
Bu nedenle DEM Parti’nin yalnızca iktidardan talep ettiği demokratik standartları savunması yetmez. Aynı standartların kendi örgütsel yaşamında ne kadar hayata geçirilebildiği de önemlidir. Katılım, çoğulculuk, eleştiri hakkı, farklı görüşlerin temsili, kadın özgürlüğü, engelli erişimi, emek duyarlılığı ve çalışma yaşamındaki mobbing gibi konularda parti kendi içinde nasıl bir pratik ortaya koymaktadır?
Çünkü siyasal hareketler yalnızca söyledikleriyle değil, yaşattıklarıyla da değerlendirilirler.
Belki de DEM Parti’nin önündeki en önemli görev, Kürt meselesinin demokratik çözümünü savunurken aynı zamanda Türkiye’nin demokratik geleceğinin niçin kurulması gerektiğini daha görünür biçimde anlatabilmektir. Kısacası anlam üretmesidir. Anlam üretildiğinde bir siyasal belirleyicilik hedefi olarak yüzde 20’lik oy dilimine ulaşması da mümkün olacaktır. Niçin olmasın ki? Bunun yolu da korku siyasetinin karşısına güveni, erteleme siyasetinin karşısına cesareti, tekrar siyasetinin karşısına ise yeni bir toplumsal hikâyeyi koyabilmekten geçecektir.
DEM Parti’nin önündeki temel soru artık yalnızca “hangi sorunlara karşı mücadele ediyoruz?” dan çok daha ötesine geçerek “Türkiye’de adalet, eşitlik, özgürlük ve demokratik cumhuriyet talep eden bütün toplumsal kesimler kendilerini DEM Parti’nin kurucu öznesi olarak görebiliyor mu?’ ya dönüşecektir. Eğer bu soruya güçlü bir cevap üretilebilirse, ortak gelecek siyaseti yalnızca bir siyasal söylem olmaktan çıkar; Türkiye’nin demokratik geleceğini şekillendirebilecek toplumsal bir programa dönüşebilir.
Aksi halde her siyasi hareketin karşı karşıya olduğu risk, DEM Parti için de geçerli olacaktır: Toplumu dönüştürme iddiasıyla yola çıkıp zamanla gündelik siyasetin rutinleri içinde kaybolmak. Belki de yeni dönemin asıl meselesi tam olarak budur: Ertelenen yalnızca haklar değil, ortak bir gelecek fikridir. Ve artık ertelenmemesi gereken şey de budur, kim bilir?
Yorumlar (0)