Bu dilin ortak özelliği, olup biteni anlamaya değil; daha baştan hüküm vermeye dayanmasıdır.
Oysa Kürt hareketi açık biçimde “mutabakat var” demektedir. Ne bir zafer ilanı yapılmakta ne de sürecin nihai bir çözüme ulaştığı iddia edilmektedir. Buna rağmen, daha sürecin ilk aşamasında “yenilgi” ve “teslimiyet” söyleminin bu denli kolay devreye sokulması, tartışmanın siyasal analizden çok ideolojik ve duygusal bir zeminde yürütüldüğünü göstermektedir.
Bu söylemi dillendiren çevrelerin önemli bir bölümü tartışmayı özellikle Barzani ismi üzerinden kurmakta, onu merkeze alarak bütün bir süreci mahkûm etmeye çalışmaktadır. Bir yandan “ulusal birlik” vurgusu yapılırken, öte yandan bu vurgu ile açık biçimde çelişen bir siyasal dil kullanılmaktadır. Oysa Barzani, tam da bu çevrelerin “teslimiyet” olarak nitelediği mutabakatı ve entegrasyon sürecini desteklemektedir.
Üstelik bu süreçte Rojava açısından federasyon, özerklik ya da benzeri bir statü talebi gündemde değildir. Buna rağmen Barzani üzerinden yürütülen bu tartışmanın giderek Rojava hareketi dâhil bütün Kürt siyasal hattının mahkûm edilmesine dönüşmesi, ortada siyasal bir analizden çok tasfiye dili olduğunu göstermektedir. Mesele Barzani değildir; mesele, Kürt hareketinin bütünlüklü siyasal hattını tarihsel olarak yanlış ilan etme çabasıdır.
Bu tartışmaların neredeyse bütünüyle dijital mecralarda yürütülmesi tesadüf değildir. Sahayla, güç dengelerle ve bölgesel güç ilişkileriyle gerçek bir bağ kurmayan; kimi zaman fiilen “tabela partisi” düzeyinde kalan çevreler, siyasal süreci maddi ilişkiler üzerinden değil, soyut kimlik söylemleri üzerinden ele almaktadır.
Çünkü sahada olmayanlar için siyaset, sonuçlarıyla değil; sloganlarıyla vardır.
Suriye’de Ne Oluyor? Konsensüs ve Rojava’yı Boğma Hedefi
Bugün Suriye’de yaşananları doğru kavrayabilmek için, süreci yalnızca Kürt siyaseti üzerinden okumak yetersizdir. Ortada bölgesel ve uluslararası bir konsensüs bulunmaktadır. Bu konsensüs çerçevesinde, cihatçı yapılara fiilen devleti yönetme alanı açılmış; Kürtler, Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar ve seküler toplumsal kesimler bu denklem dışında bırakılmıştır.
Çoğulculuk, sekülerlik ve demokratik teamüller dikkate alınmamış; tersine bu ilkeleri savunan Rojava siyaseti askeri, siyasi ve diplomatik yollarla boğulmak istenmiştir. Ancak bu hatta gelişen direniş, hesapları bozmuş; sahada ortaya çıkan direnç, yeni bir mutabakat zeminini zorunlu kılmıştır.
Bu tablo yeterince kavranmadan, daha sürecin anlamı ve sınırları netleşmeden başlatılan “teslimiyet” söylemi, siyasal değil ideolojik önyargının bir ürünüdür.
Erken Hüküm, Siyasetsizlik ve Etik Çöküş
“Teslimiyet” iddiası ağırlıklı olarak dijital mecralarda üretilmektedir. Bu çevrelerin ayırt edici özelliği, siyasal süreçleri maddi güç dengeleri, sınıfsal ilişkiler ve uluslararası baskılar üzerinden değil; duygusal yoğunlaşma ve kimlik refleksi üzerinden okumalarıdır.
Bu nedenle de henüz olgunlaşmamış, açık ve geri dönüşlü bir sürecin sonucunu ilan etmektedirler. Çünkü mesele onlar açısından ne Suriye’dir ne de mutabakatın gerçek içeriğidir. Asıl mesele, uzun süredir takıntı haline getirdikleri Kürt hareketini mahkûm etmek; onun siyasal çizgisini ve önderliğini itibarsızlaştırmaktır.
Bu dil yeni değildir; yalnızca mecrası değişmiştir. Dijital mecralarla birlikte, siyasal içeriği zayıf ama duygusal tonu yüksek yeni bir dijital milliyetçilik üretilmektedir.
Bu milliyetçilik, son elli yıllık mücadele birikimini, ödenen bedelleri ve yaratılan siyasal kazanımları görmezden gelmektedir. Rojava başta olmak üzere ortaya çıkan siyasal ve kültürel dönüşümlerin; örgütlü mücadelenin, toplumsal bilincin, siyasal iradenin ve uluslararası dengelerle kurulan karmaşık ilişkilerin ürünü olduğunu reddetmektedir.
Oturduğu yerden “Neden bağımsızlık ilan edilmedi?”, “Neden Şam’a yürünmedi?”, “Neden sonuna kadar gidilmedi?” gibi sorularla siyaset yapıldığını sanmak, siyasal sorumluluk değil; siyasal kaçıştır.
Bu çevrelerin ortak özelliği şudur:
Mevcut güç dengelerini, askerî–siyasal sonuçları ve olası bedelleri hesaba katmazlar.
Oysa siyaset, özellikle Ortadoğu gibi çok çelişkili ve çok katmanlı bir coğrafyada, “niyet” üzerinden değil; olanaklar ve sınırlar üzerinden yapılır. Bu sınırları yok sayan her söylem, cesaret değil; sorumsuzluktur.
Mutabakat ile Anlaşma Arasındaki Ayrım
Mutabakat ile anlaşma arasındaki farkı silen yaklaşımlar, kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlara varmaktadır. Mutabakatı tamamlanmış bir anlaşma gibi sunmak, sürecin geçici, geri dönüşlü ve revizyona açık karakterini gizlemektir.
Bugün ortada:
Kürtlerin fiilen inşa ettiği siyasal ve askerî yapıyı tanıyan bağlayıcı bir metin henüz yoktur.
Statüyü güvence altına alan anayasal ya da hukuki düzenlemeler yoktur.
Nihai bir siyasal çözüm belgesi yoktur.
Bu tabloya rağmen “hiç bir kazanım yok” demek, siyasal analiz değil; kara propaganda yapmaktır.
Sonuç Yerine
Suriye’de yaşananlar bir kapanış değil; açık ve devam eden bir süreçtir. Mutabakat, tarafların geçici bir denge noktasında durduğunu göstermektedir; anlaşma ise henüz ortada yoktur. Bu farkı bilerek bulanıklaştıranlar, siyasal analiz değil; itibarsızlaştırma faaliyeti yürütmektedir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey erken hüküm değil; soğukkanlı ve sınıfsal gerçekliği olan bir değerlendirmedir.
Zafer ilanı da teslimiyet çığlığı da, gerçeği anlamayı değil; gerçeğin üzerini örtmeyi kolaylaştırır.
Siyaset sloganla değil, gerçeklikle yapılır.
***
Kapak Görseli: Umberto Boccioni – Şehir Yükseliyor
Yorumlar (0)