Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Klonlama: Yaşamın Kontrolsüz Kopyalanışı

Klonlama endüstrisi, sadece bir sektör değil, aynı zamanda etik değerlerimizi, empati kapasitemizi ve gezegenle ilişkimizi sorgulayan devasa bir meseledir. Klonlanmış hayvanların etinin veya sütünün sofralarımıza gelmesi, bu teknolojik gelişmenin getirdiği ahlaki ikilemleri daha da görünür kılıyor. Tüketici olarak, bu ürünleri tercih ederken, ardında yatan etik sorunları ve hayvan refahı üzerindeki potansiyel etkileri göz önünde bulundurmak hepimizin sorumluluğunda. Yoksa biz de farkında olmadan, silahsız bir şekilde doğayı ve yaşamı mı vurmuş olacağız?

Klonlama: Yaşamın Kontrolsüz Kopyalanışı

Elinde pipet, laboratuvarın en steril köşesinde, bir hücre sürüsü; bir embriyo kümesi mikroskop altında, genetik kodun en mahrem yerinde, yaşamın sırrını fısıldayan bir çekirdek!

Alın size klonlama, basbayağı bilimden doğmuş, ama tabancadan beter! Gelin görün ki, bu zımbırtının da kendine göre faydaları var, öyle boş beleş değil.

Klonlamanın Potansiyel Faydaları: Bilimin Cömert Eli

Bakın şimdi, tıp denen o deryada, klonlama ne işler başarır: tedaviler, araştırmalar... Ne ararsanız var. Hücre kopyalarsın, kök hücre elde edersin, (1) sonra ne mi olur? Alzheimer denen illete, Parkinson belasına, diyabete kafa tutarsın. Hasar görmüş doku mu var, organ mı lazım, yenisini pat diye yaparsın. Yetmedi mi? İlaçları insanlar üzerinde test etmeden önce, genetik ikizleri olan hücre modellerinde denersin, mis gibi!

Peki ya doğa? Hani şu nesli tükenmekte olan garibanlar var ya, klonlama onlara bir umut ışığı olabilir. Belki de soyu tükenmiş bir hayvanı diriltir, doğaya geri kazandırırız, kim bilir? 

Tarım ve hayvancılık derseniz, orası apayrı bir dünya. Et mi lazım, süt mü çok olsun? Al sana genetik olarak üstün hayvanları klonla, verimi ikiye katla! Hastalıklara dirençli ırklar mı istiyorsun? Çatır çatır geliştirirsin, kimse tutamaz seni!

Klonlamanın Etik ve Toplumsal Tartışmaları: Bardağın Boş Tarafı

Gelgelelim, işin bir de kara yüzü var. Klonlama dedin mi, hele ki insan klonlaması, ortalık karışır. “İnsanlık onuru nerede kaldı?” derler, “Din ne diyor?” diye sorarlar. Birinin genetik kopyasını yapmak ne demek? Kimlik ne olacak, yaşamın benzersizliği nerede kalacak? Felsefi sorular döner durur havada.

Bir de şu kök hücre muhabbeti var. Tedavi için embriyo yapacaksın, sonra onu yok edeceksin. Eh, bu da embriyonun statüsü ne, yaşam ne zaman başlar gibi bitmek bilmeyen tartışmalara yol açar.

Peki ya biyoçeşitlilik? Klonlamaya abanırsak, genetik çeşitlilik denen şey kalmayacak diye korkulur. Herkesin elinde aynı genetik özellikteki canlılar, sanki seri üretim yapılmış gibi. İşte bu da biyolojik dengeyi alt üst edebilir, aman dikkat!

Şimdi söyleyin bana, bu klonlama denen şey, bir nimet mi, yoksa Pandora'nın kutusu mu?

Neymiş efendim laboratuvarlarda uykusuz kalıyorlarmış. Ne için? Doğanın milyonlarca yılda kurduğu düzeni hiçe sayıp,  görme duyuna hitap eden bir "mükemmel" et ve süt kaynağı; genetik müdahalelerle "daha verimli" bir canlı; hasta organların için bir "yedek parça" fabrikası mı lazım; al sana klonlama.

Kuzuyu, danayı, fareyi…

Hayvanın varoluşunu kendi doğal dengesi içinde bırakmayıp; türcü ideolojinin antroposen temelli dünyadaki hayvan tanımı; “insana hizmet eden”, dünyayı değiştirme ve dönüştürme gücü elinden alınmış bir canlının yaşam hakkını hiçe sayan bir teknoloji… Klonlamanın yaygın amaçları olan "et ve süt kaynağı", "daha verimli canlı" ve "yedek parça fabrikası"  klonlamanın hayvanlar üzerinde benzer bir tahakküm kurma biçimi değil de nedir?

Bugüne dek birçok canlının klonlama denen o acayip yöntemle yeniden "var edildiğini" biliyor muydunuz? İşte size o "yaratılan" canlılardan bazıları ve bu klonlama denilen olayın dönüm noktaları:

Alın size klonlamanın en bilinen örneklerinden, ta en başından günümüze:

 * Sazan Balığı (1963): Bu klonlama mevzusunun ilk ağa takılanlarından. Çinli abiler halletmiş, ilklerden biri olarak tarihe geçmiş.

 * Koyun Dolly (1996): İşte bu tam bir milat! Yetişkin bir koyunun hücresinden kopyalanmış ilk memeli. Vay be, dedirtti! Tam 6 yıl yaşadı bu klonlanmış Dolly. (2) Onun bu "doğuşu", insan klonlama geyiğini de fena halde alevlendirdi, ortalık karıştı.

 * Fare Cumulina (2000): Hawaii'de klonlandı bu ufaklık. O da yaklaşık 2 yıl 7 ay kadar takıldı bu dünyada.

 * İnek Noto ve Kaga (1998): Japonya'dan çıktı bunlar. Ne için mi? Daha iyi süt, daha güzel peynirler içinmiş efendim. Bildiğin ticarileşmiş iş!

 * Keçi Mira (1998): İlaç testlerinde kullanılsın diye klonlanmış. Yani deneme tahtası gibi bir şey.

 * Domuz Ailesi (2000): Gıda ve sağlıkta verimi artırmak için klonlanmış bir domuz sürüsü. İlk klonlanan domuzlar bunlarmış.

 * Dağ Keçisi Mouflon: Nesli tükenmesin diye, yani "kurtaralım" diye klonlanmış.

 * Hint Maymunu Tetra (2000): Maymun türünde klonlanan ilklerden. Özellikle diyabet araştırmalarında kullanılmış. Yani, yine tıp için!

 * Yabani Sığır Noah (2001): Klonlandı klonlanmasına da, sadece iki gün yaşadı. Yani, her klonlama başarılı olacak diye bir kaide yok!

 * Tavşan (2001): İlk beyaz tavşan ve kardeşleri de bu listeye eklenmiş.

 * Türkiye'nin Klon Sığırları Efe, Ece ve Ecem (2009): Ha, bak! Biz de boş durmadık!  Türkiye'de klonlanan bu sığırlar, normal inekler kadar sağlıklı yaşadı, hatta ürediler, yavruları bile oldu. Yani, "biz de yaparız" demişiz klonlama konusunda! (3)

 * Uzun Kuyruklu Makak Maymunları (2018): Çin'de klonlandı bunlar. Primatlarda da klonlamanın mümkün olduğunu göstermiş oldular.

Gördüğünüz gibi, bilim denen bu şey, canlıları bildiğin fabrika ürünü gibi "üretiyor." Kimisi iyi niyetli, kimisi ticari, kimisi de nesli tükenmesin diye. Ama her halükârda, doğanın o eşsiz akışına müdahale ediliyor, ortada bir "yapay"lık var. Ne diyelim, insanoğlu durmuyor!

2007 yılında İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde klonlanan kuzu Oyalı, Türkiye'nin ilk klonlanmış canlısı olarak lanse edildi. Bilimsel araştırma, teknoloji geliştirme, hatta gelecekte organ nakli için hayvan organlarını insanlarda kullanabilme gibi süslü laflarla meşrulaştırıldı bu "başarı". Oysa bu "başarı"nın ardında, pek çok embriyonun ziyan edildiği, sadece birinin hayata tutunabildiği, hayvanların birer denek olarak kullanıldığı sistematik bir şiddet yatıyor. 

Klonlama, bir canlının genetik ikizini oluşturma süreci. Kulağa ne kadar da masum geliyor, değil mi? Ama bu süreç, yüksek başarısızlık oranları, klonlanan hayvanlarda sıkça görülen sağlık sorunları, gelişimsel anormallikler, organ yetmezlikleri ve erken ölümlerle dolu bir felaket tablosu çiziyor. Embriyo transferlerinden doğuma, her aşamada hayvanlar fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kalıyor. Bu, hayvanların acı çekme kapasitesini hiçe sayan bir pervasızlık değil de nedir?

Hayvan sömürüsü kavramı, hayvanların insanlar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmasıdır. Klonlama, hayvanları bilimsel ve ekonomik amaçlar için "araç" olarak kullanan bu sömürünün en keskin örneklerinden biri. Canlılar, adeta birer seri üretim materyali gibi "üretiliyor", üzerlerinde deneyler yapılıyor. Bu, hayvanların hissedebilen varlıklar olduğu gerçeğini göz ardı eden, onları basit birer kaynak olarak gören sığ bir yaklaşım.

Klonlama teknolojisinin gelişimiyle birlikte, hayvanların "fabrika" ortamında üretilmesi veya genetik olarak manipüle edilmesi gibi senaryolar korkutucu birer gerçekliğe dönüşüyor. Bu durum, hayvan hakları savunucuları arasında haklı bir infiale yol açıyor. Klonlama tartışmaları, hayvan refahını aşarak, biyoçeşitlilik, doğal seçilim ve yaşamın kutsallığı gibi daha geniş felsefi konulara uzanan devasa bir ahlaki boşluk yaratıyor.

Sofralarımıza gelen et ve süt ürünleri hakkında hiç düşündük mü? Peki ya klonlanmış hayvanlar? Onların sofralarımıza gelmeden önceki varoluşları hakkında neler söyleyebiliriz? Eğer hayvanların acı çekme kapasitesini ahlaki değerlendirmemizin merkezine koyarsak, klonlama teknolojisi bu hassas dengenin canına okuyan bir hançer haline gelir.

Deontolojik açıdan hayvanlar "yaşam-özneleri"dir; tıpkı insanlar gibi kendi içsel değerleri, yaşama ve refaha yönelik hakları vardır. Klonlamanın temelini oluşturan, bir canlının sadece üretmek veya araştırma yapmak için var olduğu düşüncesi, bu ontolojik değeri tamamen yok sayıyor. Bir canlının "çoğaltılabilir" bir materyal olarak görülmesi, onun bireyselliğini ve içsel değerini hiçe saymaktır. Klonlama, hayvanların doğanın bir parçası olarak kendi yaşam döngüleri içinde var olma haklarını gasp ediyor ve onları insan ihtiyaçları doğrultusunda manipüle edilebilir varlıklar haline getiriyor.

Klonlama endüstrisi, sadece bir sektör değil, aynı zamanda etik değerlerimizi, empati kapasitemizi ve gezegenle ilişkimizi sorgulayan devasa bir meseledir. Klonlanmış hayvanların etinin veya sütünün sofralarımıza gelmesi, bu teknolojik gelişmenin getirdiği ahlaki ikilemleri daha da görünür kılıyor. Tüketici olarak, bu ürünleri tercih ederken, ardında yatan etik sorunları ve hayvan refahı üzerindeki potansiyel etkileri göz önünde bulundurmak hepimizin sorumluluğunda. Yoksa biz de farkında olmadan, silahsız bir şekilde doğayı ve yaşamı mı vurmuş olacağız?

(1) https://youtube.com/shorts/C8r4turG674?si=9hyCIbdrtALHJtUR

(2) https://youtu.be/eY9gLbYJuxg?si=wYEubz7skxhwr2TA

(3) https://www.tuba.gov.tr/files/yayinlar/raporlar/TUBA-978-625-8352-58-0_ch12.pdf 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış