Geçirdiğimiz Newroz kutlamaları üzerine çok sözler kuruldu ve bir süre daha kurulmaya da devam edecek. Şüphesiz, sözü büyüten ve gerekli kılan, ülkemizde ve tüm dünyada yaşanan, yarınlarımızı şekillendirecek, olumlu ya da olumsuz değişimler ve siyasi konjonktür.
Her Newroz’un belli bir duygusu vardır zannımca. Kimi Newroz’lar direniş, kimileri hüzün, kimileri umut, kimileri sevinç, kimileri merak ile yüklü hisleri beraberinde taşır. Bu yılın Newroz’u, tüm kutlamaların yapıldığı alanlarda, adeta ortak bir coşkuya dönüşmüştü. Kuşkusuz bu coşkuda, Newroz’un bir barış Newroz’u olmasındaki payı çok büyüktü. Zira 27 Şubat ile başlayan süreçle, ferasetli bir çabanın sonucu olarak, bu yıl bizim için meydanlarda ateşler barış için harlanırken, çok yakınımızdaki coğrafyalarda, savaşın ateşi de, tüm yıkıcılığı ile eş anlı olarak yanmaktaydı. Savaşın karanlığında, barış arayışları çok daha ışıltılıydı.
Ateşler, bu kez barış için yanmıştı fakat kalplerin buzlarını ne kadar eritebilmişti sıcaklığı? Ne kadar sözcüklere yansıdı? Bu sorunun cevabı sanırım en çok Newroz kelimesindeki ‘’w’’ ve ‘’o’’ nun makus talihinde saklıydı. Nitekim yıllardır mürekkebin zulmüne düçar olmuş ‘’w’’ ve ‘’ o’’ bu yıl da bu şiddetten payını almış ve kendi olarak, gerçekliğini yaşayamamış ve ‘’Newroz’’ kelimesi alışılageldiği üzere, başkalaşıma uğratılarak ‘’Nevruz’’ biçiminde, birçok haber, köşe yazısı ve sosyal medya paylaşımı içinde, özünden koparılmıştı.
Bu iki harflik detay, büyük ihtimal, toplumun çoğunluğu için gereksiz görünebilir. Ve fakat sağlamcının zorbalığına maruz bırakılan mücadele alanımızda, sözün, ayrımcı ideolojilerde bir inşa ya da imhaya ne denli hizmet ettiğini bilen ve savunan bir sakat aktivist olarak bu şiddete sessiz kalamazdım.
Bu iki harfin inkarı, aslında pozitif barış dediğimiz meselenin ne denli uzun ve gayretli bir uğraşı gerektirdiğinin de ispatı. Nitekim toplumsal barış dediğimiz şey, Newroz ‘un, Newroz olabilme hakkı! Toplumsal barış dediğimiz şey, Newroz’un hafızasına, hatırasına saygı… Toplumsal barış , ‘’w’’ ve ‘’o’’ olarak titreşen o kısacık sesin, kaç acı, kaç gözyaşı, kaç kayıp, kaç keder, kaç ölüm, kaç zülme tekabül ettiğinin farkındalığı. Fark edileni anlama gayreti. Anlamanın adaleti. Bilmenin sınırlarından özgürleşip, öğrenmek istemenin fazileti.Toplumsal barış, insanın köklerinin en derinlerde hikayeleştiği, Ortadoğu tarihinde, birçok farklı kültürün, farklı isimlerle ve farklı anlatılarla, insanlığa ait hasletlerin açığa çıkarıldığı bu bayramların tümünün kabulünde, ortaklaşabilmenin kalp genişliği…
O halde ‘’w’’ ve ‘’o’’ nun adaleti için, Kürtlerin Newroz’unun, hikayesini bir kez daha anlatalım. Farklı söylemleri olmakla birlikte, sembolik anlatımı için tercih ettiğim versiyonu: Mezopotamya topraklarında yaşayan zalim bir kraldır Dehak… Bu zalimin iki omuzunda, iki yılan vardır. Dehak bu yılanları sakinleştirmek için, her gün iki genci öldürerek beyinlerini yılanlara yedirir.Bu korkunç zulüm uzun yıllar sürer.Dehak, gençlerin ölümleri üzerinden,iktidarını yaşatır, krallığını korku ile devam ettirir.Halk keder ve yas içindedir.Efsaneye göre demirci Kawa’nın on yedi oğlundan on altısı da bu yılanlar için kurban edilmiştir.Son kalan oğluna sıra gelince, Kawa, dayanamaz ve isyanı başlatır.Dağlara kaçmış gençler ve halk, Kawa’nın önderliğinde, Dehak’ın sarayını kuşatarak yılanlarını ve zalim kralı öldürür, böylece karanlığı sonlandırır ve özgürlüğün ateşi yakılır.
Kürtler için Newroz bir mevsimin değişimi değildir. Newroz, bir halkın değişimidir. Yeniden diriliştir… Direniştir Newroz… Bir halkın tarihini yeniden yazdığı gündür. Sadece bir kutlama değildir, bir ateşin çevresinde, birleşerek kalp kalbe, yok olup diğerinde, buradayız demektir.
Her efsanede olduğu gibi anlatısı sembollerle doludur. Her efsanede olduğu gibi, sanki hem başka boyutlarda yaşanmış bizden uzak, ama bir o kadar da bize yakın… Bugüne ait değil gibi, ama bir o kadar da bugün... Hiç yaşanma ihtimali yokmuş gibi, ama bir o kadar yaşanan ve yaşanmakta olan…
Yaşanmakta olan… Efsanelerde değil, tam da gözümüzün önünde. Epstein dosyaları, salt kendi için yaşayanların, büyümüş egolarının ve sonu gelmez hazlarının, onları nasıl gözü dönmüş Dehak’lara dönüştürdüğünü, yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Öyle çok uzaklarda da değil, bu sembollerin vücut bulmuş haline, iktidar, zenginlik, otorite, şöhret, itibar sahibi muktedirlerin cisminde, her gün tanıklık ediyoruz. Ve fakat tanıklığı yapanlar bu kötücüllüğün zehrinden, acaba tamamen muaf mı? Bizim için kötü ve kötülük hep dışarıda mı?
İnsanlık tarihi binlerce yıllık hikayeler barındırıyor gibi gelse de değişen isimler, değişen dekorlar ve değişen kostümler dışında, aslında anlatı hep aynı. Dehak’ın kendi hazları için var ettiği korku krallığı artık kapitalist modernitenin biçimlendirdiği, şişirilmiş egosuyla, sadece ‘’ben’’ olarak yaşayan, yalnızlığa yazgılı, bireysel krallıklar ve bir yaşam tarzı… Her insanın ‘’ben’’nin deki kuytu dehlizlerde, kendi Dehak’ları, kendi Firavun’ları saklı.
Sayın Öcalan’nın merakla beklenen Newroz mesajı da bu sembollere atıf yapan, tarihsel bir değerdeydi. Siyasi, kültürel, felsefi, sosyolojik bir derinlikle geçmişi, geleceği ve şimdiyi içinde barındırırken, efsanenin sembollerinin güncel karşılığı hem dışsal hem de içsel analizlerde yerini almıştı. Metnin içeriği şüphe yok ki herkesi farklı yönleriyle etkiledi. Ve fakat kalbimi tefekküre davet edense, şu cümleleriydi; ‘’Newroz’da bir türlü yakamızı bırakmayan her çeşit yetersiz ilişkilerden, yetersiz anlamlardan kendimizi arındıralım ve yetkin bir ilişki tarzıyla, etkin bir anlam derinliğiyle yeni bir özgürlük ahlakı ve yeni bir estetik anlayışla yaşama yüklenelim’’
Modernitenin kolaycılığı ve hep karşıya havale eden alışkanlıklarımızla belki de bu cümleleri önce kimse üstüne alınmadı. Oysaki bu cümleler, hayatın anlamına dair sorduğumuz soruların cevaplarıydı.
Her biri bütünden koparılmış, paramparça ruhumuzun kırıkları… ‘’Ben ‘’içeride kaldıkça, var olabilir mi yeni bir özgürlük ahlakı? Daima ‘’Ben’’ ile hemhal olan, gerçekten kendinden arınır mı? Şüphesiz ki ben, ancak ‘biz’in içinde saflaşır…
Hakikati aşındırır, ‘’Ben’’ nin ‘’ Bize’’ olan zıtlığı..Ben şüphededir, biz her daim güvende… Ben rekabet eder, biz tamamlar… Ben kusur görendir, biz kusurları düzelten… Ben gururdur, biz tevazu… Ben hesap sorar, biz hesap verir. Ben şikayet üretir, biz şikayeti üstlenir... Ben yargısız infazdır, biz haklı çıkarır. Ben bilmek ister, biz bilgiyi hal eder. Ben sahip olandır, biz emanet alandır. Ben perdeyle ayırır, biz perdeleri kaldırır. Ben kendini parlatır, biz ışık için yanandır.
‘’Mum olmak kolay değil, ışık olmak için önce yanmak gerekir’’ diyor Rumi… Kürtler dünden bugüne, ışık olmak için, kalplerinin mumuyla yanıp, kendini feda ederek, bizlik bilincinde ikiyi bir eyleyerek geldiler ve biz için birliğe erdiler.
Hal böyleyken bir telefonluk mesafede, yüz yüze iletişimin yapıcı ve onarıcı etkisini, dayanışmayı tercih etmek yerine, soğuk metalin ekranından, sıcak konforlu mekanlarda, eleştiri niyetine, emeği ve çabayı hiç eden, kırıp dökmekten imtina etmeyen, aydınlar, yazarlar, gazeteciler ve dahi sosyal medya kahramanları, kolezyumların seçkin localarında, aslanların önüne atacak yeni kurbanlar ararken, önümüzdeki yılın Newroz’unu bekleye dursun, bir gerçeği tekrar hatırlayalım.
Kapitalizmin en vahşi ve yüzünü gizleme ihtiyacı dahi hissetmediği, en saldırgan haliyle insanlık için tüm dünyayı tehdit eden savaş ateşine karşı, ‘’ben’’ ini ‘’biz’’ için eriten kalplerin mumuyla yakılacak her seferinde Newroz ateşleri… Yenilecek yine Dehak’lar… Yeniden direnecek zulme karşı Kawa’lar… Yeniden gelecek bahar… Goncaya duracak tomurcuklar.. Hakikat ateşinde pervane olanlar, yeniden haykıracak umudu… Peki ya biz? Kalbimizin mumu… Aydınlatmak için karanlığı, göze alacak mı yanmayı?
Yorumlar (0)