Kürkçü’ye yönelik eleştiriler sert ve yer yer olumsuz ifadeler içerse de, bu durum tek başına ele alındığında eksik kalır. Çünkü sol içi tartışmalar, doğası gereği eleştiri, özeleştiri ve yeniden konumlanma süreçlerini içerir. Ancak burada belirleyici olan, bu eleştirilerin hangi siyasal ufka hizmet ettiğidir. Eğer eleştiriler geçmişin muhasebesine sıkışıp kalırsa, solun toplumsal etkisi daralır. Buna karşılık, eleştiriler geleceği kurma iradesiyle birleştiğinde, kurucu bir rol oynayabilir.
Kürkçü’nün farklı bir siyasal yönelimle eleştirilmesi (sağcılık ve teslimiyetçilikle) özellikle solun içsel çoğulculuğunu ve farklı stratejik yaklaşımları göz ardı ettiği için, toplumsal ufku genişletme potansiyeli sınırlı kalmaktadır. Aksine, solun birleşik mücadele kapasitesini zayıflatma riski taşır, farklı kesimler arasındaki mesafeyi artırma ihtimali barındırır ve toplumsal ittifakları sınırlar. Toplumsal etki ve solun uzun vadeli ufku açısından yeterince yapıcı bir katkı üretmeyebilir; aksine iç çatışma riskini artıran bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Solun farklı stratejilerini ve deneyimlerini kapsayıcı bir şekilde tartışması, bu tür ithamlardan daha fazla toplumsal fayda sağlar.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; farklılıkların varlığını kabul eden, çoğulcu ve kadirşinas bir siyasal akıldır. Türkiye’de sol Marksist damarın tarihsel çeşitliliği, bir parçalanmışlık göstergesi değil; doğru değerlendirildiğinde büyük bir düşünsel ve pratik zenginliktir. Bu zenginliğin açığa çıkması ise ancak karşılıklı eleştirilerin yıkıcı değil, kurucu bir zemine taşınmasıyla mümkündür. Çünkü sol, kendi içindeki çoğulluğu bir çatışma alanı değil, bir üretim ve ortaklaşma alanı olarak değerlendirebildiği ölçüde güç kazanır.
AKP–MHP çizgisinde somutlaşan otoriterleşme yalnızca bir iktidar sorunu değil; aynı zamanda toplumsal alanın daraltılması, demokratik mekanizmaların zayıflatılması ve muhalefetin parçalanması sorunudur. Bu nedenle bu yapıya karşı verilecek mücadele, dar grup refleksleriyle, sol içi polemikle değil; geniş, birleşik ve dayanışmacı bir hatla yürütülmelidir. İttifak anlayışından sınıf mücadelesine, seçim politikalarından bölgesel gelişmelere kadar uzanan tüm başlıklarda ortak bir zemin yaratmak, solun tarihsel sorumluluğudur.
Bu bağlamda, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin en temel başlıklarından biri olan Kürt meselesi, solun kendisini konumlandırdığı en kritik alanlardan biridir. Türkiye devrimci hareketi ile Kürt demokratik ve özgürlük hareketi arasındaki ilişki, tarihsel olarak hem yakınlaşmalar hem de mesafelenmeler içermiştir. Bu durum, ideolojik tercihlerden stratejik yönelimlere kadar çok katmanlı nedenlere dayanmaktadır. Devrimci dayanışmayı olumsuz etkileyen “polemik siyasetinin dolaşıma sokulması” bu ideolojik tercihler ve stratejik yönelimlerle ilişkilidir.
Kürt meselesine mesafeli duran sol anlayışlar, çoğu zaman sınıf eksenli mücadeleyi önceleyen bir perspektifle hareket etmiş; ulusal sorunun bu çerçevede ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım, teorik bir tutarlılık barındırsa da, pratikte Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin en dinamik alanlarından biri olan Kürt hareketiyle yeterince güçlü bağlar kurulamamasına yol açmıştır. Bu mesafe, zaman zaman solun toplumsal etkisini sınırlayan bir unsur haline gelmiştir.
Farklı ideolojik zeminlerden gelen üç yaklaşım — kendini devrimci/Marksist olarak tanımlayanlar, İslamcı anlayışlarve Kemalist çizgi — Kürt meselesi söz konusu olduğunda çoğu zaman birbirine zıt görünse de, pratikte benzer bir noktada buluşmaktadır: Kürtlerin taleplerine mesafeli durmak ve gerçek bir dayanışma geliştirmemek.
Marksist/devrimci olduğunu iddia eden kimi çevreler, sınıf siyasetini merkeze alırken Kürt meselesini “ikincil” ya da “saptırıcı” olarak değerlendirebilmekte; hatta Kürt hareketini milliyetçilikle veya emperyalizmle ilişkilendirerek eleştirmektedir. Bu yaklaşım, teorik olarak enternasyonalizmi savunsa da, pratikte ezilen bir halkın somut talepleriyle temas kurmakta zorlanmakta ve çoğu zaman kendini daha “sınırlı bir siyasal alanda konumlanma”ya yöneltmektedir. Böylece enternasyonalizm iddiası, dayanışma üretmeyen soyut bir ilkeye dönüşmektedir.
İslamcı anlayış ise meseleyi “ümmet” perspektifi üzerinden ele alarak, kimlik temelli talepleri “kavmiyetçilik” olarak nitelendirebilmektedir. Kendini evrensel bir birlik fikrinin temsilcisi olarak görürken, Kürtlerin kimlik, dil ve eşit yurttaşlık taleplerine mesafeli durmakta; bu talepleri çoğu zaman bölücülükle ilişkilendirmektedir. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yine dayanışmadan uzak, eşitler arası ilişki kurmakta zorlanan bir yaklaşımdır.
Kemalist yaklaşım da farklı bir gerekçeyle benzer bir sonuç üretmektedir. Kendini aydınlanmacı ve modernleşmeci bir çizgide konumlandırırken, Kürt meselesini çoğu zaman “geri kalmışlık,” “feodalite” ya da “yerel sorun” olarak tanımlamakta; bu nedenle Kürtlerin politik taleplerini meşru bir toplumsal-siyasal zemin olarak görmekte zorlanmaktadır. Bu bakış açısı da, Kürtlerle eşitlik temelinde bir ilişki kurmak yerine onları dönüştürülmesi gereken bir “sorun” olarak ele almaktadır.
Ulusalcı çevreler, Kürt siyasal hareketini tek boyutlu bir şekilde değerlendirerek onu iktidarla özdeşleştirdiğinde, sahadaki çok katmanlı gerçekliği göz ardı etmiş olurlar. Oysa Kürt demokratik siyaseti, tarihsel olarak farklı dönemlerde farklı aktörlerle temas kurmuş, müzakere ve çözüm arayışlarını da bu çerçevede ele almıştır. Bu durum, doğrudan bir “ittifak” ya da “aynı çizgide durma” şeklinde okunamayacak kadar karmaşıktır.
Öte yandan, kendisini sol ve devrimci olarak tanımlayan bazı çevrelerde Kürt demokratik siyaseti konusunda zaman zaman ulusalcı söylemlerle benzeşen bir dil ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, evrenselci ve özgürlükçü olması beklenen sol siyasetin kendi içindeki çelişkilerine işaret eder. Devrimci bir anlayışın, halkların eşitliği ve özgürlük mücadelesini esas alması beklenirken, ulusalcı yaklaşımlarla örtüşebilen bazı söylemsel yakınlıklar “devrimci siyaset”açısından daraltıcı bir risk taşımaktadır.
Barış ve çözüm süreçlerinin kimlerle yürütülmesi gerektiği meselesi de ideolojik ön kabullerle değil, somut siyasal gerçeklikle değerlendirilmelidir. Devlet gücünü elinde bulunduran aktörlerle temas kurmadan bir çözüm sürecinin ilerlemesi mümkün değildir. Bu nedenle, görüşmelerin belirli siyasi partilerle (AKP-MHP) yapılmasını kategorik olarak reddetmek, çözüm fikrini zayıflatan bir tutum hâline gelebilir.
Bu üç yaklaşımın ortaklaştığı nokta açıktır: Kürtleri milliyetçi, kavimci ya da geri olarak nitelendirirken, onların taleplerini doğrudan dinlemek, anlamak ve bu taleplerle dayanışma kurmak konusunda beklenen düzeyde kapsayıcılık üretememeleridir.
Oysa gerçek bir evrenselcilik, ancak somut eşitsizliklerle yüzleştiği ölçüde anlam kazanır. Ezilen bir halkın dil, kimlik, eşit yurttaşlık ve özgürlük taleplerini görmezden gelen hiçbir yaklaşım — adı ne olursa olsun — kendini ne kadar evrensel, ilerici ya da devrimci olarak tanımlarsa tanımlasın, bu iddiasını pratikte karşılayamaz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; Kürtleri tanımlayan, yargılayan ya da konumlandıran bir dil değil, onları dinleyen ve özne olduğu bir eşitlik ve dayanışma zemini kuran siyasal bir yaklaşımdır. Aksi hâlde farklı ideolojik adlar altında üretilen bu mesafe, yalnızca Kürtleri değil, Türkiye’de ortak bir demokratik geleceği de yalnız bırakmaktadır.
Buna karşılık, Kürt meselesini Türkiye’nin demokratikleşme sorununun ayrılmaz bir parçası olarak ele alan yaklaşımlar, ortak mücadele zeminlerinin genişletilmesini savunmuştur. Bu anlayış, yalnızca dayanışmayı değil; eşit yurttaşlık, özgürlük ve demokrasi temelinde bütünlüklü bir siyasal hattın kurulmasını hedeflemektedir.
Yeni Kurucu Siyasetin Önünde İki Temel Görev
Solun, yeni kurucu devrimci bir siyasetin önünde iki temel görevi vardır: Birincisi, kendi içindeki farklılıkları çatışma nedeni olmaktan çıkarıp zenginlik olarak değerlendirmek; ikincisi ise bu çoğulluğu somut bir siyasal hatta dönüştürmektir. İşte burada “Sol Odak” ve “Demokrasi İttifakı” kavramları, yalnızca teorik öneriler değil, pratik bir yönelim olarak önem kazanmaktadır.
Sol Odak, solun kendi içindeki dağınıklığı aşarak, ortak ilkeler, asgari program ve mücadele hattı etrafında kendini yenileyip yeniden örgütlenmesini ifade eder. Bu odak, farklı gelenekleri yok sayan değil, onları ortak bir zeminde buluşturan, çoğulcu ama yönsüz olmayan bir kurucu merkez olmalıdır. Böyle bir odak, solun hem teorik hem pratik düzlemde yeniden görünür ve etkili hale gelmesinin temel koşullarından biridir.
Demokrasi İttifakı ise, solun kendi sınırlarını aşarak; emek, kadın, gençlik, ekoloji ve Kürt özgürlük mücadelesi başta olmak üzere tüm toplumsal muhalefet dinamikleriyle kuracağı geniş ortak mücadele zeminini ifade eder. Bu ittifak, yalnızca seçim odaklı bir birliktelik değil, uzun vadeli, ilkesel ve toplumsal karşılığı olan bir demokrasi mücadelesi perspektifine dayanmalıdır.
Bu iki yaklaşım birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Sol Odak, iç bütünlüğü ve yönü sağlar; Demokrasi İttifakıise bu yönün toplumsallaşmasını ve genişlemesini mümkün kılar. Bu bütünlük sağlanmadan, ne solun kendi içinde güçlenmesi ne de toplum nezdinde gerçek bir alternatif haline gelmesi mümkündür.
Kişisel polemiklerin ötesine geçen bir tartışma kültürü, bu sürecin en kritik unsurlarından biridir. Çünkü polemik, kısa vadede görünürlük sağlasa da uzun vadede siyasal üretkenliği zayıflatır. Buna karşılık, eleştirel ama yapıcı bir tartışma zemini hem teorik gelişimi besler hem de ortak mücadele imkanlarını genişletir.
Devrimci Yol ve Kurucu Siyasetin Mirası
Eğer bugün Ertuğrul Kürkçü’ye yöneltilen eleştiriler 55 yıl sonra tersinden kurulmuş olsaydı, değişmesi gereken şey isimler değil, tartışmanın kendisi olurdu. Tarih, kişisel polemikleri değil; kurucu siyasal hatları kaydeder.
Kurucu siyasal bir hat olarak Devrimci Yol, ait olduğu tarihsel ve toplumsal koşulların özgün hakikatinden beslenerek halkla iç içe geçmiş; halktan öğrenen ve halkla birlikte dönüşen bir siyasal pratiği temsil etmiştir. Bu yönüyle yalnızca kendi dönemine müdahale eden bir hareket olmakla kalmamış, halkla bütünleşmiş ve dönüştürücü bir siyaset anlayışını tarihe miras bırakmıştır.
Devrimci Yol, devrimci mücadelenin yalnızca dar bir öncü kadro ile değil, geniş halk kesimlerinin katılımıyla yürütülmesi gerektiğini savunuyordu. Mahalleler, işyerleri ve okullarda farklı siyasal eğilimlerden insanların katılabildiği yerel ve yaygın örgütlenmelere önem verilmiştir. Teorik birlikten çok, pratikte kurulan birliklere ağırlık verilmiştir. Faşizme karşı mücadele, yerel direnişler, günlük siyasal pratik… Bu alanlarda farklı sol çevrelerle birlikte hareket edilebileceği savunulmuştur.
THKP-C’nin merkezi ve öncü örgüt modeline karşılık, Devrimci Yol daha gevşek, esnek ve yerel inisiyatiflere açık bir örgütlenme tarzını benimsemiştir. Mahalle komiteleri ve direniş örgütlenmeleri ön plana çıkmıştır. Bu yapılar, yalnızca devrimcilerin değil, halkın doğrudan katıldığı ortak mücadele alanları olarak kurgulanmıştır. Önceden kurulmuş ideolojik birlikten değil, ortak mücadele pratiğinden doğan bir süreçtir.
Ortak örgütlenmeyi dar bir örgütsel birlikten ziyade, geniş, çoğulcu ve pratik temelli bir mücadele birliği olarak ele almıştır. Daha katı ve öncü merkezli modellerden ayrılarak, Türkiye solunda taban örgütlenmesine dayalı birlik anlayışının önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Bugün devrimci bir siyasetin ihtiyacı polemik siyaseti değil, Devrimci Yol’un mirasından ilham almaktır. Gerisine düşmemek ve onu aşmaktır.
Geleceğe Dönük Kurucu Siyaset
Devrimci hareketin yakın tarihine eleştirel bir perspektifle yaklaşmak ve geçmişe ilişkin öz eleştirel bir değerlendirme geliştirmek, ancak yeni bir devrimci öznenin inşasıyla mümkün olabilir. Tarihsel deneyimlerin yeniden değerlendirilmesi, geleceğe dönük siyasal stratejilerin oluşturulmasında belirleyici bir rol oynar.
Toplumun sol siyasete duyduğu ihtiyacın belirginleştiği mevcut konjonktürde, ortak örgütlenme arayışlarının polemikçi yaklaşımlar üzerinden değil; diyalog, karşılıklı anlayış ve kolektif akıl temelinde geliştirilmesi gerekmektedir. Bu durum, hem teorik hem de pratik düzeyde kapsayıcı ve sürdürülebilir bir siyasal hattın inşasını zorunlu kılar.
Geçmişe dönük polemik siyaseti sola ve topluma zarar vermektedir. Oysa bugün ihtiyaç duyulan; kendini yenileyen, 21. yüzyılın ruhunu kavrayan ve tüm toplumsal muhalefet dinamiklerinden öğrenmeye açık bir kurucu siyaset anlayışıdır.
Otoriterleşmeye karşı özgürlükçü bir sol seçenek yaratmak, bireylerin değil, bütün bir sol hareketin ortak sorumluluğudur. Bu sorumluluk, ancak Sol Odak ile iç bütünlüğü kuran ve Demokrasi İttifakı ile toplumsallaşan bir mücadele hattı üzerinden hayata geçirilebilir.
Bugünün tartışmalarını anlamlı kılacak olan da budur: Kimin ne dediğinden çok, bu sözlerin nasıl bir gelecek inşa ettiği önemlidir. Asıl mesele şudur: Bu tartışmalar, solun birleşik mücadelesini büyüten bir kurucu eşik mi olacak, yoksa kaçırılmış bir tarihsel imkân olarak mı hatırlanacaktır? Bu sorunun cevabı, bugünden kurulacak ortak akılda, dilde ve iradede gizlidir.
Yorumlar (1)
Suat Turan
14 gün önce / 02.04.2026Müftüoğlu'nun ne yazıkki hiç bir dönem ittifak, genişleme kaygısı olmamış aksine, girdiği sayısız polemiklerle ittifak seçeneklerini itmiş küçülmüştür..
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla