Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Rahatlatıcı Ama Yanıltıcı Bir Hikâye Olarak ‘Demokratik Milliyetçilik’

‘Milliyetçilik’ ile ‘demokrasi’ arasındaki gerilim tali değil, yapısaldır. Sıfat ekleyerek çözülemeyecek olan bu gerilim, yöntemsel ya da tarihsel bir yanlış anlaşılma değildir. İki kavram arasındaki gerilimli ilişki, birinin geçmişin otoritesine bağlılığı esas aldığı, diğerinin ise geleceğin açıklığına yaslandığı iki karşıt siyasal mantık arasındaki giderilemez bir kan uyuşmazlığıdır.

Rahatlatıcı Ama Yanıltıcı Bir Hikâye Olarak ‘Demokratik Milliyetçilik’

Son zamanlarda hayatımıza giren birçok kavram var ve bunlardan biri de demokratik milliyetçilik.

İlk bakışta gayet makul, hatta uzlaştırıcı görünüyor. Milliyetçilik var ama “kötü” değil. Üstelik demokrasiyle terbiye edilmiş, çoğulcu ve yurttaşlığa dayalı. Otoriter değil, kapsayıcı. Peki, gerçekten öyle mi?

Milliyetçilik ile demokrasi arasında yapısal bir uyumun tersine aslında derin bir gerilim var. Bu gerilimi, sıfat ekleyerek ortadan kaldırmak pek mümkün değil.

Milliyetçilik, her zaman bir “biz” inşasıyla başlar. Bu “biz”, ister etnik, ister kültürel, ister yurttaşlık temelli tanımlansın, mutlaka bir sınır üretir. Kimlerin bu siyasal topluluğun asli unsuru olduğu ve kimlerin her zaman “sonradan gelen”, “misafir” ya da “istisna” olduğu bu sınırla belirlenir. Demokrasi ise tam tersine, siyasal topluluğun kendisini dahi sürekli sorgulamayı gerektirir. Demokrasi, sabit bir özneye değil, eşit bireylerin açık, dönüşebilir ve değişebilir katılımına dayanır. Milliyetçilik bir “sabit” olgu üzerine inşa edilirken demokrasi gelişmeye ve değişmeye açık olmayı gerektirir.

Milliyetçilik, siyasal ufkunu her zaman geçmişten devraldığı bir hikâye üzerine kurar. Ortak köken, tarihsel süreklilik, altın çağ ya da travmatik bir kopuş anlatısı, geleceğin nasıl olması gerektiğini belirleyen bir pusula işlevi görür. Milliyetçilik için gelecek, keşfedilecek bir alan değil, geçmişte “zaten var olduğu” varsayılan bir özün yeniden tesis edilmesi olarak düşünülür.

Demokrasi ise tam tersine, geçmişte üretilmiş sınırların, hiyerarşilerin ve kimlik tanımlarının siyasal meşruiyetini askıya alma iddiası taşır. Siyasal topluluğu, kökene değil bugünkü eşitliğe ve geleceğe dair ortak karar alma kapasitesine dayandırır.

Milliyetçilik geçmişi norm haline getirirken, demokrasi geçmişi aşılması gereken bir yük olarak görür. Milliyetçilik, hangi biçimde tanımlanırsa tanımlansın, siyasal topluluğu önceden belirlenmiş bir “biz” üzerinden kurar. Demokrasi ise bu “biz”in kendisinin bile tartışmaya açık olmasını gerektirir. Milliyetçilik sabit bir kimlik varsayar. Demokrasi ise sürekli müzakere edilen bir siyasal süreci gerektirir.

Milliyetçi yaklaşıma göre ‘ulus’ sorgulanabilir bir olgu değildir. Sadece ‘ulus’un içinde daha demokratik olunabilir. Bu yaklaşım aynı zamanda bir sınır çizmektir. Oysa demokrasinin gerçek ölçütü, sınırların da tartışmaya açılabilmesidir. Ulusun kendisi tartışılamıyorsa, demokrasi baştan daraltılmış demektir.

Milliyetçiliğin tarihsel olarak taşıdığı dışlayıcılık, asimilasyon ve bastırma pratikleri “demokratik” sıfatıyla süslendiğinde milliyetçiliğin sert ve uzlaşmaz gövdesine soft bir elbise giydirilmiş olur. Bu kavramsal etiket, geçmişi ve onun üzerine inşa edilmiş milliyetçiliği estetize eder. Böylece milliyetçilik, toplum için kabul edilebilir bir siyasal dil haline gelir. Estetize edilmiş haliyle “demokratik milliyetçilik” evreninde siyasal eşitsizlikler tanınır ama aşılmaz. Farklılıklar kabul edilir ama egemen ulusal çerçevesi sorgulanmaz.

Bu nedenle ‘milliyetçilik’ ile ‘demokrasi’ arasındaki gerilim tali değil, yapısaldır. Sıfat ekleyerek çözülemeyecek olan bu gerilim, yöntemsel ya da tarihsel bir yanlış anlaşılma değildir. İki kavram arasındaki gerilimli ilişki, birinin geçmişin otoritesine bağlılığı esas aldığı, diğerinin ise geleceğin açıklığına yaslandığı iki karşıt siyasal mantık arasındaki giderilemez bir kan uyuşmazlığıdır.

Sınıfsal perspektiften bakıldığında ise milliyetçilik, hangi sıfatla gelirse gelsin, sınıf çelişkilerini ulusal birlik söylemi içinde eritme eğilimi taşır. Emek ile sermaye arasındaki yapısal çatışma, “ulusal çıkar” adına geri plana itilir. “Demokratik” milliyetçilik de bu kuralın istisnası değildir.

Türkiye’de milliyetçi siyasetin kurumsal örneklerine bakıldığında (örneğin MHP’nin tarihsel çizgisinde) “demokratik” sıfatının ne kadar dar bir alana sıkıştığı açıkça görülür. Muhalefetin meşruiyetinin sürekli tartışmaya açıldığı, hak taleplerinin “beka” söylemiyle bastırıldığı, devletin toplumun üzerinde konumlandırıldığı bir siyasal refleks, milliyetçiliğin demokrasiyle kurduğu ilişkinin sınırlarını açık bir şekilde ortaya koyar.

Bu örnek, MHP’ye özgü bir sapma olarak değildir. Bu, milliyetçiliğin genel eğiliminin somut bir tezahürüdür. Çünkü sorun partilerden çok, ideolojinin kendisindedir. Ulusu siyasal öznenin üstünde konumlandıran bir düşünce, demokrasiyi ancak kendi çizdiği çerçevenin içinde tolere edebilir. O çerçeve zorlandığında, demokrasi askıya alınabilir bir “lüks”e dönüşür.

Sonuç olarak demokrasi, milliyetçiliği ehlileştiremez ama milliyetçilik, demokrasiyi sınırlar. Bu ikisini yan yana getirip aralarındaki gerilimi sıfatlar ekleyerek yok saymak teorik bir çözüm olamaz.

Solun ihtiyacı olan şey, milliyetçiliğin “daha iyisi” değil, eşitliği, özgürlüğü ve siyasal özneleşmeyi ulusal sınırların ötesinde düşünebilen gerçek bir demokratik ufuktur. Aksi halde “demokratik milliyetçilik”, solun kendine anlattığı rahatlatıcı ama yanıltıcı bir hikâye olmaktan öteye geçmeyecektir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış