Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Resmî Tarih ve Susturulan Hikâyeler

İlber Ortaylı'yı nasıl bilirdiniz? Belki de verilebilecek en dürüst cevap şudur: İlber Ortaylı güçlü bir tarih bilgisine sahipti. Ancak onun temsil ettiği tarih anlatısı, egemen sınıfların ve tekçi devlet geleneğinin perspektifine dayanıyordu. Bugün tarih üzerine yeniden düşünmek isteyenler için asıl mesele de burada başlıyor. Tarihi yalnızca devletlerin ve egemenlerin hikâyesi olarak mı okuyacağız, yoksa emekçilerin, toplumların ve bastırılmış halkların deneyimleri üzerinden mi yeniden kuracağız?

Resmî Tarih ve Susturulan Hikâyeler

Cenazelerde imamın sorduğu klasik bir soru vardır:

“Merhumu nasıl bilirdiniz?”

Cemaat çoğu zaman aynı cevabı verir: “İyi bilirdik.”

İlber Ortaylı için de muhtemelen benzer sözler söylenecektir. Ortaylı iyi bir tarihçiydi denecektir. Doğrudur. Ama neye göre, kime göre?

Bir tarihçiyi değerlendirmenin yolu yalnızca anlattıklarına bakmak değildir. Aynı zamanda anlatmadıklarına da bakmak gerekir. Çünkü tarih yalnızca yazılanlarla değil, çoğu zaman görülmeyenlerle, yazılmayanlarla ve susulanlarla da kurulur.

Bu anlamda Osmanlı tarihi sadece padişahlardan, şaşaalı saraylardan ve fetihlerden mi ibarettir? Peki Babailer, Celaliler ve Şeyh Bedreddin bu tarihin neresindedir?

Bir de yakın tarihe, son yüz yıllık döneme, Cumhuriyet tarihine bakalım.

1910 ile 1925 yılları arasında bu coğrafyada ne yaşandı? Bu dönem sadece 19 Mayıs çıkarması ya da Dumlupınar muharebesinden mi ibarettir? Karadeniz ve Ege sahillerinde yaşayan Rumlara, Anadolu’da yaşayan Ermenilere, Mezopotamya’da yaşayan Süryanilere ne oldu? Peki “Zo diyenleri temizledik, şimdi sıra lo diyenlerde” denilerek işaret edilen Kürtlere ne yapıldı?

Bu on beş yıl içinde Anadolu’nun demografik yapısı köklü biçimde değiştirildi. Yüzyıllar boyunca bu coğrafyada yaşayan birçok halk kıyımdan geçirildi ya da yerinden edildi.

Ermeniler 1915’te başlayan kıyım ve tehcir politikalarıyla Anadolu’dan koparıldı. Süryaniler aynı yıllarda kendi tarih yazımlarında “Seyfo” olarak adlandırılan büyük bir kırım yaşadılar. Rumlar ise Balkan savaşlarıyla başlayan, Birinci Dünya Savaşı, Pontus trajedisi ve nihayet 1923 nüfus mübadelesiyle tamamlanan süreçte Anadolu’dan tasfiye edildi.

Bu süreç yalnızca bir imparatorluğun çöküşünün değil, aynı zamanda Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın çok kimlikli ve çok kültürlü yapısının sona ermesinin hikâyesidir. Tek tipleştirmenin ve toplumsal çoraklaşmanın başlangıcıdır.

Başka bir ifadeyle, kurulan yeni düzen yalnızca siyasal bir dönüşüm değil; aynı zamanda kapsamlı bir toplumsal ve demografik yeniden düzenlemedir.

Ancak bu kıyım ve kırılmalar egemen tarih anlatısında yer bulmaz. Çünkü resmî tarih çoğu zaman devletin krizlerini, reformlarını ve diplomatik dengelerini anlatır; halkların yaşadığı kırılmaları ise ya görünmez kılar ya da çarpıtarak aktarır.

İlber Ortaylı bu tarihçilik çizgisinin öne çıkan temsilcilerinden biridir.

Onun tarih anlatısında kıyıma uğrayan ve sürülen Rum, Ermeni ve Süryani yoktur. Koçgiri yoktur. Zilan yoktur. Dersim yoktur. Baskı altına alınan ve asimilasyona tabi tutulan Aleviler yoktur.

Oysa tarih yalnızca egemenlerin ve devletlerin hikâyesi değildir.

Materyalist tarih anlayışı açısından tarih aynı zamanda sınıfların, emekçilerin, öteki halkların ve toplumsal mücadelelerin tarihidir. Devlet merkezli tarih yazımı ise çoğu zaman bu alanları görünmez kılar. Tarih sarayların, bürokrasinin ve devlet aklının hikâyesine indirgenir.

Kürt gerçekliği bu açıdan çarpıcı bir örnektir. Osmanlı ve Cumhuriyet tarih yazımında Kürtler çoğu zaman ya bir güvenlik sorunu ya da idarî bir mesele olarak ele alınmıştır. Oysa Kürtlerin tarihi yalnızca devletle ilişkilerinin tarihi değildir; aynı zamanda bastırılmış bir ulusun siyasal deneyiminin tarihidir.

Benzer bir görünmezlik Rumlar, Ermeniler ve Süryaniler için de geçerlidir. Bu halkların yaşadığı tarihsel kırılmalar devlet merkezli anlatı içinde ya yoktur ya da tali bir başlık olarak geçer.

Ortaylı’nın tarihçiliği bu perspektife dayanır. Zaman zaman güncel meselelerde aldığı tutumlarda da bu yaklaşım açıkça görülür.

ABD’de yaşayan Kürt iş insanı Hamdi Ulukaya’nın kendisini “Türkiyeli” olarak tanımlaması üzerine ortaya çıkan milliyetçi reflekslere Ortaylı da katılmıştır. Kullandığı dil, vaktiyle Türkeş’in “Ne mozaiki ulan?” çıkışını hatırlatan bir üslupla “Ne Türkiyelilik lan?” şeklinde olmuştur.

Kürtlerin tüm asimilasyon politikalarına rağmen varlığını sürdürdüğünü gören Ortaylı, bu kez devlete demografik mühendislik önermiştir. Başta Uygur Türkleri olmak üzere Asya’daki Türk topluluklarının Kürt coğrafyasına yerleştirilmesi gerektiğini savunmuştur.

Bu tür önerilerin kolonyalizmin bir parçası olan nüfus mühendisliği olduğu açıktır.

Bu örnekler Ortaylı’nın yalnızca akademik bir figür olmadığını, aynı zamanda belirli bir tarih ve siyaset anlayışının temsilcisi olduğunu göstermektedir.

Cenazelerde sorulan o klasik soruya geri dönersek:

“Nasıl bilirdiniz?”

Belki de verilebilecek en dürüst cevap şudur: İlber Ortaylı güçlü bir tarih bilgisine sahipti. Ancak onun temsil ettiği tarih anlatısı, egemen sınıfların ve tekçi devlet geleneğinin perspektifine dayanıyordu.

Bugün tarih üzerine yeniden düşünmek isteyenler için asıl mesele de burada başlıyor. Tarihi yalnızca devletlerin ve egemenlerin hikâyesi olarak mı okuyacağız, yoksa emekçilerin, toplumların ve bastırılmış halkların deneyimleri üzerinden mi yeniden kuracağız?

Çünkü tarih yalnızca geçmişi anlatmaz. Aynı zamanda kimin hikâyesinin anlatılmaya değer görüldüğünü de gösterir.

Ve bazen tarihin en önemli sorusu şudur:

Hangi hikâyeler anlatıldı, hangileri susturuldu?

Yorumlar (1)

Alişan Özdemir

24 gün önce / 23.03.2026

Başka resmi tarih örneği: Çanakkale Zaferi önemli bir olaydır. Ancak hamaset ve abartı ile anılıyor: 1- Çanakkale Savaşı, 1. Dünya Savaşı'nın içinde bir muharebedir, apayrı bir savaş gibi söz ediliyor. 2- Çanakkale Savaşı'nda Müttefik askeri güçlerin geçmesi önlenmiştir, ama 2 yıl sonra bu güçler müdahale ile karşılaşmadan, elini kolunu sallayarak boğazı geçip İstanbul'a girmiştir. "Çanakkale geçilmez" sözü geçersiz olmuştur. 3- Cephe Komutanı: Alman General Otto Liman von Sanders, Deniz Savunması Cevat Paşa, Esat Paşa (III. Kolordu Komutanı), Vehip Paşa (II. Ordu Komutanı) iken, savaşı Yarbay Mustafa Kemal yönetmiş gibi anlatılıyor. Üst komutanlar ne yapıyordu? Balkondan seyir mi ediyorlardı, pişpirik mi oynuyorlardı.

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla

İlginizi Çekebilir