“İdare” (devlet), yeniyi iradeye dayatır; “irade” (halk) ise işine gelirse yeniyi tercih eder. Ancak her yeniliğin gerçekleşme olasılığı, çoğu zaman bu iki alanın kesiştiği bir bölgede vuku bulur. Mesela Türkçede önerilen pek çok yeni kelime, idarenin dayatmasına karşın, halkın tercihine mazhar olmadığı için tutmadı. AKP de pek çok konuda çok uzun yıllardır değişik alanlarda topluma çeşitli sözde yenilikleri empoze etti ama başarı elde edemedi. Her yeni şey, hem yeni hem de iyi olmayabilir. Halk, yenide kendi kimliğini, özlem ve beklentilerini görmediği sürece, yeniye yüz vermez. Hele Anadolu gibi yeniliklere genellikle mesafeli bakıldığı bir coğrafyada, gelenek yani değişmezlik en güvenilir liman addedilir çoğu zaman. Yani yeni meselesi oldukça çetrefilli bir iş.
***
Yeni Parti’nin “yeni” sıfatı, kendiliğinden, dilsel veya otomatikman bir yeniliği tanımlamıyor. Yakın geçmişin pratiği üzerinden gidiyor bu yenilik. Ancak belli şartlarda. Öncelikle, yenilik, toplumsal bir tabana oturmadığı sürece, eski ile diyalektik bir çelişki içine girip değişim yönünde bir dinamizm yaratamaz. Yeni, eskiye göre anlamlıdır. İnsan, bir eskiye bakar bir de yeniye. Eskiye bakalım o zaman. AKP düzeni hemen her yönüyle eskidi zira 25 yıllık siyasi hayatında kurumlar yıpratıldı, değerler çürütüldü, normlar çiğnendi, toplumsal dengeler bozuldu, kriterler işlemez kılındı ve nihayetinde korkunç bir keyfi düzen oluşturuldu. Bunun sonucu, halkın, artık bu düzeni eskimiş, yıpranmış ve çürümüş görmesidir. AKP, “yerli ve milli” söylemi altında, ne kadar eski “gelenek” (liyakat yerine sadakat), “dogma”(ekonomiyi akılla kavramak yerine Nas’a başvurma) ve “mit” (kendisinden önce Türkiye’de hiçbir şeyin olmadığını iddia etme) varsa, hepsini kullandı. Sonuçta tarihten çağrılan nice eski yıpranmış, demode ve zamanı geçmiş şey (aksakallılar, yaşlıların otoritesi gibi), yeni kuşakların (bilhassa gençlerin) başına musallat edildi ve fakat onların kendi tarihlerini yapmaları da engellendi.
***
Marx, “Louis Bonaparte'ın 18 Brumairei'” adlı kitabında şöyle der: “Bütün ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyinleri üzerine bir kâbus gibi çöker." Marx’ın vurgulamak istediği şey, insanların, tarihlerini kendi iradeleriyle yapmalarıdır ancak bunu da, geçmişten devraldıkları kurumlar, fikirler, dinler, hukuk sistemleri ve siyasal gelenekler içinde yaparlar. AKP ise tuhaf bir şey yaptı. Kimi eski şeyleri bugüne çağırırken, kimi eski şeyleri ise ya küçümsedi ya da yok saydı. Kendisini konumlandırdığı geçmişi (Osmanlıyı) yüceltirken, yurttaşların daha sonrasını (modern dönemi ve sonrasını) miras olarak almasına izin vermedi. “Yerli ve milli” adına ne kadar modern kazanım varsa (laiklik, kadın-erkek eşitliği, parlamenter sistem, medeni hukuk, insan hakları, sanatçının özgürlüğü vb.) itibarsızlaştırmaya ve devlet politikası olmaktan çıkarmaya çalıştı. O halde kendisini eskiye dayalı (köklü) “yeni” olarak konumlandırırken insanların (halkın) tarihlerini kendi iradeleriyle yapmalarını engellemeye koyuldu. Marx’a göre tarihin ironisi, devrim dönemlerinde bile insanların yeni bir dünya kurarlarken eski çağların sembollerine, kahramanlarına ve dillerine başvurmalarıdır. AKP’deki tuhaf durum ise şu: Sözde kendi İslamcı devrimini (“Pasif Devrim”) yaparken ve eskiyi geçmiş ve tarih adına yüceltirken belli bir tarihi dönemin (modern Cumhuriyet dönemi) içini boşaltmaya çalışmasıdır. Ancak buna bir engel çıktı, bilhassa son zamanlarda. Bu açıdan Marx, şöyle der: Geçmiş (eski) yaşayanların üzerine bir kabus gibi çökse de, yine de insanlar bu ağırlığın altında bile yeni bir tarih yapma kapasitesine sahiptirler. Derrida da “Marx’ın Hayaletleri” adlı kitabında geçmişe ait bastırılmış adalet talebinin modern dünyada hala “musallat olan hayalet” gibi varlığını sürdürdüğünü söyler. Yani halk, irade, bir türlü pes etmez, etmiyor.
***
Yeni Parti, bir bakıma eskinin/geçmişin demokrasi talebini mevcut Türkiye’de insanların başına bir hayalet gibi musallat etme rolüne soyundu. Bu, yeni bir şey. Neredeyse çoğu insan, AKP öncesi dönemleri özleme noktasına geldi. Ancak tarih bize ders verir, bir yaşam alanı sunmaz. Mevlana’nın ünlü sözünü hatırlamanın tam sırası: “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” İyi de, Yeni Parti’nin şu ana değin (CHP döneminde başlayarak) mümkün ve olası yeni şeyler söylediği iddia edilebilir mi? Kısmen. Ama söylenebilecek birçok olası yeni şey, zaten dillendirilen söylemde potansiyel olarak var: Türkiye İttifakı (tabanda birleşme), iktidarı elde etme arzusu, bürokrasiyi sokakla aşma, dokunarak ve göz hizasında seçmenle iletişim, iradenin idareye karşı koyması vb.
***
Burada bir ayrım yapmak lazım: Habermas, kapitalizmde egemen olan “Sistem”in yani “politik yönetim” (devlet) ve “ekonomik güçler”in (şirketler) oluşturduğu iktidarın, “yaşam-dünyası” (Lebenswelt) dediği “sivil alan”ı çeşitli mekanizmalarla sömürgeleştirdiğini söyledi. AKP, bunu, seçim sistemiyle siyasal değişmezliği dayatarak, işçilere grev yaptırmayarak, yoksulluğu yapısallaştırarak, insan haklarını iptal ederek, hukuğu siyasi gücün hizmetine sokarak, parti-devlet sistemini yaratarak, eğitimi dincileştirererk, şirketlere çökerek, insanları hapsederek, sivil toplum örgütlerine baskı uygulayarak gerçekleştirdi. Bunu yaparken kendi tarih anlatısı, politik tezleri ve ekonomik çıkarlarını, çeşitli kültür savaşları, uygarlık çatışmaları ve kimlik gerilimleri altında kimi “hassasiyetler” alanı üzerinden dayatmaya çalıştı. Kutsal olan, yasal olanı bastırdı. Böylece sözde kutsal hassasiyetleri korumak adına oluşturulan alanlar (dine veya cumhurbaşkanına hakaret etme alanı, halkı kin ve düşmanlığa sevk etme, dezenformasyon yayma vb.) söylemi, “yaşam-dünyası”nı sömürgeleştirdi: Kimse ağzını açamaz oldu, hapishaneler doldu, kurum ve örgütlere kayyum atandı vb. Devlet, resmen sivil alana çöktü. Habermas’ın burjuva kamusal alanı tarif ettiği gereklilikler (özgürce tartışma, serbestçe fikir söyleme, argümantasyon, aklın kamusal çıkarlar adına kullanımı vb.) ya yok edildi ya da zayıflatıldı. Sokaktaki insan bile konuşamaz hale geldi. Halka kalan, söylemek değil, söylenmek oldu.
***
Yeni Parti, resmi bürokratik aygıta (Weber’in “Demir Kafes” dediği araca) karşı “kamusal alan”ı yeniden güçlendirmeye soyunduğunda, yeni olmayı fazlasıyla hak edecektir. Kamusal alan canlandığında siyasal alan yeniden kurulacaktır. Devletin sömürgeleştirerek üzerine çöktüğü kamusal alanın, sokaktaki faillikten başlayarak yukarıya kadar yeniden kuruluşu, parti ile halkın birbirinden öğrenmesini, tarafların müzakere etmesini, geleneğin moderne tercüme edilmesini, farklı olanların karşılıklı alışveriş yapmasını ve bir önermenin baskı yerine argümantasyonla gerekçelendirilmesini güçlendirecektir. Özgür Özel, halkın iktidarı için hep, sürekli ve ayrımsız konuşma ve söylemesiyle (“söylenme”ye karşıt olarak) herkesin konuşmasını sağlayacaktır. Ancak “diyalojik düşünme” şart: Yatay, göz hizasında ve eşit iletişim imkanı. Yukarıdan baskı yerine eşit düzeylerde farklının, ötekinin ve yabancının seküler ve demokratik sistemle bütünleşmesi, din ve bilim, inanç ve akıl, gelenek ve yenilik şeklindeki ayırıcı hatlar yerine “yeni olasılık ilişkileri” üretebilecektir. Bu ülkede hiç kimse yabancı, uzak ve dışarlıklı olmamalıdır. “Türkiye İttifak”ının anlamı bu olmalıdır. Alevi meselesi, Kürt Sorunu, LGBT ve diğer pek çok sorun hattı, gerilimleri üreterek değil, kutupları eriterek çözülebilir. Yeni Parti, kimlikleri yok sayarak değil, demokratik kitle içine katarak “ayrımları” (Bourdieu’nün dediği anlamda) “bütünlükler” temelinde ortadan kaldırmaya soyunduğunda, yeniliğe yelken açabilir. Habermas, tekil, ayrı ve baskın öznelerin değil, öznelerarasılığın egemen kılınmasını isterken öznelerarasında uzlaşmanın gereği olan kamusal alanda aklın kullanımıyla oluşan söylem etiğinin, normatif bilincin demokratik eseri olduğunu söyledi. Bu eser öncelikle hukukta ifadesini bulur. Türkiye İttifakı altında her birimiz, düşüncelerimizi bir başkasının duygularına tercüme etme, alışverişte bulunma ve işbirliği imkanı elde edebilmeliyiz. “Toplumsal barış” bunu gerektiriyor. Halkın ilgisi ve çıkarı birdir: Demokrasi. Ekmeğe giden ana yol demokrasiden geçer. Demokrasi, bir kavşak değil, yolun kendisidir. Tren yolunda bir istasyon hiç değildir.
***
“Yürüyelim arkadaşlar”, yolun uzun, zahmetli ve yürünmeye değer olduğunu gösteriyor. Demirel, 68’de yollara düşen Deniz Gezmiş ve arkadaşları için “Yollar yürümekle aşınmaz” derken, bir anayasal hakkın kullanımını normal ve gerekli görmüştü. Yolda yürümek, bir tehdit değil, demokratik hakkın kullanılmasıdır. Özgür Özel yürürken aynı sırada maden işçileri de yürüdü. Barışçıl protestoların meşruiyeti varken AKP bunları hep gaz, cop ve postalla engellemeye çalıştı. Bu, sivil alanın devletçe sömürgeleştirilmesi girişimidir. Yürürken bir şeyleri geride bırakırız. Geride kalan her şey, değersiz veya kıymetsiz değildir ama yeni olabilmek için yeniliğe doğru yürümek gerekir. Bu süreçte eski ile yeni arasındaki diyalektik çelişki bir şekilde aşılacaktır. Marx, geçmişi (eskiyi) bugünü baskı altına alan tarihsel ve ideolojik bir yük olarak görmüştü. Mevlana da geçmişe takılıp kalmadan insanın her an kendini yenileyebilmesi gerektiğini söylemişti. Bir materyalist ile bir mistik düşünür böylece aynı yolda buluşmuştu. Geçmiş yani eski, bize ilham vermeli ama bugünü belirleme gücü reddedilmelidir. AKP artık eskidi, yeni şeyler kendisini dayatmaya başladı. Halk, Nazım’ın dediği gibi, artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyor.
Yorumlar (0)