Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Belirsizlik Siyaseti ve Toplumsal Gerilim

Türkiye’de yeniden başlatılan barış sürecine rağmen iktidarın süreci ilerletecek demokratik ve siyasal adımları atmamakta ısrar etmesi, ülkeyi son yılların en sert siyasal ve toplumsal eşiklerinden birine sürüklüyor. Sürecin resmî olarak tamamen bitirilmemiş olması, fakat fiilen ilerlememesi; toplumda hem belirsizliği hem de güvensizliği büyütüyor. Tam da bu atmosfer içinde bir yandan ulusalcı, milliyetçi ve açık biçimde ırkçı söylem ve saldırılar daha görünür hale gelirken, diğer yandan Kürt toplumunun belirli kesimlerinde Kürt siyasal hareketine yönelik eleştirel, mesafeli ya da sorgulayıcı sesler yükseliyor. İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu iki gelişme, gerçekte aynı tarihsel sıkışmanın ve barış sürecindeki durağanlığın ürettiği çok katmanlı sonuçlar olarak okunmalıdır.

Belirsizlik Siyaseti ve Toplumsal Gerilim

Çünkü Türkiye’de devlet aklı uzun süredir krizleri demokratikleşme üzerinden değil, güvenlik siyaseti üzerinden yönetmeye çalışıyor. Ekonomik çöküşün derinleştiği, toplumsal yoksullaşmanın büyüdüğü ve siyasal temsil krizlerinin ağırlaştığı dönemlerde milliyetçilik yeniden merkezî bir siyasal araç haline geliyor. Kürt meselesi ise bu stratejinin en temel başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Böyle dönemlerde iktidarlar toplumsal öfkenin ekonomik ve sınıfsal nedenlerini görünmez kılmak için kimlikler üzerinden gerilim üretmeyi tercih ediyor. Bugün yükselen ulusalcı ve ırkçı görünürlük de yalnızca bireysel tepkilerden değil; medya dili, siyasal söylem ve güvenlik merkezli devlet yaklaşımından beslenen sistematik bir atmosferden güç alıyor.

Ancak bu tablonun yalnızca bir yüzü var. Diğer tarafta ise Kürt toplumunun kendi içinde büyüyen sorgulamalar bulunuyor. Uzun yıllardır devam eden çatışmalı süreç, kayyum politikaları, tutuklamalar, ekonomik dışlanma ve sürekli belirsizlik hali özellikle genç kuşaklarda ciddi bir yorgunluk yaratmış durumda. Çözüm sürecinin geçmişte yarattığı umut hafızası hâlâ canlıyken, bugün yeniden başlatıldığı söylenen sürecin ilerlememesi toplumda daha derin bir kırılma duygusu üretiyor. Çünkü insanlar artık yalnızca “süreç başladı” söylemini değil, somut demokratik adımları görmek istiyor.

Tam da burada ortaya çıkan durağanlık en kritik meselelerden biri haline geliyor. Çünkü barış süreçleri yalnızca görüşmelerle değil, topluma güven veren siyasal iradeyle ilerleyebilir. Eğer süreç sürekli askıda tutulur, belirsizlik içinde bırakılır ve demokratikleşme yönünde gerçek adımlar atılmazsa, bu durum hem Türk toplumunda milliyetçi sertleşmeyi hem de Kürt toplumunda umutsuzluk ve siyasal mesafeyi büyütebilir. Bugün yaşanan tablo büyük ölçüde budur.

Özellikle genç kuşak Kürtlerde yükselen sorgulama yalnızca baskıya duyulan öfkeden değil, geleceksizlik hissinden de besleniyor. Sürekli kriz hali içinde büyüyen yeni kuşaklar doğal olarak “Bu kadar bedelin sonunda nasıl bir gelecek kurulacak?” sorusunu daha fazla soruyor. Bu durum çoğu zaman mücadele fikrinden kopuş değil; mücadele biçimlerinin, siyasal dilin ve temsil anlayışının yeniden tartışılması anlamına geliyor. Kürt toplumunun değişen sosyolojik yapısı da bu sorgulamaları büyütüyor. Kentleşen, eğitim düzeyi yükselen, dijital dünyayla daha fazla ilişki kuran yeni Kürt toplumsallığı artık yalnızca kimlik eksenli değil; yaşam kalitesi, ekonomik güvence, bireysel özgürlük ve demokratik katılım talepleriyle de şekilleniyor.

 

Bu nedenle Kürt toplumundaki demokratik eleştiriler ile Türk milliyetçiliğinin inkârcı saldırılarını aynılaştırmak büyük bir hata olur. Birincisi dönüşüm ve yenilenme talebi taşırken, ikincisi bastırmayı ve siyasal alanı daraltmayı hedefliyor. Fakat barış sürecindeki durağanlık uzadıkça bu iki farklı eğilim birbirini besleyen bir atmosfere dönüşme riski taşıyor. Çünkü demokratik çözüm ihtimali görünmez hale geldikçe, toplumun farklı kesimlerinde ya sertleşme ya da umutsuzluk büyüyor.

Üstelik bu durum yalnızca muhalefet ya da Kürt siyaseti açısından değil, iktidar açısından da ciddi riskler barındırıyor. Milliyetçiliğin sürekli yükseltilmesi kısa vadede iktidar blokuna konsolidasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede toplumsal gerilimi yönetilemez hale getirme tehlikesi taşır. Ekonomik kriz derinleşirken, hukuk aşınırken ve genç kuşaklarda gelecek umudu azalırken yalnızca güvenlik söylemiyle toplumsal rıza üretmek giderek zorlaşıyor. Sürekli tehdit söylemine ihtiyaç duyulması aynı zamanda iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınmanın da göstergesi haline geliyor.

Bu nedenle bugün Türkiye’de yaşanan kriz yalnızca bir “Kürt meselesi” değil; aynı zamanda derin bir rejim ve yönelim krizidir. Çünkü demokratik çözüm ihtimali zayıfladıkça otoriterleşme daha da kurumsallaşıyor. Milliyetçilik yalnızca Kürtleri hedef almıyor; aynı zamanda emek mücadelesini, kadın hareketini, gençliği ve bütün demokratik toplumsal dinamikleri baskı altına alan bir siyasal iklim üretiyor.

Peki bu gidişatın panzehiri ne olabilir?

Öncelikle çözüm yalnızca seçim kazanmak değildir. Çünkü mesele sadece hükümet değişikliği değil, Türkiye’de siyaset yapma biçiminin değişmesidir. Eğer milliyetçiliğe karşı yalnızca daha “ılımlı” bir milliyetçilik üretilirse, kriz çözülmez; yalnızca yeni biçimler altında devam eder. Gerçek çıkış yolu, demokratik siyasetin yeniden toplumsal güven üretebilmesinden geçiyor.

Bunun için barış meselesinin yeniden toplumsal bir umut haline gelmesi gerekiyor. Çünkü barış yalnızca çatışmasızlık değil; hukukun güçlenmesi, demokratik alanın genişlemesi ve birlikte yaşam fikrinin yeniden kurulması anlamına geliyor. İktidarın süreç konusunda sürekli belirsizlik üretmesi, demokratik adımları ertelemesi ve güvenlikçi dili koruması ise tam tersine milliyetçi sertleşmeyi büyütüyor.

Muhalefet açısından da temel sorun burada başlıyor. Bugünkü haliyle muhalefetin önemli bir bölümü Kürt meselesini demokratik bir ilke sorunu olarak değil, seçimsel bir denge meselesi olarak ele alıyor. Milliyetçi baskı karşısında geri çekilen, demokratikleşme konusunda açık ve cesur bir siyasal hat kuramayan bir muhalefetin topluma güçlü bir çıkış yolu sunması zorlaşıyor. Bu nedenle muhalefetin gerçek anlamda alternatif olabilmesi, ancak barışı, eşit yurttaşlığı ve demokratikleşmeyi merkezine alan çoğulcu bir siyasal dil kurabilmesiyle mümkün olabilir.

Bugün Türkiye tam da böyle bir tarihsel eşikte duruyor. Bir tarafta korku siyaseti, milliyetçi sertleşme ve çözümsüzlükte ısrar eden bir yönelim; diğer tarafta ise bütün krizlere rağmen demokratik çözüm, toplumsal barış ve ortak yaşam arayışı bulunuyor. Eğer barış fikri yeniden güçlü bir toplumsal umut haline getirilemezse, hem Türk toplumunda milliyetçi sertleşme hem de Kürt toplumunda umutsuzluk ve siyasal çözülme daha da büyüyebilir. Ancak tersine, demokratik siyasetin toplumsal güven üretebildiği, eleştirilerin bastırılmadığı ve barışın somut adımlarla desteklendiği bir süreç kurulabilirse, bugün yaşanan kriz aynı zamanda Türkiye’nin demokratik yeniden kuruluşunun da başlangıcına dönüşebilir.

 

#BoşluktaSesleniyorum

Yazar Suat Turan

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış