1950’lerden itibaren kadraja giren Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesinin feodal, folklorik ve tarihsel gelişmemişliğini temsil eden Kürtlüğün standart Türkiye açısından atipikliğini simgeleyen ve esas alan Yeşilçam sinema ve yerli dizi kültürü, kendince bir Oryantalist klişeler yumağı üretti. Bu yumakta aşiret yapısı, ağalık organizasyonu, şıhlık kültürü, akrabalık kurumu ve değerler dünyası, tümüyle “feodal” bir yapının geri kalmış, ilkellikten arınamamış ve modernliğe kapanmış haliyle temsil edilmiş ve böylece Kürt, giderek adı konulmadan “rezerve” bir konuma itilmiştir. Yeşilçam sinemasında ve yerli dizilerde bu Oryantalist klişeler yumağı içinde Kürde atfedilen her türlü standarttan sapma biçimi (kaçakçılık, mafya, isyan, suçluluk, çocuk yaşta evlendirme, eşkıyalık, kan davası, berdel geleneği, töreye bağlılık, modern eğitime karşı koyma, kaç-göç ilişkisi, kadının aşağılanması, koruculuk vb.), giderek sinemada bir egemen bir “kıro” tipi yarattı. 1950’lerden günümüze bu tipin sergilenişini şu film ve dizilerde bulmak mümkün: Mezarımı Taştan Oyun (1951), Dağları Bekleyen Kız (1955), Koçero (1964), Davudo (1965), Hudutların Kanunu (1966/67), Seyyit Han – Toprağın Gelini (1968), Aç Kurtlar (1969), Ağıt (1971), Cemo (1972), Salako (1974), Kara Çarşaflı Gelin (1975), Kibar Feyzo (1978), Züğürt Ağa (1985). Yerli diziler ise: Vasiyet (1998), Zerda (2002-2004), Asmalı Konak (2002-2003), Kurtlar Vadisi (2003-2005), Gurbet Kadını (2003-2005), Aşka Sürgün (2005-2006), Töre (2006), Sıla (2006-2008), Küçük Ağa (2014), Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz (2015-2021), Hercai (2019-2021).
***
Yılmaz Güney, Tarık Akan, Necmettin Çobanoğlu gibi kimi solcu Kürt veya Türk aktörler, bu tipik oryantalist klişeleştirmeye karşı direnmiş, toplumsal gerçekçi olmuş iseler de popüler aktörlerin çoğu (Kemal Sunal, İlyas Salman, Şener Şen vd), diyalektik çelişki ölçeklerini (kır-kent, tarım-sanayi, ağa-birey, gelenek-modernlik vb.) mizahileştirerek “Kürt Sorunu” olmayan bir “Kürt Bağlamı” içinde rol kesmişlerdir. Yeşilçam filmlerinde Kürt, beklendiği gibi, bir yurttaş değil, “kıro”dor. “Kıro” burada, Weberci sosyoloji açısından tarihsel gelenek içinde belli bir bireyin tüm tipik özelliklerini üzerinde toplayan temsili bir figürdür ancak köyü baz alıp kentte üretilmiştir. Sonrasında köyden (zorunlu) kente göçle “kıro”, Gırgır vb mizah dergilerinin yanı sıra cinsiyetçi-seküler fırlama mizahçı Cem Yılmaz tarafından şehirleştirilmiştir. Eğer “kıro”yu zamanla Türkiye’nin kolektif bilinçdışında bir arketip seviyesine yükselten ilişkiler ağının zamanla kendine uygun yeni tiplere yol açacağını iddia edersek, bu zaten gerçekleşmiştir.
***
“Maganda”, “zonta”, “hödük”, “barzo”, “ayı”, “apaçi”, “dandik” gibi nitelemeler kültürce aşağılamayı, dışlamayı ve ayırmayı köken, görgü, eğitim, kentlilik deneyimi ve toplumsal statü açısından sağlarken sınıfsal yükler ile kültürel çağrışımları birleştirmiştir. Tük şehir estetiğinin kayboluşunu, bozuk kentleşmeyi, arabesk salgınını, gecekondulaşmayı, sonradan görmemişliği, taşralılığı, köylülüğü, incelik ve nezaketten yoksunluğu, kültürsüzlüğü simgelediği düşünülen tüm bu istenmeyen tiplerin asıl dayandığı “ideal tip” bir arketip olarak Kıro’dur. Kıro yani şehre göç etmiş Kürt, zamanla kente dair iyi, güzel ve doğru olan ne kadar şey varsa, hepsinin düşmanı olan her türlü tip, ilişki, karakter, olay, simge, durum ve tutum için neredeyse bir negatif tip haline getirilmiştir. Yeşilçam, bilhassa arabesk filmlerinde sonradan görme, parası var ama kültürsüz, düşük eğitimli bireyleri hep bu Kürt temelli “Kıro” tipinden seçmiştir. İbrahim Tatlıses, bu tipin en yüksek temsilini oluşturdu. Dolayısıyla Kürdün, modernleşmeye karşı direndiği, eğitim almak istemediği, illa ki geleneklerine bağlı kaldığı algısı, kentlerdeki seküler Türkler için “tanıyarak dışlama” için bir zemin oluşturdu. Ancak “kıro”da köken öne çıakrken “maganda”da davranış ağır basmıştır. Kürt “kıro”, maganda “Türk” için bir altyapı görevi görmüştür. Ama hepsi birlikte, Kürdün kıroloğunu ideal tipik kılarak, rafine, mutedil ve mutena şehrin yabancı ve düşmanları kılınmıştır. Şehrin makbul insanı için istenmeyen bu tipler, şehirlerde farklı türden etiketlenmiş olsalar da temeldeki yapı olarak Kürtlüğü baz almıştır. Sınıfsal dışlama ile kültürel hareket içe içe geçirilmiştir. Yeşilçam’ın başlattığı bu soft etiketleme ve dışlama, bir oryantalist Kürt klişesi yaratarak zamanla “rezerve Kürtlük”ün de zemin taşlarını döşemiştir. Kürdün yoksulu ya ırgat veya yanaşma (zamanla eşkıya, terörist, kaçakçı, mmafya mensubu vd.) olarak temsil edilirken zengini de eğitimsiz, elinde viski ve lahmacunla klişeleştirilmiştir. İnşaat işçisi İbrahim Tatlıses’in gelebileceği nokta (kadın döven, elinde lahmacun ve viski bulunan arabesk Türkücü) ancak bu kadar olabilirdi!
***
“Rezerve Kürt/lüğ/ü”, bir başka yazımda, kendisine dışarıdan dayatılan asimile edici kural ve değerler sonucu Kürt olduğunun hala farkında olan ama aynı zamanda “siyah deri” (Kürtlük) üzerine takılan “beyaz maske”yi (asimilasyon sonucu oluşan biçimsel Türk kişiliğini) taşıyan kişi olarak tanımlamıştım. Asimilasyon sonucu veya gereği “maske takmak”, Kürdü bir bakıma ve ölçüde kendi kimliğinden uzaklaştırıp egemen sisteme göre kendini yeniden kurmasına neden olur. “Rezerve Kürt”, kendisini daha çok fiziken koruyabilmek için Kürt kimliğini kamusal alanda görece geri çeken, saklayan veya sadece belirli koşullar altında açığa çıkarılmasına izin veren sakınımlı Kürtlüğü ifade ediyor. “Rezerve”, kişinin çekingen davranmasını, kendini geri tutmasını ve saklı kılmasını anlatıyor. Yani kişi, özel hayatında Kürt, kamusal hayatında Türk oluyor. Ya da klişe bir ironiyle anlatalım. Kürdün, netameli bir konuda bir soru sorulduğunda fikri açıklanması istenirken söylediği gibi: “Özel görüşüm”ü mü soruyorsunuz, yoksa “resmi duruşum”u mu? Böyle olunca da kimlik yırtılması veya yarılması anlamında şizofrenik bir kültürel tutumun psikolojik bilinçaltını ele geçirdiği bir bilinç gerilemesi yaşanıyor.
***
Kuşkusuz “rezerve Kürtlük”, son birkaç on yıldır epey zayıfladı, irtifa kaybetti. Çünkü kültürel reflekslerin yerini siyasal tutumlar, çekinmenin yerini korkusuzluk aldı; kamusal ifşa, bireysel tedirginliği yırtıp attı. Kürdi olan pek çok şey (tutum, siyaset, dil, sinema, edebiyat, müzik giyim, sembol ve renkler), bir kamusal karakter aşınması olan “rezerve Kürtlük”ü esnetti, merkezsizleştirdi ve sonunda zayıflatıp attı. Ancak “rezerve Kürtlük” geleneği, Yeşilçam’dan dizilere değin hala eğlence, kültür ve sanat dünyasında yaşatılmaya, temsil edilmeye devam ediliyor. Burada “rezerve Kürtlüğü”n kabul edilmesinde benimsenmiş tutum ve düşüncelerin yeniden üretilmesinde Türk ve Kürt tarafların üzerinde anlaştığı nokta, Kürdün “yurttaş” yerine “kıro” olarak görülmeye devam edilmesidir. Çünkü bu tür Kürtlüğü kabul eden Kürtler de, işin kültür (folklor) boyutunda kalıp siyaset dünyasına girmemesinden memnundur. Bu şekilde “Kıro”, sanat, kültür ve eğlence dünyasından siyaset dünyasına (AKP’de “rezerve Kürt” çoktur) değin hemen bir çok alanda zararsız, işe yarar ve ön açıcı bir çıkar dünyasında kullanışlı hale gelir. Sonuçta, ne Yeşilçam’da ne de yerli dizilerde Kürt olduğunu açıkça vurgulayan doktor, mühendis, avukat, akademisyen veya devlet adamı aktör görülmüş değildir. Tipleştirme hala belli bir kulvarda sürüyor: Ağa, aşiret reisi, terörist, kaçakçı, çok çocuk babası, eğitimsiz köylü, ırgat, maraba vd. Kürt, hala köyde kalsın, mahrumiyet bölgesinde yaşasın, siyaset yapmasın, nankör olmasın isteniyor.
***
PKK öncesi Kürt, şehirlerde mert, dürüst, çalışkan ve ekmeğinin peşinde ve fakat şehirde gözlerden uzakta (marjinlerde, gecekondularda, kenar mahallelerde) yaşayan pozitif bir tip olarak görülürdü. Tanınıyordu ancak dışlanmıyordu çünkü o bir emekçiydi. Zamanla Kürt Sorunu görünürleşince ve “aşırı göç”le birlikte şehirlerdeki kamusal alanlar Kürtler tarafından “işgal” edilince, bu sefer bir seküler Türk beka stratejisi olarak “tanıyarak dışlama” devreye sokuldu. Sosyolog Cenk Saraçoğlu, İzmir’in seküler kentli yurttaşlar üzerine yaptığı çalışmasında “Kürtlük”ün önceki resmi “inkar politikası”nın aksine nasıl da tanınıp dışlandığını sahadan gözlemleriyle anlatır. Geçmişte Yeşilçam, filmlerinde “Kürt” demeden bir “Doğulu” portresi çizer ve onu çeşitli mahrumiyetler (eğitim, altyapı, modernlik vb.) eşliğinde anlatmayı tercih ederdi. Dolayısıyla Yeşilçam, bu klişeleştirmesinde siyasetten arınmış bir toplumsal gerçeklik panoraması çizer ama nesnesini (kürdü) adıyla çağırmazdı. Bu “inkar” dönemiydi ve devlet daha sonra bunu “kart-kurt” hikayesiyle (dağlarda yaşayan Türklerin kara bastıklarında çıkan ses sonucu zamanla Kürtleşmeleri) teorileştirmeye çalıştı. “Rezerve Kürtlük” de tam bunun üzerine oturtuldu: devletin tanımladığı şekliyle kendini görmek. Kürdün kendisinin Türk olması ama çarpık, ilkel ve bozuk bir “Türk” olması. Kürdün onca asimilasyon sonucu Türk olamaması, kendi hatası ve yetersizliğinin sonucudur. Yeşilçam sineması ve yerli diziler, Kürtleri, adını koymadan canlandırırken klişeleri (poşu/şalvar, pos bıyık, sararmış dişler, aksanlı ve bozuk Türkçe, sürmeli gözler, kınalı eller vb) aynı şekilde kullanmaya devam etti. Ne var ki bu oryantalist klişelere karşı, bilhassa çatışmaların şiddetlendiği dönemlerde, çoğu Kürt, yeni savunma biçimleri geliştirdi: Resmi duruş ve özel görüş ayrışması, Türkçenin yabancı dil olarak kabul edilmesi, Türkçeyi bildiği halde inatla Kürtçe ifade verme, sembol ve sözlerde direnme vb. “Rezerve Kürt”e karşı “Siyasal Kürt” zamanla galip geldi ama hala devletin ve eğlence dünyasının beklentisi, “rezerve Kürtlük”ün devam etmesidir: Kamusal alanda Türk, özel alanında Kürt olmaya devam et. Ancak çelişkiler devam ediyor: TBMM’de bilinmeyen dil olan Kürtçe, devletin resmi TV kanalında (TRT Şeş/6) “bilinen dil”dir. Devlet, karşısındakinin Kürt olduğunu biliyor ama illa ki “rezerve” konumda kalmasını istiyor onun.
***
Egemen sistemin, Kürtlüğü zararsız folklorik alana sıkıştırmasının, oryantalist klişeleri kullanmasının ve negatif sembol ve dillere doğru itmesinin hiçbir getirisi yok. Önce inkar ve yok edilmeye çalışılan, sonra tanıyarak dışlanan ve en son anlaşma zemininde muhatap alınan bir kimliğin siyasette normal demokratik temsili, öncelikle kültürel önyargı ve klişelerin aşılmasına bağlıdır. Bir yandan “teröristbaşı”, öte yandan “kurucu önder” denilen kişi, devlete göre nedir? Artık buna bir karar verilmelidir. Kürdün terörist değil yurttaş olabilmesi için, ne negatif arketipler ne de ideal tipler işe yarar. İktidar, artık namlunun ucunda değil de siyasal alanın bir konusuysa, devlet de resmi kültür anlayışını değiştirmelidir. Ders kitaplarında Kürtlere yer ayrılabilir, okullarda anadilinde eğitim (en azından talep edenler için) verilebilir, TBMM’de çokdilli hitap mümkün hale getirilebilir, yerel yönetimler güçlendirilebilir. Kürde baktığınızda sadece bir Kürt gördüğünüzde, sadece gerçekçi olursunuz. Klişeler hayalcidir ve hiçbir şeyi çözemez.
Yorumlar (0)