Bu eşiğe nasıl gelindiğini anlamak için son dönemin toplumsal hareketliliğine bakmak gerekiyor. 8 Mart’tan Newroz’a uzanan hat, yalnızca bir takvimsel sürekliliği değil; bastırılanın geri dönüşünü, inkâr edilenin görünür hale gelişini ve susturulmak istenenin daha gür bir sesle konuşmaya başladığını açık biçimde ortaya koymuştur. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, halkların barış talebiyle buluşmuş; farklı mücadele dinamikleri ortak bir irade zemininde birbirini beslemiştir. Bu tablo, yalnızca dönemsel bir yükselişi değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin yeniden kuruluş dinamiğini ifade etmektedir.
Bu yeniden kuruluş dinamiği, Newroz’da daha da somutlaşmıştır. Newroz’da dile getirilen barış ve demokrasi talebi artık bir temenni olmanın ötesine geçmiş, kolektif bir irade beyanına dönüşmüştür. Üstelik bu irade, yukarıdan verilecek kararların değil; aşağıdan, halkın öz örgütlülüğüyle kurulacak demokratik bir sürecin ürünü olarak şekillenmektedir. Tam da bu noktada 1 Mayıs alanı, bu iradeyi büyüterek somut ve kurucu bir halk gücüne dönüştürme potansiyeli taşır. Bu nedenle 1 Mayıs, yalnızca bir gösteri alanı değil; toplumsal taleplerin örgütlendiği, sınıfsal ve demokratik hakların görünür kılındığı kurucu bir zemin olarak ele alınmalıdır.
Buradan bakıldığında, barış talebinin neden emek mücadelesiyle iç içe geçtiği daha net görülür. Barışın toplumsallaşması, emek mücadelesi ile demokrasi mücadelesinin kesiştiği noktada mümkündür. Savaş, çatışma ve süreklileşmiş gerilim hali; hem kaynakların adil paylaşımını engeller hem de demokratik alanı daraltarak emeğin sömürüsünü derinleştirir. Bu nedenle barış, yalnızca etik bir talep değil, aynı zamanda sınıfsal bir zorunluluktur. Kadınlar için şiddetsiz bir yaşam, gençler için güvenceli bir gelecek ve halklar için onurlu bir birlikte yaşam ancak bu bütünlüklü mücadelenin ürünü olabilir.
Bu bütünlük ihtiyacı, Cumhuriyet tartışmasını da doğrudan belirler. Cumhuriyet’in demokratikleşmesi, yalnızca devlet yapısının dönüşümüyle sınırlı değildir; aynı zamanda siyasal ittifakların, kurumsal yapıların ve toplumun bütününün demokratikleşmesini gerektirir. Tarihsel olarak eşitlik vaadiyle kurulan Cumhuriyet’in, zaman içinde dışlayıcı ve tekçi bir hatta sıkıştırılması; bugün yaşanan krizlerin de temel kaynaklarından biridir. Bu nedenle gerçek bir demokratikleşme, ancak kapsayıcı ve çoğulcu bir perspektifle; toplumsal sözleşmenin yeniden kurulması, kurumların şeffaf ve hesap verebilir hale gelmesi ve toplumun tüm kesimlerinin eşit yurttaşlık temelinde sürece katılmasıyla mümkündür.
Böylesi bir dönüşüm ise kendiliğinden değil, örgütlü bir hat üzerinden gelişebilir. Bugün emek ve demokrasi güçlerinin temel sorumluluğu; barış, demokrasi ve emek taleplerini yerelden başlayarak enternasyonal bir hatta birleştirmektir. Bu hat; barışı sınıfsal bir talep olarak sahiplenen, demokratikleşmeyi toplumsal bir dönüşüm süreci olarak ele alan ve ekonomik krize karşı kamucu-eşitlikçi bir alternatif üreten bir yönelimi ifade eder. Yerelde kurulan dayanışma ağlarının ulusal ve uluslararası mücadelelerle buluşması, bu hattın en önemli güç kaynaklarından biridir.
Ancak bu hattın inşası, kendiliğinden ve engelsiz bir süreç değildir. Önyargılar, geçmişten devralınan siyasal bagajlar ve milliyetçi/ulusalcı refleksler; birleştirici değil ayrıştırıcı bir rol oynamakta, ortak mücadele zeminini zayıflatmaktadır. Sınıfsal ve demokratik bir perspektiften bakıldığında bu refleksler, toplumsal dayanışmayı büyütmek yerine yapay ayrımlar üretir. Bu nedenle emek ve demokrasi güçleri, tarihsel sorumluluklarının bilinciyle hareket etmeli; ayrıştırıcı yaklaşımlardan kaçınmalı ve ortak mücadele zeminini güçlendirmelidir. Anti-demokratik çizgiler karşısında ise açık, net ve politik bir mesafe kurulmalıdır.
Tam da bu noktada, farklı mücadele alanları arasında kurulacak bağların önemi ortaya çıkar. Kadın hareketi, emek mücadelesi, gençlik örgütlenmeleri, ekoloji savunucuları, LGBTQ+ toplulukları, hayvan hakları savunucuları ve enternasyonal dayanışma ağları birbirini güçlendirdiğinde, toplumsal dönüşüm ihtimali somut bir gerçekliğe dönüşür. Siyasal cesaretin kolektifleştirilmesi ise ancak bu çoklu mücadele hatlarının ortaklaşmasıyla mümkündür.
Bütün bu birikim, 1 Mayıs’ın anlamını daha da derinleştirir. 1 Mayıs, yalnızca bir anma ya da gösteri günü değildir; açığa çıkan toplumsal enerjinin yerelden ulusal ve uluslararası düzeye uzanan bir mücadele hattına dönüştüğü tarihsel bir momenttir. Bu enerjinin kalıcı hale gelmesi ise mahallelerde, işyerlerinde, okullarda ve uluslararası dayanışma ağlarında kurulacak süreklilik taşıyan örgütlenmelerle mümkündür.
Sonuç olarak, Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve barış talebi artık geri döndürülemez bir toplumsal akışa dönüşmüştür. Bu akışın yönünü belirleyecek olan; bu taleplerin ne kadar örgütlü, ne kadar kapsayıcı ve ne kadar kararlı bir biçimde taşınacağıdır. Ateş yanmıştır; mesele artık onun etrafında nasıl bir gelecek kurulacağıdır. Barışın toplumsallaşması ve Cumhuriyet’in demokratikleşmesi, bu akışın eşit, özgür ve demokratik bir toplumun inşasına dönüşmesini sağlayacaktır.
#BoşluktaSesleniyorum
Yorumlar (1)
Bahadır Altan
5 saat önce / 28.04.2026İşçilerin ve ezilen halkların birliği eşitlik olmadan mümkün değil kuşkusuz. “Birlik olalım ama sen anadilini değil benim dilimi konuş!” “Birlik olalım ama sen etnik kimliğini, Kürtlüğünü terk et, Türk ol!” türünden dayatmalar, hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun, emekle, demokrasiyle bağdaşmaz. Demokrasi istiyorsak, emeği savunuyorsak her şeyden önce eşit yurttaşlığı savunmak zorundayız. Yaşasın 1 Mayıs ; Biji Yek Gulan.
Beğendim 1 | Beğenmedim 0 | Cevapla