Şöyle açıklayayım: Kimse “anneler günü kutlanmasın” demiyor. Diyor ki: İlla bir hediye almak zorunda değilsin. Kimse “sevgililer günü olamaz!” da demiyor. Diyor ki: Sevgiline, sırf bu günün şerefine, maaşının beş katı mücevher alıp bunu da maaşının üç katı bir yemek organizasyonuyla hediye etme. Sevgililer gününde küçük, gösterişsiz bir piknik de gayet iyi olabilir, diyor. Ben de küçük bir ek yapayım: Öyle olmuyorsa sevgilin sandığın kişiyi yolla gitsin.
Hele ki anneye yeni model bir çamaşır makinesi, tencere takımı, mikser falan almayı düşünüyorsan hiç o toplara girme, diye de ekleyeyim.
Nereye varmak istediğimi anladın mı?
Evet, konu o reklam filmi. Baştan itibaren falso. İki kadın markette süpürge reyonunda konuşuyorlar. Neden babalar konuşmuyor süpürge reyonunun önünde sorusu bir kenarda dursun. Çocuklar ne kadar dağınık, ev hayatı ne kadar yoğun, günlük kargaşalar ne kadar da … kargaşa! Her iki kadının buruk gülümsemeli konuşmalarından anlıyoruz ki bunların hepsi, “yılgın bir hoşgörü ile benimsenmiş”(*) konular.
İki kadın konuşurken anlamıyoruz ama sonra fark ediyoruz ki birinin “çocuğum” dediği canlı, köpeğiymiş.
Reklamın burasına kadar herkes çay içip çekirdek çıtlayıp sakin sakin oturuyordu. Kanepenin arkasından sevinçle çıkan köpeği görünce memleket ayağa kalktı. Sosyal medya yıkıldı. “Aile yapımıza saldırıyorlar” mı denmedi, “Anneliği değersizleştiriyorlar” diye mi yakınılmadı… Hatta bazıları toplumsal değerlerin hedef alındığını söyleyerek reklamı ve hayvanlara duyulan sempatiyi gizli bir örgüt yapılanmasına bile bağlamaya çalıştı.

Bazı Tartışmaların Büyüme Hızı, Bazı Gerçeklerin Küçülme Hızı İle Doğru Orantılıdır
Evin içinde kimin hangi canlıya nasıl sesleneceği tartışması çok hızlı büyüdü. Öyle büyüdü ki bazı gerçeklerden daha büyük bir gündem oldu. İnsanların yaşam şekilleri, kurdukları bağlar ya da kimi sevdikleri ne kadar da büyük meseleymiş meğer! Öyle büyük mesele ki, bu yılın nisan ayında faili bilinen 26 kadının öldürülmesi, faili meçhul 23 kadının öldürülmesinden daha mühim. Öyle büyük bir mesele ki geçtiğimiz aylarda öldürülen öğretmen ve öğrencilerden çok daha önemli. Öyle mi?
Türkiye’de kimse kimseyi değişmeye zorlamıyor. Yok öyle nobran hareketler. Sadece bazı sorular bırakılıyor zihinlere: Nasıl bir aile “makbul”dür? “Doğru” olan kadın nasıl bir kadındır? Nasıl bir yaşam biçimi “kabul edilebilir”? İnsanlar soruları akılları yettiğince yanıtlamaya çabalarken dişliler daha çok çalışıyor, duvarlar daha çok yaklaşıyor, psikolojik sınırlar küçülüyor.
Öte yandan gerçek hayat o kadar da steril değil. İnsanların birbirine tutunma şekilleri çok farklı. Bazıları kalabalık aile sofralarında büyüyor, bazıları yıllarca yalnız hissettikten sonra aidiyet hissettiği bir gruba girip onlarla bağ kuruyor. Bazıları için aile kan bağıyla şekillenirken bazıları güven duygusuyla bir araya geliyor.
Ve evet, insan bazen evinde birlikte yaşadığı hayvana da “çocuğum” diyebiliyor. Ne yani, birlikte yaşadığı erkeğe, küfür mahiyetinde “hayvan” diyen kadın sayısı hakkında hiçbir fikrin yok mu? Bir ipucu vereyim: Sadece Nisan 2026’da hayatını kaybeden kadınların %38’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü.
Sekiz Çocuk On Çocuk: Bir Tekerleme Gibi Değil mi?
Ordu’da bir ilçe belediyesi, şöyle bir teşvik programı duyurdu: Sekiz çocuk yapana iş, on çocuk yapana araba. Ancak dikkat etmek lazım, bu on çocuk da şu şartlara bağlı olabilir: Çocukların sağlıklı, hijyenik okullarda güvenli eğitim alması hakkında bir talebiniz olmamalı. İçlerinden hiçbirisi LGBTİ+ olmamalı. Kızlar dizlerini kırıp evde oturmalı, erkekler herhangi bir yerde iş bulabilir; bulursa çocuk işçi, sendikalaşma, iş güvenliği gibi konular asla konuşulmamalı.
Ve, tabii ki bu çocukların hepsi “insan” olmalı. Öyle tavuğa, horoza falan “çocuğum” demeyeceksiniz.
Bir insanın herhangi bir canlıya duyduğu sevginin bir başkasının yaşam biçimine saldırı gibi algılandığı bu günlerde, kabul edin, hepimiz on çocuk yapmak ve bu çocukların hepsini “makbul aile” kapsamında yapmak için yanıp tutuşuyoruz. Yeter ki bir arabamız olsun. Gerçi dünyanın petrolü sayılı derler, ama olsun.
Yorulduk Be Majesteleri
Vallahi yorulduk. Açlık - yoksulluk sınırı sütyenden fırlayıp yüreğimize yüreğimize batan metal gibi. Bizde birbirimize yükselecek sinir de bitti. Hele bazılarımız hiçbir kalıba sığmıyor, bazıları da bazılarımızı hiç sevmiyor. Bizim gülmemiz başkalarının içine dokunuyor. Diyoruz ki siz de gülün, ne var bunda? Onu da istemiyorlar.
Yeminle bizim yanımızdaki insanın kiminle ne yaptığına, kime “çocuğum” dediğine falan takılacak durumumuz yok. Hayır, durumumuz olsa da yok. Çok daha mühim konularımız var, çok daha gerçek konularımız. Kafamızı kimsenin bulandırmasına izin vermeden, çevremizdeki insanlara sormamız lazım, bir dost eline, bir omuza ihtiyaçları var mı diye. Çünkü istatistikler çok iyi şeyler söylemiyor, son dört yıllık süreçte geçim zorluğu nedeniyle hayatına son veren kişilerde önemli bir artış var. Kaba intihar hızı, 2024 yılında son 20 yılın zirvesini gördü (TÜİK 2025’i yayınlamadı henüz). Ekonomik stres kaynaklı intiharlar ilk sıralarda yer alıyor. 60 yaş üstü emekli kesimde de intihar hızı artış eğilimi var.
Belki de herkes nefretle dolup taşmadan, farklı hayatlar yaşayan kişilerin yaşam tarzlarına hükmetmeye çalışmadan bizim birbirimize tutunmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Ne dersiniz?
Yorumlar (1)
Arzu
1 ay önce / 09.05.2026Yüreğinize, kaleminize sağlık. Çok merak ediyorum son zamanlar da ne zaman bu kadar sevgisiz olduk?
Beğendim 1 | Beğenmedim 0 | Cevapla