Çevre, doğa katliamı, tarım alanları ile meraların tahrip edilmesi, ormanların hızla azalması gibi ağır bir ekolojik yıkımın yaşandığı bir ortamda bugünkü iktidar gerçeküstü bir evrende yaşıyor ve pembe tablolar çizmekle meşgul.
Türkiye bir yandan yeni maden sahaları açıyor, kömür yatırımlarını sürdürüyor ve tarım alanlarını enerji projelerine tahsis ediyor; diğer yandan ise dünyanın en büyük iklim zirvelerinden birine ev sahipliği yaparak kendisini iklim diplomasisinin öncüsü olarak sunmaya hazırlanıyor.
Bu süreçte bakanlık Ankara’da, Antalya’da ve şimdi de İstanbul’da COP31 başlığı altında toplantılar düzenliyor. Kimlerle buluşulduğu ise ortada. İklim krizinin gerçek muhataplarıyla değil, daha çok vitrine dönük buluşmalar yapılıyor.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın internet sitesinde 5 Mart günü yayınlanan mesajda Bakan Murat Kurum’un COP31 önceliklerini açıklayacağı toplantı öncesinde kamuoyuna yönelik bir vitrin çalışması yapılmak isteniyor.
Ancak gerçek tablo farklı.
Türkiye’nin sera gazı emisyonları 1990’dan bu yana dramatik biçimde artmış durumda. Avrupa Çevre Ajansı verilerine göre Türkiye’nin toplam sera gazı emisyonları 1990 yılına kıyasla yaklaşık %140’tan fazla artmış bulunuyor. 2023 itibarıyla emisyonlar yaklaşık 598 milyon ton CO₂ eşdeğerine ulaşmış durumda ve bunun %70’ten fazlası enerji sektöründen kaynaklanıyor.
Kömürden çıkış planı açıklamayan, orman alanlarını enerji ve madencilik yatırımlarına açan, emisyon artışını durdurmayan ve sivil toplumu karar süreçlerinden dışlayan bir yönetimin iklim liderliği iddiası inandırıcı değildir.
Bugün Türkiye’de elektrik üretiminin önemli bir bölümü hâlâ kömürden sağlanıyor ve kömürlü termik santraller enerji sisteminin merkezinde durmaya devam ediyor.

Gezegen İklim Krizinde, Bakan “Görünürlük” Derdinde
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanını en çok motive eden şeyin “diplomatik görünürlük” olması, vitrin politikası yürütülmekte olduğunun göstergelerinden biri. Nitekim bakanlık internet sitesindeki açıklamada yer alan “COP’a ev sahipliği ülkelere küresel iklim politikalarının merkezine yerleşerek önemli bir diplomatik görünürlük sağlıyor.” ifadesi bakanlığın bu sürece nasıl yaklaştığını açık şekilde gösteriyor. Anlaşılan Bakan’ın asıl derdi iklim krizine kafa yormaktan çok diplomatik görünürlük sağlayacak bir etkinlikte boy göstermesidir.
“Yeşil Dönüşüm” Değil “Yeşil Gasp”
Bakanlık açıklamasında dikkat çeken bir diğer konu ise “Bu süreç aynı zamanda ev sahibi ülkede yeşil dönüşüm çalışmalarına ivme kazandırıyor.” şeklinde ifade edilmiş. Sözü edilen bu dönüşüm yeni madencilik sahaları açarak, meraları enerji projelerine tahsis ederek ve ormanları parçalayarak ilerliyor ve iklim krizini çözmüyor. Kriz sadece biçim değiştiriyor. “Yeşil dönüşüm” adı altında sürdürülen çalışmalar kapsamında rüzgâr ve güneş yatırımları da ekolojik planlama ve yerel rıza olmadan ilerleyince bu dönüşüm yeni bir “yeşil gasp” düzenine dönüşmenin adı oluyor. Çünkü iklim politikası yalnızca enerji üretiminin rengini değiştirmek değil; aynı zamanda doğayla kurulan ilişkiyi dönüştürmek anlamına gelir.
Türkiye’de madencilik faaliyetlerinin kapsamı bunun çarpıcı bir göstergesi. Yapılan araştırmalar bazı bölgelerde verilen maden ruhsatlarının yaklaşık %60’tan fazlasının orman, mera ve tarım alanlarıyla çakıştığını ortaya koyuyor. Bu durum doğrudan ekosistemler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.
Tarım alanlarının ve meraların enerji projelerine tahsis edilmesi, gıda güvenliği açısından da ciddi riskler yaratıyor. İklim krizi yalnızca bir enerji meselesi değil, aynı zamanda toprak, su ve gıda meselesidir. Tarım alanlarının daraldığı, meraların parçalandığı bir ülkede iklim kriziyle mücadele söylemi gerçeklikten kopuk kalır.
İktidar, Gezegenin Krizini Sermayenin Fırsatına Çevirmek İstiyor
Geleneksel bir deyimle söylemek gerekirse “koyun can derdindeyken kasap et derdinde” ifadesi bakanlığın iklim krizi karşısındaki tutumunu en iyi şekilde özetleyen bir benzetme olabilir.
Bakanlık açıklamasındaki şu ifade, bakanlığın sözünü ettiğimiz tutumunu gözler önüne seriyor: “Yenilenebilir enerji, sürdürülebilir şehircilik ve iklim uyum projeleri daha güçlü bir şekilde gündeme taşınıyor. Uluslararası finans kuruluşları ve iklim fonlarının ilgisi artarken, ülke temiz enerji ve iklim finansmanı alanlarında daha fazla yatırım çekme potansiyeline sahip oluyor.”
Burada yapılması gereken şey gezegenin sonunu getirebilecek küresel bir krize yönelik çareler aramak iken bakanlık, finans kuruluşlarının dikkatini çekmeye ve daha fazla yatırım potansiyeli yaratmaya odaklanmış durumda.
Bu yaklaşım iktidarın iklim krizine hangi mantıkla yaklaşmakta olduğunun göstergelerinden biri. İktidar, gezegenin krizini sermayenin fırsatına çevirme gayretindedir.
Bakanın Amacı Dikkat Çekmek ev Gelecek Olan Para
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının içler acısı açıklamaları keşke sadece bunlarla kalabilseydi ama öyle değil.
“Bununla birlikte ev sahibi şehir, iki hafta boyunca dünyanın dikkatini üzerine çekerek ‘iklim diplomasisinin merkezi’konumuna geliyor ve küresel tanınırlığını güçlendiriyor.” ifadesi de bakanlığın sadece vitrin çalışmasına odaklandığını gösteriyor.
Bakanın amacı iklim krizi hakkında çare düşünmek değil, dikkatleri çekmek.
Bakanlığın açıklamasını okumaya devam edelim:
“Zirveye katılan on binlerce delege sayesinde turizm, konaklama, ulaşım ve hizmet sektörlerinde ciddi bir ekonomik hareketlilik yaşanıyor.”
Yani para geliyorsa gerisi önemsiz.
Küresel iklim krizinin tartışıldığı bir zirveyi turizm gelirleri ve otel doluluk oranları üzerinden değerlendirmek, yangın söndürme toplantısını restoran cirolarıyla ölçmek kadar tuhaf bir yaklaşımdır.
Bu kafayla yapılan İklim Kanununun bir ticaret kanunu olmasına da şaşırmamak gerekir.
Bakanlık Katılımcılık İlkesine Kapalı
Açıklamanın son bölümünde “Türkiye olarak, COP31 sürecini ‘diyalog, uzlaşı ve aksiyon’ üzerine inşa ettiklerini kaydeden Bakan Kurum, ‘Yaklaşımımız; tek ses değil, diyaloğa; ayrılığa değil, uzlaşıya; durağanlığa değil, aksiyona dayalı olacak. Artık söz değil, eylem zamanı diyeceğiz. COP31 vizyonumuzu “Geleceğin COP’u: Uygulama COP’u” üzerine inşa ediyoruz’ mesajını verdi” ifadeleri yer alıyor.
Keşke bu sözler gerçek olsaydı.
COP30 sürecinde Meclis komisyonlarında bile konuyu gündem yapmayan, COP31 için ev sahipliğini aldıktan sonra bile Meclis’te bu sürece ilişkin kapsamlı bir bilgilendirme yapmayan ve Brezilya’daki COP30 zirvesine giden bir heyet olarak görüşme talebimize geri dönüş bile yapmayan bir anlayışın hiçbir yerinde diyalog ve uzlaşı yoktur.
Bakanlığın bu açıklamalarıyla yaşanan pratiğin karşılaştırılmasını halkımıza bırakıyorum.
Sonuç olarak;
İklim krizi bir propaganda meselesi değildir. Gerçek bir dönüşüm gerektirir.
Emisyonları artırmaya devam eden, kömür yatırımlarını sürdüren, ormanları madenciliğe açan ve karar süreçlerini toplumdan saklayan bir yönetim iklim krizini çözemez.
Böyle bir tablo içinde Antalya’da yapılacak COP31 zirvesi, gerçek bir dönüşümün değil, ancak iklim siyasetinin vitrinine dönüşebilir.
Gezegenin geleceği vitrinlerde değil, gerçek politik tercihlerde belirlenir. Ve o tercihler bugün iktidar tarafından Türkiye’de doğadan değil, sermayeden yana kullanılmaktadır.
Yorumlar (0)