Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

KHK’li Akademisyenler On Yılı Nasıl Geçirdiler?

Uzatılmış OHAL devam ediyor. Onun tasfiyeci iktidar aygıtı KHK rejimi de. On yıldır bitmeyen mahkemeler, “akademik karar”la üniversiteye (liyakatle) alınan akademisyenlerin “siyasi tasarruf”la tasfiye edildiğini gösteriyor. Bu bir gerçek. KHK’li akademisyenleri sadece barış bildirisine imza attıkları için tasfiye etmediler. Bu akademisyenler aynı zamanda alanlarında çok başarılı olan, öğrencilerine demokratik davranan, etkili bilgi üreten, toplumsal sorunlara kafa yoran ve AKP iktidarını eleştiren kişilerdi. Egemen iktidarla uzlaşmayan bu akademisyenlerin üniversitelerden atılmaları için olmadık oyunlar oynayan “içerideki” sözde hocaların yıkıcı etkisi de iyi bilinmeli.

KHK’li Akademisyenler On Yılı Nasıl Geçirdiler?

Bugüne değin KHK’ler üzerine çok yazıldı çizildi. Ben, bu yazımda şu son on yılda yani 2016 askeri darbe girişiminden bu yana geçen on yılda, KHK’li akademisyenlerin ne tür direniş ve dayanışma araçları üretip geliştirdikleri üzerinde duracağım. Kuşkusuz bu araçların sayısı artırılabilir ancak yer darlığı nedeniyle sadece en çok öne çıkanlardan bahsedeceğim. 

KHK aygıtının ekonomi-politiği

Despotik iktidar tarafından akıl almaz hukuk garabetleri, siyasi taktikleri ve akademik tasfiyeleriyle altına imza attığı bir “darbe aygıtı” olarak KHK (Kanun Hükmünde Kararname), dönemsel, bağlamsal veya konjonktürel yani “istisnai” özelliğinin ötesinde mutlak bir cezalandırma biçimi olarak işlettirilmeye devam ediyor. İtalyan filozof Giorgio Agamben, “Olağanüstü Hali” (OHAL) açıklarken "istisna" (exception / stato di eccezione) kavramını kullanmıştı. Ona göre, OHAL, artık "istisnai durum" değil, bilakis modern yönetim biçiminde bir tür politikanın ve yönetselliğin yerleşik, mutat ve süreğen bir kural haline gelmesidir. Böylesi bir kural altında hukuk askıya alınır (“-mış gibi hukuk” devreye sokulur), egemen otorite istisnaya karar verir ve bu tür yönetselliği kalıcı bir yönetim tekniğine dönüştürür. Kapitalist devlet, pek çok “olağanüstü olay”da (savaş, darbe, terör, göç, afet, salgın vb.) OHAL’i “istisnanın normalleştirildiği” bir güzergaha sokar. Açıkçası egemen/despotik otorite, yurttaşlığı tasfiye edip insanları kendine tabi kıldığı bir “kul”a dönüştürmeye çalışır. Türkiye’de rejimin, çeşitli mekanizmalarla (muhtaçlaştırma, yardıma bağımlı kılma, zihinsel esir alma, baskıyla susturma vb.) itaat ve biate dayalı “kullaştırma” politikası, bireyi, yurttaşlık haklarından soyduğu bir “savunmasız insan”a dönüştürmeye çalıştı. Agamben, bu sürece "çıplak hayat" (bare life / nuda vita) demişti. “Çıplak hayat”ta istisna rejimi, bireyi, hemen her türlü insan hakkından, siyasal güvencelerden ve “hakikat rejimi”nden soyar veya bunlardan mahrum eder. Agamben’e göre birey, sosyal-siyasal güvencelerinden soyulup biyolojik bir varlığa indirgenmeyle devlet müdahalesine “açık” hale gelir.

Agamben’in tam karşı pozisyonunda yer alan görüşü Nazi yanlısı Alman filozof Carl Schmitt ifade etmişti. Schmitt, “istisna”yı, devleti krizden kurtarmak için egemenin başvurabileceği  meşru ve gerekli bir araç olarak gördü. Nitekim Nazi rejimi tam da Schmitt’in dediğini yaptı. AKP’nin ise, Schmitt’in düşüncesini onayladığını ve fakat Agamben’in dikkat çektiği tehlikeyi de yarattığını artık hepimiz çok iyi biliyoruz. 11 Eylül 2001’den bu yana Türkiye, AB ve Amerika’nın, “güvenlik politikaları”nı demokrasi rejimine tercih ettiğini de çok iyi biliyoruz. “Terörle mücadele”den göç politikalarına, oradan COVID-19 önlemlerine değin insan hakları, hukuki rejim ve demokratik düzenden geriye artık kırıntılar kaldı. 2016’dan bu yana AKP’nin Türkiye’de, Habermas’ın “sistem” dediği devlet aygıtları ile ekonomik şirketlerin bileşiminden oluşan gücü kullanarak “yaşam-dünyası”nı (sivil alan, Lebenswelt) nasıl da “sömürgeleştirdiği” çok açık. İşçi, öğrenci, partili, kadın, LGBT, işsiz, emekli ve diğer tüm ezilenler (Kürtler dahil elbette) hak arama aracı olarak eylem yapamaz hale geldiler. Bu grupların veya insanların her biri, neredeyse siyasal kimliklerinden soyulup birer “çıplak insan” olarak bir biyolojik varlığa indirgenmeye çalışıldı. Bilhassa 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra “istisnai hal” “kalıcı düzen”e dönüştürülünce rejim, hukuku tümden iptal etti, siyaseti öznesizleştirdi ve sivil alanı sömürgeleştirmeye çalıştı. Peki, KHK’li akademisyenler bütün bunlara nasıl tepki verdiler?

 ***

KHK’li akademisyenlerin yanıtı

Yanılmıyorsam, sol tandanslı akademisyenlerin listelere adlarının yazıldığı ilk KHK (içinde benim adımın da yer aldığı) 1 Eylül 2016’da gece yarısı yayınlanan 672 sayılı KHK idi. Sırf bu KHK’da yaklaşık 52 bin kamu çalışanı bir gecede işsiz bırakıldı. AKP hükümeti, binlerce insanı tek bir cümlelik suçlamayla hedefe oturtmuştu: “Terör örgütleriyle irtibat ve iltisaklı olmak.” Tabii bu “terör örgütü” hangisiydi, nasıl bir irtibat ve iltisak söz konusuydu, buna dair hiçbir açıklama yoktu. Gerçi “Barış İçin Akademisyenler”in PKK/KCK ile irtibat ve iltisaklı olduğu iddia edilmişti ama bunun da ne bir adli veya akademik soruşturması söz konusuydu ne de bir delil, kanıt veya belge vardı ortada. Benim gibi bazı akademisyenler, hem PKK/KCK hem de FETÖ “torbası”na aynı anda atılmışlardı. Zaten iktidar, herhangi bir sorunu, tekil örneği, kendi bağlamı veya özel koşulları içinde ele almaktansa, bir “torba” içine atarak çözme anlayışını TBMM’de daha önce defalarca uygulamıştı; yani bu konuda siyaseten idmanlıydı. Öyle olunca da her KHK’li, otomatikman suçlu ilan edilmiş, vatan haini olarak görülmüş ve pek çok haktan (kamuda çalışma, pasaport kullanma, yurt dışına çıkış yasağı, özlük hakları vb.) yararlanmaktan men edilmişti.

Sonuçta, pek çok sorunla (işsizlik, geçim sıkıntısı, psikolojik sorunlar, çevreyle ilişkiler, sosyal medyada linç, tutuklanma korkusu, faşist saldırılar vd.) boğuşan KHK’li akademisyenler, bireyci çözümler yerine muazzam bir “dayanışma ağı” kurdular veya kurulmasında öncü rol oynadılar.

İlk olarak, Eğitim-Sen, kendi üyesi olan akademisyenlere hemen bir “dayanışma aylığı” (ortalama bir asgari ücret) bağladı. Bu zaten sendikamızın tüzüğünde olan bir maddenin uygulamasıydı. Ne var ki ihraç edilen akademisyen, öğretmen ve eğitim alanındaki diğer kamu çalışanı sayısı çok olunca artan maliyet nedeniyle Eğitim Sen iki şey yaptı: Önce, üye aidatlarını bir miktar yükseltti. Ardından sendika üyesi olsun veya olmasın, herkese hitaben bir “dayanışma hesabı” açtı. Eğitim-Sen’inki gibi onlarca “dayanışma hesabı” açıldı, bilhassa yurt dışından.

İkinci olarak, bilhassa yurt dışından olmak üzere, akademisyen ve aydınlar, yoğun çabalarla bir “uluslararası kamuoyu” oluşturdular, darbenin yarattığı KHK’nin olumsuz sonuçlarından bahsettiler, imza kampanyaları düzenlediler ve ihraç akademisyenlerin yurt dışında burs veya kadro bulup çalışabilmeleri için çeşitli akademik örgütleri (üniversite ve enstitüler, vakıf ve dernekler, birlik ve kooperatifler) seferber ettiler. Pasaport ve yurt dışı çıkış engelleri de bir şekilde aşıldı. Akademisyenlerin bir kısmı, böylece dünyanın en prestijli yükseköğretim kurumlarında bir yandan geçimlerini sağlarken öte yandan da darbeyi ve KHK düzenini demokratik unsurlara çeşitli şekillerde (makale, ders, araştırma, konferans ve kongre vd.) anlatma imkanları buldular. Böylece Türkiye’deki yerel bir akademik tasfiye süreci, tüm dünyanın yükseköğretim ve demokrasi gündemine girip yerleşmiş oldu.

Üçüncü olarak, her ne kadar hukuk rafa kaldırıldıysa da pek çok akademisyen (ve diğer kamu çalışanları) mahkemelere koştular. Bu süreçte Eğitim-Sen’in hukuk bürosu, tarihe geçecek örnek dilekçe metinleri yazarak mahkeme süreçlerini demokratik savunma sahnesine çevirdiler. Kerem Altıparmak gibi akademisyenler ise bu süreçte KHK aygıtının çelişkili doğasını çeşitli pratikler üzerinden anlatan yayınlar yaptılar, demeçler verdiler ve AİHM’e başvurdular. Mahkeme vardı ama adalet yoktu; yine de sırf tarihe bir kayıt olarak geçsin, iktidarın hukuk karşısındaki despotik tavrı meydana çıksın ve adaletin gerçek tanımı bilinsin diye hemen her hukuki yol kullanıldı. Nitekim, akıl, vicdan ve erdemini kaybetmemiş kimi hakimler sayesinde bazı akademisyenler, yıllar sonra da olsa görevlerine dönebildiler.

Dördüncü olarak, “dayanışma yaşatır” ve mücadele iyi hissettirir” şiarıyla ihraç akademisyenler, bulundukları kentlerde “dayanışma akademileri” kurdular. Bazen elinde/boynunda bir yazı tahtası, bir parkta veya kapalı mekanda verilen dersler, üniversitelerin birer hakikat rejimi bekçisi olduğu mesajını iletmeye çalıştı. Bu “sokak akademileri”nde muhalif, müdahil ve eleştirel bir bilim yapma geleneğinin yeniden üretimi için pek çok ders verildi.

Beşinci olarak, KHK’li ihraçların basit bir rakam, istatistik veya sayı konusu olmadığını kamuoyuna bildirebilmek için çok yazarlı ortak kitaplar yayınlandı. Araştırmalar, raporlar, incelemeler, hikayeler ve daha pek şok türde yapılan yayınlarda Darbe, OHAL, KHK gibi konularda adaletsizlikler, hak kayıpları, baskı ve linçler, çok etkili insan hikayelerinden detaylı raporlamaya değin pek çok şekilde gündeme sokuldu. Hukuk incelemeleri, siyaset bilimi çalışmaları, ihraç edilenlerin tanıklıkları ve insan hakları raporlarının her biri, bu konuda farkındalık oluşturmak, konunun unutulmasını engellemek ve tarihe not düşmek için peşi sıra yayımlandı. Benim de editörlerinden biri olduğum “OHAL’de Hayat. KHK’liler Konuşuyor” (Belge Yayınları, Ağustos 2018) adlı ortak çalışma, kamu çalışma hayatından farklı ihraç figürlerin kişisel öykülerine yer verdi. Bu kitaptaki öyküler, doğrudan tanıklıklar içerdiği için hala çok değerlidir. Kuşkusuz hukuk kurumları, örneğin barolar, insan hakları örgütleri ve diğer sivil oluşumlar tarafından yayımlanan çeşitli yayınlar, olayın gerçek yüzünü görmek ve anlayabilmek için hayatidir.

***

Dört temel alanda mücadele ve yanıt

KHK’li akademisyenlerin olağan dışı direniş repertuvarı, klasik protesto biçimlerini aşarak dört temel alanda yeni bir dönem başlattı. Bu dört temel alan, hukuki mücadele, alternatif bilgi üretimi, uluslararası dayanışma ve kültürel üretimi kapsamaktadır. Hukuki mücadele iyi biliniyor artık: OHAL Komisyonu'na başvurular, İdare Mahkemeleri’nde iptal davaları, Bölge İdare Mahkemeleri ve Danıştay süreçleri, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvurular, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuruları, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler mekanizmalarına başvurular. Bu başvuruların her biri, AKP iktidarının tutarsızlık, çelişki ve anti-demokratikliklerini teşhir etmek, kamuoyuna mal etmek, uluslararası çevreye bildirmek ve tarihe not düşmek adına çok değerli savunma ve yıpratma belgelerini içerdi. Alternatif bilgi üretimi ise, egemen akademik düzenin ayrımcı, cinsiyetçi, ırkçı, piyasacı, kimlik ve emek(çi) düşmanı bilgilerine karşı ezilen, dışlanan ve ayrımcılığa uğrayan hemen herkesin bilgisini eleştirel söylem ve analizi kullanarak üreten bir bağlama oturdu. Uluslararası dayanışma, alanında otorite olmuş, ünlü ve etkili aydın, filozof, bilim insanı, politikacı ve akademisyenleri ortak metinler ve girişimler etrafından topladı. Bu sayede Türkiye’de baskı ve ihraçlar tüm dünyaya duyuruldu. Yerel, izolasyonist ve yerli-milli politik süreçlerin “küresel demokrasi topluluğu”na çeşitli biçimlerde hesap vermesi sağlandı. Sonuçta, AKP hükümeti darbe sonrası “sıfırlama” politikasıyla giriştiği demokrasinin tasfiyesi politikasında defalarca yenildi zira bu alanda muazzam bir kültürel üretim yapıldı. Sinema filmleri, kitap ve araştırmalar, tiyatrolar, belgeseller, konferans ve kongreler, KHK’lilerin mağdur değil baskıların muhatabı olduğunu açığa çıkardı. İktidar, demokratik kadroları tasfiye edeyim derken  düşünce, gelenek ve pratik olarak yıllar içinde etkisizleşti, kan kaybetti ve yaptıklarını savunamaz hale geldi.

*** 

Sonuç olarak, AKP iktidarı, KHK tasfiyeleri ve OHAL düzeniyle kendince darbenin yarattığı krizi çözmeye çalıştı ancak yeni ve birçok kriz yarattı. Kriz, kritikle aşılır. Hastanın durumu kritik denildiğinde yaklaşan bir krizden bahsedilir. Biz KHK’li akademisyenler, kendimizi bir anda bu krizin içinde bulmadık; kaldı ki kapitalizmin devrevi krizlerini gayet iyi biliyorduk. O yüzden “mağdur” değil “muhatap” olabilmek için krizi, kendi “mağduriyetimizi” (sözde “medeni/sivil ölü” haline getirilecektik iktidar tarafından; “ağaç kabuğu yesinler” hikayesi) öne çıkarmaktansa toplu bir çözümü sağlayabilmek adına hem krizin gerçek nedenlerini anlatmak hem de bu krizi “dayanışma kültürü”yle aşabilmek için her birimiz, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Sadece tarihe tanıklık etmekle kalınmadı, aynı zamanda “olağanüstü” bir güzergaha sokulan Türkiye’yi olağan rayına oturtmaya gayret edildi. Rayına oturtulmaya çalışan tren, Erdoğan’ın istediği durakta indiği veya inmeye çalıştığı “demokrasi treni”dir. Habermas, kapitalizmin “rayından çıkardığı” trenin yarattığı temel sonuçlardan birinin, demokrasinin, Batılı toplumlarda basit bir prosedürelleşme sürecine indirgenmesi olduğunu söyler. Bunu önlemenin tek yolu, biçimselleştirilen demokrasiye hakikatin özünü, özneleri yani ezilen halkları aracılığıyla kazandırmaktır.           

 

* Kapak Resmi: Ambrogio Lorenzetti - İyi ve Kötü Yönetimin Etkileri'nden bir kesit

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış