Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Müzakere Var, Çözüm Yok – Statüsüz Müzakere

Yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan süreç, Türkiye’de siyasal alanda yeni bir moment olarak ortaya çıktı. İlk bakışta bu moment, geçmiş çözüm süreçlerinin bir devamı ya da yeniden başlatılması gibi görülebilir. Ancak daha dikkatli bakıldığında, bugün yürüyen sürecin ne klasik anlamda bir müzakere ne de bir çözüm süreci olduğu görülmektedir.

Müzakere Var, Çözüm Yok – Statüsüz Müzakere

Daha doğru bir ifadeyle: Türkiye’de bugün müzakere vardır, ama çözüm sürümcemededir.

Bu ayrım kritik önemdedir. Çünkü müzakere ile çözüm aynı şey değildir. Müzakere, tarafların temas kurması, iletişim kanallarının açık tutulması ve belirli başlıkların konuşulması anlamına gelir. Çözüm ise bu temasın somut siyasal ve hukuki adımlarla sonuçlanmasını ifade eder.

Bugün Türkiye’de yaşanan durum, bu ikisi arasındaki farkın en açık biçimde ortaya çıktığı bir süreçtir. Ve bu fark, artık geçici bir durum olmaktan çıkmış, sürecin karakterini belirleyen yapısal bir özelliğe dönüşmüştür.

Mevcut tabloya bakıldığında, çözüm yönünde ciddi bir ilerlemeden söz etmek mümkün değildir.

“Ahmetler makama” denilmesine karşın kayyumlar geri çekilmemiştir.
Kobani ve Gezi davalarındaki tutuklular, AİHM kararlarına rağmen hapishanelerde tutulmaktadır.
Hasta tutuklular serbest bırakılmamaktadır.
Öcalan üzerindeki tecrit belli ölçüde esnetilmiş olsa da, bu durum kalıcı ve tanımlı bir statüye dönüşmemiştir.

Bununla birlikte tutuklamalar, yasaklamalar ve siyasal baskılar devam etmektedir. Özellikle Batı’da sol ve sosyalist çevrelere yönelik operasyonların azalmadığı, aksine süreklilik kazandığı görülmektedir. Muhalefet partilerine yönelik yargı ve idari müdahaleler artmakta; belediyelere dönük operasyonlar, seçme ve seçilme hakkının fiilen aşındığı yönünde ciddi kuşkular yaratmaktadır.

Bu tablo, müzakerenin varlığı ile çözümün yokluğu arasındaki çelişkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi, bu çelişki istisnai değil, giderek kurumsallaşan bir yönetim biçiminin ifadesi haline gelmektedir.

Dolayısıyla mevcut süreci en doğru tanımlayan kavram şudur:
Statüsüz müzakere.

Bu Yöntem Bir Tercihtir

Statüsüz müzakere, tarafların açık bir çözüm çerçevesine ulaşmadan, süreci belirli bir belirsizlik içinde sürdürmesi anlamına gelir. Bu durum çoğu zaman bir geçiş evresi olarak görülse de, Türkiye’de giderek kalıcı bir yönetim biçimine dönüşmektedir.

Bu modelde devlet, bir yandan müzakere kanallarını tamamen kapatmaz; diğer yandan çözüm yönünde bağlayıcı ve geri döndürülemez adımlar da atmaz. Böylece süreç, sürekli ertelenen bir çözüm ve kontrollü bir gerilim hattı üzerinde ilerler.

Bu nedenle statüsüz müzakere, bir “çözümsüzlük hali” değil; çözümsüzlüğün yönetilme biçimidir. Başka bir ifadeyle bu, çözüm üretemeyen değil, çözümü bilinçli olarak erteleyen bir siyasal yöntemdir.

Bu yaklaşımın arkasında yalnızca iç siyasal dinamikler değil, aynı zamanda bölgesel gelişmeler de bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yöntemi anlamak için, Türkiye iç siyaseti ile bölgesel denklem arasındaki ilişkiyi birlikte ele almak gerekmektedir. Ancak bir çok çevre bu ilişkiyi çoğu zaman gözden kaçırmaktadır.

Bölgesel Denklem: Rojava ve İran Faktörü

Bugün Türkiye’de Kürt meselesini yalnızca iç siyaset üzerinden okumak mümkün değildir. Kürt meselesi, artık ulusal sınırların ötesine taşmış; doğrudan Ortadoğu’daki güç dengelerinin bir parçası haline gelmiştir.

Suriye’deki gelişmeler, özellikle Rojava’daki denge; Irak’taki yapı; ve İran’daki olası kırılmalar, bu meselenin doğrudan belirleyici unsurlarıdır.

Rojava’da kimi çevrelerin iddia ettiği gibi bir yenilgiden söz etmek mümkün değildir. Ancak ortaya çıkan denge son derece kırılgandır. Bu kırılganlık, Türkiye’nin iç politikasını doğrudan etkilemekte; hatta iç politikadaki birçok adımın zamanlamasını belirlemektedir.

Öte yandan İran’daki gelişmeler de dikkatle izlenmektedir. Devletin içerideki politikalarını, Kürtlerin İran sahasındaki konumuna göre yeniden ayarlama ihtimali oldukça yüksektir.

Bu nedenle Türkiye’de yürüyen statüsüz müzakere süreci, yalnızca iç dinamiklerin değil; aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin de belirlediği bir karakter taşımaktadır.

Bu durum, sürecin neden sürekli bir “denge hali” içinde tutulduğunu ve neden kalıcı bir çözüme evrilmediğini de açıklamaktadır.

Statüsüz Müzakere Üzerine Güncel Tartışmalar ve Açmazlar

Statüsüz müzakere süreci yalnızca devletin politikalarıyla değil, aynı zamanda muhalefet alanındaki kafa karışıklığıyla da derinleşmektedir.

Bugün sıkça dile getirilen “devlet oyalıyor”, “devlet kandırıyor”, “devlet muhalefete saldırıyor” gibi tespitler yaygındır. Bu tespitlerin önemli bir kısmı olgusal olarak yanlış değildir. Ancak sorun, bu tespitlerin bir siyasal-stratejik sonuca bağlanamamasıdır.

Çünkü aynı çevreler şu soruyu yöneltmektedir:
Kürt hareketi neden bu koşullarda müzakereyi sürdürmektedir?

Peki ne yapsın denildiğinde ise verilen yanıt çoğu zaman şudur:
“Müzakereyi bitirsin.”

Peki sonra?

Müzakere bitirildiğinde ne olacaktır?
Yeniden silahlı çatışmaya mı dönülecektir?

Bu soruya verilen yanıt ise genellikle “hayır”dır.

Böylece açık bir çelişki ortaya çıkmaktadır:
Hem müzakere eleştirilmekte, hem de onun yerine geçecek bir strateji önerilmemektedir.

Bu durum, eleştirinin kendisinin stratejik bir zemine dayanmadığını göstermektedir.

Daha da önemlisi, bu eleştirileri dile getiren çevrelerin önemli bir bölümü zaten silahlı mücadeleye karşıdır. Ancak aynı çevreler müzakerenin sürdürülmesini de eleştirmektedir. Böylece ortaya negatif bir siyaset çıkmaktadır: Ne müzakere kabul edilmekte, ne de alternatif bir mücadele hattı önerilmektedir.

Bu noktada, bazı çevreler demokratik siyaset alanını alternatif bir strateji olarak önerebilir.

Doğrudur, demokratik siyaset alanı başlı başına bir stratejidir. Ancak Kürt hareketi zaten tam da bunu önermektedir. ‘Demokratik toplum’ perspektifiyle anlatılmak istenen tam olarak budur.

Sokak, kitle mobilizasyonu, siyasal örgütlenme, yerel örgütlenmeler ve toplumsal basınç üretme, yalnızca bir “tamamlayıcı unsur” değil; doğrudan stratejik bir hattın parçasıdır.

Dolayısıyla sorun, “neden demokratik mücadele yürütülmüyor?” sorusu değildir. Sorun, mevcut koşullarda bu mücadelenin hangi düzeyde sürdürülebildiğidir.

Bugün sokak hareketlerinin sınırlı olması, bir tercih eksikliğinden çok, siyasal baskı rejiminin, örgütsel kapasitenin ve bölgesel dengelerin belirlediği somut koşullarla ilgilidir.

Bu nedenle Kürt hareketinin izlediği hat, ne yalnızca müzakereye dayalıdır ne de mücadeleyi dışlamaktadır. Aksine bu hat, müzakere ile mücadeleyi birlikte ve birbirini dengeleyecek biçimde yürütme arayışıdır.

Bu gerçeklik görülmeden yapılan “müzakereyi bırak” ya da “daha fazla mücadele” çağrıları, stratejik bir öneri olmaktan çok, soyut bir beklenti olarak kalmaktadır.

Bu yaklaşımın arkasında, devlet merkezli siyaset alışkanlıkları, ulusal güvenlik refleksi ve Türk merkezli bir demokrasi anlayışı yatmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca politik bir yanlış okuma değil; aynı zamanda tarihsel ve ideolojik bir sınırdır.

Oysa Kürt hareketinin müzakereyi sürdürmesi, bir “aldanma” durumu değil; büyük ölçüde bölgesel bir stratejinin parçasıdır.

Bugün hareketin öncelikleri arasında Rojava’daki dengenin korunması ve İran’daki olası gelişmeler bulunmaktadır. Bu koşullarda cepheleri çoğaltmak yerine mevcut dengeyi korumak, stratejik bir tercih olarak öne çıkmaktadır.

Dolayısıyla müzakerenin sürdürülmesi, yalnızca Türkiye iç siyasetiyle değil; bölgesel bir güç dengesiyle ilgilidir.

Bu noktada kimi çevrelerde daha örtük ama güçlü bir beklenti de dikkat çekmektedir:
Kürt hareketinin müzakereyi bırakıp Türkiye’deki muhalefet blokuyla, özellikle CHP ile daha açık bir ittifaka yönelmesi.

Bu beklentiyi dillendirenlerin önemli bir bölümü kendisini sol, demokrat ya da sosyalist olarak tanımlasa da, muhalifliği büyük ölçüde Erdoğan karşıtlığına indirgemektedir. Bu bakış açısına göre her Erdoğan karşıtı aktör demokrat sayılmakta; Erdoğan ile temas kuran ya da müzakere yürüten herkes ise kolaylıkla “işbirlikçi” ilan edilmektedir.

Hatta bu çizginin bir kısmı, Kemalizmi dahi yetersiz bularak daha geriye, Talat–Enver hattına savrulabilmektedir.

Burada ortaya çıkan tablo yalnızca siyasal bir körlük değil, aynı zamanda açık bir Kürt karşıtlığıdır.

Bunun en çıplak örneklerinden biri Halep sürecinde görülmüştür. Laikliği dilinden düşürmeyen çevrelerin, cihatçı gruplar Kürt mahallelerine saldırırken sessiz kalması, hatta bunu dolaylı biçimde meşrulaştırması bu çelişkinin en açık göstergesidir. Ulusalcı kanallarda, emekli askerlerin harita üzerinde cetvelle Kürt güçlerinin “nasıl yenildiğini” anlatırken duyduğu memnuniyet, bu zihniyetin ulaştığı noktayı gözler önüne sermiştir.

Bu durumda şu soru kaçınılmaz hale gelmektedir:
Kim gerçekten muhalif, kim gerçekten demokrat?

Bu soruların yanıtı devletin "kırmızı çizgileri" ne karşı gösterilen tavırda ortaya çıkar.

Bu Süreç Nereye Evrilebilir?

Bugün gelinen noktada statüsüz müzakere süreci üç temel yöne evrilebilir.

Kontrollü Devamlılık
Birinci olası senaryo, mevcut statüsüz müzakere halinin sürdürülmesidir. Müzakere devam eder, ancak çözüm yönünde somut ve bağlayıcı adımlar atılmaz. Baskı ile diyalog birlikte yürütülür. Bu kontrollü devamlılıktır.

İkinci senaryo, sürecin daha sert bir güvenlik politikasına evrilmesidir. Bölgesel gelişmeler ya da iç siyasal kırılmalar bu yönelimi tetikleyebilir. Buna sertleşme ve kopuş diyebiliriz.

Üçüncü ve daha zayıf olasılık ise sürecin gerçek bir çözüm hattına evrilmesidir. Ancak bu, mevcut dengelerin ciddi biçimde değişmesini gerektirir. Buda zorunlu açılımdır.

Sonuç: Statüsüzlük Bir Yönetim Biçimidir

Bugün Türkiye’de yürüyen süreç, ne tam anlamıyla bir çözüm sürecidir ne de açık bir çatışma sürecidir. Bu, müzakerenin sürdüğü ama çözümün bilinçli olarak ertelendiği ara bir formdur.

Bu nedenle:
Müzakere vardır, ama çözüm yoktur.
Süreç vardır, ama yön belirsizdir.
Denge vardır, ama bu denge kalıcı değildir.

Statüsüz müzakere, bir çözüm modeli değil; çözümü sürekli erteleyen bir yönetim biçimidir. Ve bu tür yönetim biçimleri, doğaları gereği kriz üretir.

Bu nedenle asıl mesele, bu sürecin sürüp sürmeyeceği değil;
hangi koşullarda ve ne şekilde kırılacağıdır.

Ve bu tür yönetim biçimleri, doğaları gereği kriz üretmekle kalmaz; o krizi biriktirir ve kaçınılmaz olarak patlatır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış