Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Namlular soğurken sesimizi yükseltmek

Meclis’ten geçen Çerçeve Yasa’yı, Türkiye’nin onlarca yıldır sırtında taşıdığı çatışma yükünün sona ermesi bakımından tarihsel bir eşik olarak görüyorum. Yıllardır devam eden, binlerce insanın hayatına mal olan, aileleri parçalayan ve kuşakların geleceğini etkileyen bir savaşın sona ermesi için bir ihtimal doğmuşsa, buna sırt çevirmeyi doğru bulmuyorum. Bunca acının ardından silahların susması, cenazelerin gelmemesi ve insanların yeniden birlikte yaşama ihtimalinin güçlenmesi başlı başına önemli bir kazanımdır.

Namlular soğurken sesimizi yükseltmek

Ama şimdi susmamız gerektiğini de düşünmüyorum.

Bir gelişmenin tarihsel değerini kabul etmek, onun bütün hükümlerini doğru bulmak anlamına gelmez. Çerçeve Yasa’ya destek vermekle yasanın eksiklerini, belirsizliklerini ve yaratabileceği sorunları açıkça söylemek arasında hiçbir çelişki yoktur. Hatta kalıcı bir barış istiyorsak bunu yapmak zorundayız. Benim itirazım barış ihtimaline değil. Barış ihtimalini ciddiye aldığım için bu tartışmaların şimdi yapılması gerektiğine inanıyorum.

Çerçeve Yasa’nın hangi ihtiyaçlardan doğduğunu ve öncelikle hangi sorunu çözmeye çalıştığını görüyoruz. Meclis’teki çalışmanın silahların bırakılması ve bu geçiş sürecinin hukuki güvenliği üzerine yoğunlaşması anlaşılır bir durumdur. On yıllardır devam eden bir çatışmayı sona erdirmek için hukuki bir zemin oluşturmak küçümsenecek bir iş değildir. Fakat burada duramayız.

Kürt meselesini yalnızca silahların bırakılması meselesi olarak ele alırsak, yıllardır çözülemeyen sorunları yine geleceğe bırakmış oluruz. Silahlar sustuğunda Kürt kimliği ve diliyle ilgili meseleler, eşit yurttaşlık sorunu, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, merkezi yönetim ile yerel irade arasındaki ilişki ve siyasal temsil tartışmaları ortadan kalkmayacak. Bunlar hâlâ Türkiye’nin önünde duran meselelerdir.

Elbette bir yasanın bütün bu sorunları bir anda çözmesini beklemiyorum. Böyle bir beklenti gerçekçi de olmaz. Fakat Çerçeve Yasa’nın ardından Türkiye’nin nasıl bir siyasal ve hukuki düzene yöneleceği konusunda daha büyük bir tartışmaya ihtiyacımız var. Çünkü barış yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir. Barış, insanların kendilerini bu ülkenin eşit yurttaşları olarak görebilmeleri, kimlikleri nedeniyle dışlanmayacaklarına inanabilmeleri ve haklarını aramak için silaha ihtiyaç duymayacakları bir siyasal düzenin kurulmasıdır.

Silahların sustuğu günün bir son değil, yeni bir başlangıç olacağını düşünüyorum. O gün hep birlikte şu soruyu sormak zorunda kalacağız: Bu çatışmayı bitirdikten sonra nasıl bir Türkiye kuracağız?

Bence sorumluluk burada başlayacak.

Süreçle ilgili tartışmaların önemli bir bölümünün “af” kelimesine sıkışmasını da yeterli bulmuyorum. Elbette çatışmada hayatını kaybedenlerin yakınlarının adalet duygusu gözetilmelidir. Yaşanan acılar görmezden gelinmemeli, geçmişte işlenen suçların üzeri örtülmemelidir. Hukuk, toplumsal hafızayı yok sayarak kurulamaz.

Fakat bütün tartışmayı “kim çıkacak, kim ne kadar ceza alacak?” sorusuna indirgediğimizde daha büyük sorunu gözden kaçırırız. Silah bırakan insanlar yarın bu toplumun içinde nasıl yaşayacak? Siyaset yapmak istediklerinde hangi demokratik kanalları kullanacaklar? Kendilerini ifade edebilecekleri güvenli ve meşru bir siyasal alan oluşacak mı? Yıllarca çatışmanın içinde yaşamış insanların taşıdığı güvensizlik nasıl aşılacak?

Bunları da bugünden konuşmamız gerekiyor.

Mesele yalnızca bir ceza indirimi ya da af meselesi değildir. Mesele, insanların hayatlarını yeniden kurabilecekleri bir siyasal ve toplumsal alanın yaratılmasıdır. Bir düzenlemeye itiraz edip yalnızca “Af olmasın” demek, tek başına bir çözüm önermiyor. Bizim hedefimiz bir tarafın diğerine üstün gelmesi olmamalı. Bu ülkede insanların taleplerini silahla değil, sözle, siyasetle ve hukukla anlatabildiği bir düzen kurabilmeliyiz.

Bu sürecin yalnızca devlet ile silahlı yapı arasında yürüyen bir pazarlığa dönüşmesini de doğru bulmuyorum. Toplumun geri kalanının bu süreci ekran başından izlediği, kararların dar bir siyasi alanda alındığı bir tablo kalıcı bir toplumsal barış yaratmaz. Burada siyasal ve toplumsal muhalefete önemli bir sorumluluk düşüyor.

Çerçeve Yasa’ya yalnızca “teröristlerin affı” diyerek karşı çıkıp kenara çekilmek bana göre kolaycılıktır. Peki Kürt meselesinin demokratik çözümü için ne öneriyorsunuz? Eşit yurttaşlığı nasıl güvence altına alacaksınız? Yerel demokrasiyi nasıl güçlendireceksiniz? İnsanların haklarını aramak için yeniden silaha yönelmesini önleyecek demokratik siyasal zemini nasıl kuracaksınız?

Bu sorulara cevap vermeden yalnızca “hayır” demek, Türkiye’nin önündeki tarihsel fırsata ilişkin bir siyaset üretmez. Türkiye’nin bugün yalnızca reaksiyon gösteren değil, umut ve çözüm üreten bir muhalefete ihtiyacı var. Kürt yurttaşların siyasal iradesini yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir oy hesabının parçası olmaktan çıkarmak gerekiyor.

Kürt meselesi yalnızca Kürtlerin meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağıyla ilgilidir. Türkiye’nin ne kadar demokratik, ne kadar özgür ve ne kadar eşit bir ülke olabileceğiyle ilgilidir.

Aynı sorumluluk, hatta daha fazlası iktidarın omuzlarında duruyor. Çerçeve Yasa’nın Meclis’ten geçmiş olması, toplumda yıllar içinde birikmiş güvensizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Toplumdan sürekli “Bize güvenin” demek yerine, güveni sağlayacak adımların atılması gerekiyor. Şeffaflık, hukuki güvence ve sürecin açık biçimde yürütülmesi bunun temel şartlarıdır.

Bu tarihsel sorumluluğu yalnızca Ankara’daki siyasi partilere bırakmak da doğru değil. Sendikalar, barolar, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve yıllardır emek ve demokrasi mücadelesi veren insanlar bu sürecin dışında kalmamalı. Barış yalnızca Meclis’te hazırlanan bir metinle toplumsallaşmaz. Toplumun farklı kesimlerinin söz söyleyebildiği, eleştirebildiği ve sürece katkı sunabildiği bir zemin yaratılmalıdır.

Gerçek bir barışın yalnızca silahların susmasından ibaret olacağına inanmıyorum. İşçinin hakkının, kadının özgürlüğünün, doğanın korunmasının ve insanların demokratik haklarının güvence altında olmadığı bir düzenin kalıcı bir barış üretebileceğini düşünmüyorum. Barışın hayatın bütün alanlarına dokunması gerekiyor.

Bu noktada önümüzde iki yanlış tutum olduğunu düşünüyorum. Birincisi, iktidarın attığı her adımı sırf “barış” adına sorgulamadan kabul etmek. İkincisi ise iktidara duyduğumuz haklı öfkenin Türkiye’nin önündeki barış ihtimalini görmemizi engellemesi. İkisi de bizi yanlış bir yere götürür.

İktidara itiraz etmek başka bir şeydir, barış ihtimaline sırt çevirmek başka. Barışı savunmak da iktidarın bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez. Ben iktidarın yanlış bulduğum her adımına itiraz etmeye devam ederim. Ama bu itirazın, Türkiye’nin çatışmayı sona erdirme ihtimaline karşı çıkmak için kullanılmasını da doğru bulmam. Aynı şekilde barışı savunmam, yanlış gördüğüm bir düzenlemeye sessiz kalmamı gerektirmez.

Bugün daha fazla konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla soru sormalı, daha fazla tartışmalı ve eksik gördüğümüz her noktayı açıkça dile getirmeliyiz. Çünkü insanların korkmadan itiraz edebildiği, farklı düşündüğü için düşmanlaştırılmadığı bir ülkede kalıcı barışın kurulabileceğine inanıyorum.

Sırrı Süreyya Önder’in barış konusundaki ısrarını da çok değerli buluyor ve selamlıyorum. Onun barış anlayışında mesele yalnızca silahların susması değildi. Mesele, yıllarca birbirine düşmanlaştırılmış insanların yeniden aynı toplumun yurttaşları olarak yaşayabilmesiydi.

Benim bugün Türkiye açısından ihtiyaç olarak gördüğüm şey de budur: Birbirimizin yüzüne baktığımızda düşman değil, yurttaş görebilmek. Geçmişte yaşananları unutmadan birlikte yaşayabilmek. İtiraz edebilmek, hesap sorabilmek, siyaset yapabilmek ve bütün bunları yaparken yeniden silaha ihtiyaç duymamak.

Çerçeve Yasa’yı bir son olarak görmüyorum. Daha uzun ve daha zor bir yolun başlangıcı olarak görüyorum.

Türkiye’nin önünde önemli bir imkân var. Onlarca yıllık çatışmanın ardından başka bir yola girmek mümkün olabilir. Fakat bu yolun nasıl bir Türkiye’ye çıkacağını bugünden kendiliğinden belirlenmiş kabul edemeyiz. Bundan sonrasını bizim siyasal mücadelemiz, toplumsal irademiz ve kuracağımız hukuk düzeni belirleyecek.

Silahların susması elbette çok değerlidir. Cenazelerin gelmemesi, çocukların savaşın içinde büyümemesi ve insanların gece evlerine dönebilmesi başlı başına büyük bir kazanımdır. Fakat bununla yetinemeyiz.

İnsanların kendisini gerçekten bu ülkenin eşit yurttaşı hissettiği, hakkını aramak için şiddete ihtiyaç duymadığı, farklılığını korkmadan yaşayabildiği bir Türkiye kurmak zorundayız.

Ben kendi adıma bu barış ihtimaline sahip çıkıyorum. Ama susmayacağım. Eksik gördüğüm yerde itiraz edeceğim, yanlış bulduğum yerde söyleyeceğim. Daha fazlasını, daha demokratik olanını ve daha adil olanını isteyeceğim.

Çünkü barışa sahip çıkmak, itiraz etmekten vazgeçmek değildir. Barışın gerçekten kalıcı olması için bugün daha yüksek sesle konuşmaktır.

Bu uğurda ömrünü veren, bedel ödeyen ve sesini barış için yükselten herkesin kararlılığına saygıyla...

Yazar Suat Turan

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış