Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Türkiye’de Demokratik Siyasetin Dönüşümü: DEM Parti’nin Tarihsel Ufku

Kapitalist dünya sistemi bugün artık yalnızca dönemsel krizlerin yaşandığı bir evreden geçmemektedir. Daha derinde, üretim ilişkilerinden devlet biçimlerine, sınıf yapılarından küresel güç dengelerine kadar uzanan kapsamlı bir tarihsel yeniden yapılanma süreci yaşanmaktadır. Bu süreci belirleyen temel özellik, kapitalizmin konjonktürel dalgalanmalarla açıklanamayacak ölçüde yapısal bir tıkanma içine girmiş olmasıdır.

Türkiye’de Demokratik Siyasetin Dönüşümü: DEM Parti’nin Tarihsel Ufku

Bu tıkanma, sermaye birikiminin uzun dönemli eğilimlerinde açık biçimde gözlemlenmektedir. Üretken yatırımların kârlılığı zayıflarken, sistem giderek finansallaşma, borçlandırma ve spekülatif genişleme üzerinden kendini yeniden üretmeye yönelmektedir. Neoliberal dönem bu krizi çözmekten çok ertelemiş, ancak bu erteleme aynı zamanda kriz mekanizmalarını kalıcı hale getirmiştir. Emek güvencesizleşmiş, üretim süreçleri kırılganlaşmış, kamusal alan daralmış ve toplumsal yeniden üretim piyasalaşma baskısı altında yeniden şekillenmiştir.

Bununla birlikte kapitalizmin krizinin kendiliğinden demokratik ya da eşitlikçi bir yönelim üretmediği tarihsel olarak açıktır. Kriz dönemleri aynı zamanda otoriterleşmenin, milliyetçiliğin ve dışlayıcı kimlik siyasetlerinin güç kazandığı dönemlerdir. Dolayısıyla kriz, tek başına bir dönüşüm dinamiği değil; siyasal güçlerin örgütlenme kapasitesine bağlı olarak farklı yönlere açılabilen bir mücadele alanıdır.

Devlet biçimlerinde de benzer bir dönüşüm yaşanmaktadır. Devlet giderek klasik düzenleyici rolünün ötesine geçerek, güvenlik, istisna ve kontrol mekanizmaları üzerinden toplumsal yaşamı yeniden kuran bir yapıya dönüşmektedir. Bu dönüşüm, kriz yönetiminin geçici değil, kalıcı bir devlet formuna evrilmesi anlamına gelir.

Emperyalizm düzeyinde de benzer bir yeniden yapılanma söz konusudur. Emperyalizm artık yalnızca devletler arası tahakküm ilişkisi değil, kapitalist üretim tarzının küresel ölçekte örgütlenmiş bir biçimidir. Çok uluslu şirketler, finans sermayesi, teknoloji tekelleri, borçlandırma rejimleri ve küresel tedarik zincirleri üzerinden işleyen bu yapı, devletleri aşarken aynı zamanda onları kendi içine dahil etmektedir.

Bu nedenle emperyalizm, tek tek devletlerin iradesiyle açıklanamayacak kadar bütünleşik bir sistemsel form kazanmıştır. Bu durum anti-emperyalizmi yalnızca dış politik bir karşıtlık olmaktan çıkarır; doğrudan üretim ilişkilerine, ekonomik egemenliğe ve toplumsal yeniden üretim süreçlerine dair bir mesele haline getirir. Bununla birlikte anti-emperyalist mücadele tarihsel olarak farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır ve her zaman aynı içerikte değildir. Ancak günümüz kapitalizminin geldiği noktada, üretim ilişkilerine dokunmayan bir anti-emperyalist hattın kalıcı ve özgürleştirici bir sonuç üretmesi giderek daha zor görünmektedir.

Günümüz dünya sisteminin ayırt edici özelliği, tek merkezli hegemonya yapısının çözülmesidir. Yerini daha parçalı, rekabetçi ve istikrarsız bir çok kutupluluk almıştır. Bu görünüm bir denge değil, aksine daha yaygın bir çatışma ve kriz üretimidir. Savaşlar, yaptırımlar, vekâlet çatışmaları ve ekonomik bağımlılık ilişkileri yalnızca devletler arası düzeyde değil, toplumların iç yapısını da belirleyen mekanizmalara dönüşmüştür.

Bu küresel yeniden yapılanmanın en yoğun hissedildiği bölgelerden biri Ortadoğu’dur. Devlet kapasitesinin zayıfladığı, toplumsal yapıların parçalandığı ve istikrarsızlığın kalıcılaştığı bu coğrafya, dünya sisteminin kriz yoğunlaşma alanı haline gelmiştir.

Türkiye ise bu büyük dönüşümün özgül bir kesişim noktasında yer almaktadır. Hem küresel kapitalizmin yapısal krizi hem de bölgesel jeopolitik gerilimler, siyasal alanı giderek daha fazla güvenlik eksenine sıkıştırmaktadır. Demokratik temsil mekanizmaları daralırken siyaset, beka ve istisna söylemleri üzerinden yeniden kurulmaktadır.

Bu noktada temel sorun yalnızca siyasal rejim ile toplum arasındaki gerilim değildir. Asıl mesele, toplumun tarihsel olarak dönüşmesi ile siyasal yapıların bu dönüşümü temsil etme kapasitesi arasındaki mesafenin büyümesidir. Bu mesafe, derinleşen bir temsil krizine yol açmaktadır.

Ancak toplumun dönüşümü tek yönlü bir demokratikleşme üretmemektedir. Güvencesizlik, yoksullaşma ve gelecek kaygısı bir yandan demokratik talepleri artırırken, diğer yandan güvenlik arayışlarını, muhafazakâr eğilimleri ve milliyetçi refleksleri de güçlendirmektedir. Bu nedenle demokratik siyasetin görevi yalnızca mevcut talepleri temsil etmek değil, aynı zamanda toplumsal bağları ve dayanışma ilişkilerini yeniden üretmektir.

Devletler bu çelişkili toplumsal yapıyı çoğunlukla güvenlikleşme ve istisna rejimleri üzerinden yönetmeye çalışmaktadır. Ancak bu yönelim, kısa vadede kontrol sağlasa da uzun vadede daha derin toplumsal gerilimler üretmektedir.

Tam da böyle bir tarihsel kesitte DEM Parti, yalnızca mevcut temsil krizinin bir sonucu olarak değil, aynı zamanda yeni bir siyasal kurulum ihtimalinin ifadesi olarak ortaya çıkmaktadır.

DEM Parti’nin tarihsel zemini, Kürt özgürlük mücadelesiyle birlikte, sosyalizm mücadelesi, demokrasi mücadelesi, kadın hareketi, emek mücadeleleri, ekoloji hareketleri, Alevilerin eşit yurttaşlık talebi, gençlik dinamikleri ve LGBTİ+ mücadelesi gibi farklı toplumsal hatların kesişiminden oluşmaktadır. Bu kesişim, Türkiye’de demokratikleşme talebinin yoğunlaşmış bir ifadesidir.

Bu kesişim, yalnızca yan yana duran toplumsal taleplerin toplamı değil; siyasal alanın daraldığı bir tarihsel momentte ortaya çıkan yoğunlaşmış bir toplumsal güçlenme biçimidir. Demokratik siyaset bu anlamda yalnızca temsil edici değil, aynı zamanda kurucu bir potansiyel taşımaktadır.

Bununla birlikte bu tarihsel birikimin siyasal alanda yeterince güçlü ve kalıcı bir toplumsal karşılık ürettiğini söylemek mümkün değildir. Emekçi sınıfların geniş kesimleriyle kurulan ilişkinin sürekliliği sınırlı kalmış, özellikle sanayi havzalarında, büyük kentlerin yoksul mahallelerinde ve genç işçi kuşakları içinde örgütsel derinlik yeterince gelişmemiştir. Bu durum yalnızca dış baskılarla değil, demokratik siyasetin kendi iç örgütsel sınırlarıyla da ilişkilidir.

Burada belirleyici soru şudur: Bu demokratik birikim hangi tarihsel ufukta birleşecektir?

Çünkü kapitalizmin yapısal krizi derinleşirken, demokratik siyaset yalnızca temsil düzeyinde kalamaz. Emek güvencesizliği, kamusal alanın daralması ve ekolojik yıkım gibi süreçler, demokratik siyaseti kaçınılmaz biçimde üretim ilişkilerine ve sınıfsal yapılara daha doğrudan temas etmeye zorlamaktadır.

Bu nedenle politik ufkun giderek sosyalizm yönüne açılması tarihsel bir zorunluluk değilse bile güçlü bir tarihsel eğilim olarak ortaya çıkmaktadır. Burada sosyalizm, dar bir ideolojik kimlikten ziyade eşitlik, kamusallık, dayanışma ve özgürlüğün yeniden düşünülmesi anlamına gelir.

Ancak bu yönelim kendiliğinden gerçekleşmez. Demokratik mücadelenin sosyalist bir ufka açılabilmesi; emek örgütlenmelerinin güçlenmesi, kooperatif deneyimlerinin yaygınlaşması, yerel demokratik yönetim modellerinin gelişmesi ve kamusal kaynakların toplumsal denetime açılması gibi somut süreçlere bağlıdır. Bu anlamda sosyalizm, yalnızca bir hedef değil, bugünden inşa edilen toplumsal pratiklerin içinden şekillenen bir süreçtir.

Anti-emperyalizm de bu bağlamda yeniden anlam kazanır. Artık mesele yalnızca dış politik bir karşıtlık değil, ekonomik egemenliğin ve üretim üzerindeki toplumsal kontrolün yeniden kurulması meselesidir.

Örgütsel dönüşüm ve siyasal eşik

Tüm bu teorik çerçeve, kaçınılmaz olarak örgütsel bir soruna işaret eder. Temsil merkezli siyaset modeli, toplumsal dönüşümün hızına yetişmekte zorlanmaktadır. Seçimler önemlidir, ancak siyaset artık yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Kalıcı siyasal güç, toplumun gündelik yaşamına kök salan örgütlü ilişkilerden doğar.

Bu nedenle temel tarihsel eşik, temsil siyaseti ile örgütlü toplum siyaseti arasındaki geçiştir. Mahallelerde, işyerlerinde, kampüslerde ve üretim alanlarında süreklilik kazanan demokratik örgütlenmeler olmaksızın bu dönüşümün kalıcı hale gelmesi mümkün değildir.

DEM Parti’nin mevcut bileşen yapısı bu noktada tarihsel olarak önemli bir rol oynamıştır. Farklı toplumsal mücadelelerin yan yana gelebilmesini mümkün kılmıştır. Ancak zaman içinde bu yapı, bazı alanlarda yalnızca koordinasyon düzeyinde kalan bir forma sıkışma riski de taşımaktadır.

Sorun bileşenlerin varlığı değil, bu ilişkilerin siyasal bir sentez üretme kapasitesinin zayıflamasıdır. Bu nedenle mesele bileşen yapıyı reddetmek değil, onu aşan daha güçlü bir ortak siyasal zemin kurabilmektir.

Bu yeni zemin, farklılıkları ortadan kaldıran bir bütünleşme değil; çoğulluğu koruyarak ortak bir tarihsel yön oluşturabilme kapasitesidir.

Bu çerçevede üç eksen belirleyici hale gelir:

Birincisi, kimlik ve sınıf mücadelelerini birbirine kapalı alanlar olmaktan çıkarmak.

İkincisi, bileşenler arası ilişkiyi koalisyon mantığından çıkararak ortak siyasal üretim alanına dönüştürmek.

Üçüncüsü, yerel demokratik dinamikleri merkezi zayıflatan değil, onu besleyen bir yapıya kavuşturmak.

Aksi halde çoğulluk yalnızca temsil edilir; fakat kurucu bir siyasal özne üretilemez. Oysa bugünün tarihsel momenti tam da böyle bir özne ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.

Ancak bu olanakların kendiliğinden gerçekleşeceği düşünülmemelidir. Demokratik siyaset, yalnızca doğru analizlere değil, gündelik hayatın içine kök salmış örgütlü pratiklere ihtiyaç duyar. Bugüne kadar en temel eksikliklerden biri de burada yoğunlaşmaktadır: Demokratik değerlerin savunulması ile bu değerlerin toplumsal hayatın örgütsel dokusuna dönüşmesi arasındaki mesafe.

Sonuç olarak, içinde bulunulan dönem yalnızca bir kriz dönemi değil; aynı zamanda siyasal olanın yeniden kurulduğu tarihsel bir eşiğe işaret etmektedir. Bu eşikte siyaset, mevcut düzeni yönetmenin ötesine geçerek yeni bir toplumsal yaşamın imkanlarını tartışma alanına dönüşmektedir. Bu dönüşümün yönü ise, demokratik mücadelenin sosyalist bir ufukla, örgütlü bir toplum pratiğiyle ve çoğulcu bir siyasal sentez kapasitesiyle birleşip birleşemeyeceğine bağlıdır.


#BoşluktaSesleniyorum

Yazar Suat Turan

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış