Retrospektif bir açıdan Ankara sokaklarına baktığımda, gri binaların arasında yankılanan kadın seslerinin giderek daha ince bir sızıya dönüştüğünü hissediyorum. Üniversitedeyken hayalini kurduğumuz o özgür ve katılımcı kentin sokakları, 2026’nın Mart ayında sadece ulaşım zamlarıyla değil, kadınların etrafına örülen görünmez ve aşılmaz bariyerlerle daralıyor. Şehrin gittikçe kalabalıklaşan nüfusu kadınlar için ulaşılamayan ev ya da fahiş bir taksi tarifesi olmaktan çıktı. Her adımda yargılayan bakışların, gece yarısı ıssızlaşan tekinsiz parkların ve “aile içindir” isimli tabelalarla bir çeşit “emniyet şeridi (!)” ile çevrilen sosyal alanların ördüğü devasa bir labirente dönüştü.
Ulaşım: Ekonomik Bir Sansür
Mart 2026 itibarıyla yürürlüğe giren yeni ulaşım tarifesi, bir kadının akşam saatinde güvenle eve dönme maliyetini "lüks" kategorisine taşıdı. Otobüsle eve gitmeye çalışırken trafiğin içinde bekliyor kadın. Oysa hemen eve gitmeli ve görünmeyen iş yükünü sırtlanmalı. Bir taksi ücretinin günlük yevmiyeye yaklaştığı günümüzde kadına sosyal hayattan bile isteye el ayak çektiriliyor. Özetle kadınlar sistemli bir “ekonomik karantina” altına alınıyor. Kadın yoksulluğunun derinleştiği başkentte sokağa çıkma cesaretimizi cüzdanlarımız ve bir saatten sonra “taksimetreler” belirliyor.
"Aile" Barikatı ve Daralan Müşterekler
Son dönemde Ankara’nın parklarında ve sosyal tesislerinde hissedilen o örtük "aile yeri" vurgusu, kamusal alanı kadınlar için birer "izleme ve denetleme" mekânına dönüştürülüyor. Yerel yönetimlerin "aileleri sevindiren" güvenlik kamerası hamleleri, kadını korumaktan ziyade onu bir "gözetim nesnesi" haline getiriyor. Şehir, bekâr veya yalnız gezen kadınları birer yabancıya dönüştürürken Valilik kararlarıyla kısıtlanan mesire alanları ve "aile dayanışması" adı altında yürütülen ideolojik gruplaşmalar nefes alabileceğimiz son "müşterek" alanları da elimizden alıyor.
Metrolardaki Sessizlik: Kolektif Yalnızlık
Kızılay metrosunda yaşanan taciz olayları ve bu olaylar karşısında çevredeki kalabalığın o buz gibi tepkisizliği, pahalılaşan Ankara’nın aynı zamanda duygusuzlaştığını da kanıtlıyor. Tacizin yargı aşamasında "münferit" görülmesi veya teknik ayrıntılara kurban edilmesi, kadınların adalete ve kente olan aidiyetini sarsıyor. Oysa biz biliyoruz ki "kadın dostu kent"lerde sokakların ışıklandırması yetmez. Bir kadının tacize uğramaması, ola ki öyle bir olay yaşanırsa arkasında koca bir şehrin dayanışmasını hissetmesidir.
8 Mart: Bu Sokaklar, Bu Gece Yarısı, Bu Şehir Bizim!
2026’yı Kadınların Direniş Yılı ilan eden binlerin sesi, bugün Ankara’nın ulaşılamayan duraklarından fahiş fiyatlı taksi koltuklarına, "aile yeri" barikatlarından metrolardaki o buz gibi sessizliğe kadar her köşede yankılanıyor. Bizi eve, sessizliğe ve "makbul kadın" kalıplarına hapsetmek isteyen o karanlık zihniyete karşıyız. O gün elimizde pankartlarımızla, yüreğimizde bu şehre, çocukluğumuzun geçtiği o özgür kaldırımlara borçlu olduğumuz yaşam hakkı ateşimizle yürüyeceğiz.
Şimdi 8 Mart’a, o büyük Feminist Gece Yürüyüşü’ne günler kala Sakarya Caddesi’nden yükselen o mor çığlık, taksimetrelerin ördüğü ekonomik duvarları da, "gece tekinsizdir" diyen o ataerkil masalları da yerle bir etmeye hazırlanıyor. Ankara, bizim için sadece bir ikametgâh değil çünkü. Her sokağında bir hatıramızın, her parkında bir kahkahamızın olduğu özgürlük alanımız.
Görünmez değiliz, buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz! 8 Mart gecesi Ankara’nın o soğuk ayazını, birbirimize kenetlenerek ısıtacağız. Çünkü biliyoruz ki bir kadının Ankara sokaklarında korkusuzca attığı her adım, bu şehrin en karanlık köşesini bile aydınlatmaya yetecek tek gerçek ışıktır.
Vazgeçmiyoruz çünkü bu sokaklar, bu duraklar ve bu gece yarısı sessizliği... Hepsi bizim! Yaşasın 8 Mart, yaşasın kadınca yaşadığımız kent hakkımız
Yorumlar (0)