Cumartesi günleri babamla Kızılay’a inip tost yemek ve boza içmek, özellikle kış aylarında sık yaptığımız bir ritüeldi. O zamanlar Ankara’nın Bahçelievler semtinde oturuyorduk. Steyşın vagon Chevrolet marka Amerikan arabalarından bozma dolmuşlara biner, Kızılay’a giderdik.
Atatürk Bulvarı’nın Sıhhiye yönünde küçük bir pastane vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı Boğaziçi Pastanesi’ydi. Beyaz mermer masaları ve uzun ayaklı tabureleri vardı. Kaşarlı tost ve boza siparişi verirdik. Ben bozayı kulplu büyük bardakta içmeyi severdim. Erimiş kaşarları dışarı taşmış, ekmeği esmerleşmiş tost; küçük beyaz bir kağıtla porselen tabakta servis edilirdi. Ardından üzerine bol tarçın dökülmüş boza gelirdi. Tarçın kokusunu içime çeker, tostumdan bir ısırık aldıktan sonra bu ekşimtırak yoğun içeceği yudum yudum içerdim. Boza içtikten sonra içimde tatlı bir ürperti olur, bir an önce sıcak evimize dönmek isterdim.
O yıllarda kış aylarında Atatürk Bulvarı’ndaki at kestanesi ağaçları serçe sürüleriyle dolardı. Kuş cıvıltıları neredeyse trafik gürültüsünü bastırırdı. Kar yağdığında sığırcık sürüleri de şehre akın eder, serçe seslerine çığlıklarını eklerdi. Kuşlar o kadar kalabalıktı ki kaldırımda kuş pisliğine basmadan yürümek neredeyse imkânsızdı. Bulvar kenarına park eden arabalar kısa sürede bembeyaz olurdu. Şimdi balkonlara konulan plastik dikenleri görünce, insanların o günlerde daha hoşgörülü olduğunu düşünüyorum. Üzerlerine kuş pislemesine aldırmaz, hatta bunu uğur sayarlardı.
Zamanla artan hava kirliliği ve başka nedenlerle kalabalık kuş sürüleri şehirden kayboldu. Bazı kış sabahlarında çöpçüler kuş ölülerini toplardı. Doğalgaza geçiş kömür kaynaklı kirliliği azaltsa da motorlu taşıtların yarattığı kirlilik giderek arttı.
Eve dönerken genelde halkın “boynuzlu” dediği troleybüslere binerdik. Enerjisini yolların üzerinde asılı kablolardan alan bu elektrikli otobüsler dönüşlerde sık sık sorun çıkarırdı. Bahçelievler hattında, şimdiki Azerbaycan Caddesi’nin dönüşünde çoğu kez troleybüsün boynuzları kablodan çıkardı. Sürücü iner, iplerle çekerek yeniden yerleştirmeye çalışırdı. Bu sırada trafik aksardı. Troleybüsler havayı kirletmezdi ama trafiği aksattıkları için 1979–1981 yıllarında kaldırıldılar.
Pastaneden çıktıktan sonra bir an önce eve gidip radyoda saat beşte başlayan “Çocuk Saati” programına yetişmek isterdim. TRT’nin bu programında kitaplar radyo tiyatrosu tarzında işlenir, devamı gelecek haftaya bırakılırdı. Seslendiren sanatçıların isimlerini unuttum ama efektleri yapan Ertuğrul İmer hâlâ aklımda.
Beni en çok etkileyenlerden biri Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek adlı eseriydi. Aslında jenerik müziğiydi beni çarpan. Bu müziği çok aradım ama bulamadım. Kitaptaki avukatın adı Atticus Finch’ti; Scout adlı küçük kızın babası. Başrolünü Gregory Peck’in oynadığı film 1962’de Oscar kazanmıştı. Harper Lee tek bir kitapla ömrünü telifleriyle refah içinde geçirmiş, ölümünden kısa süre önce ikinci kitabını yayımlamıştı.
Anımsadığım bir diğer radyo tiyatrosu ise İskoç yazar Robert Michael Ballantyne’in Goril Avcıları adlı eserinden uyarlamaydı. Afro-Karayip tarzı müzik yapan Osibisa topluluğunun ritimleri jenerik müziği olmuştu.
Çocuk Saati’nin kitap uyarlamaları, televizyon öncesi dönemde çocukluk ve gençliğini geçiren kuşakların hayal gücünü beslemede çok önemliydi. Bugün televizyon ve internetin sürekli görüntü bombardımanı altında büyüyen nesiller için aynı şeyi söylemek zor.
Sonuçta güzel bir çocukluk geçirdiğimizi yeni yeni anlıyoruz. Yaşadığımız şehir gözümüzün önünde hızla kaybolurken seyretmek insana acı veriyor. Yaşamak biraz da anı biriktirebilmektir. Bu anıların yazıya dökülmesi, gelecek kuşakların yaşadıkları şehri tanıyabilmesi açısından çok önemlidir.
***
Not : Bu yazı “Geçmişten Günümüze : Fısıldayan Kalemler Antolojisi” adlı kitapçıkta yayımlanmıştır. / “Geçmişten Günümüze : Fısıldayan Kalemler Antolojisi” Der. Elif Ünal Yıldız – Yıldız Tek Gamlı, s. 50-52, Ocak 2026, Ankara.
Yorumlar (0)