Ankara bir başkenttir; ama hangi aklın başkenti?
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in simgesel mekânı olarak Ankara, bir modernleşme projesinin mekânsal ifadesiydi. Erken Cumhuriyet döneminde Hermann Jansen planıyla tasarlanan kent, kamusal alanı, yaya ölçeğini, parkları ve meydanlarıyla bir toplumsal tahayyül içeriyordu. O tahayyül kusursuz değildi; ama kamusal olanı önceleyen bir irade barındırıyordu.
Bugün ise Ankara, planlı bir kamusallıktan plansız bir rant düzenine sürüklenmiş durumda.
1980 sonrasında neoliberal dönüşümle birlikte kent, yurttaşların ortak yaşam alanı olmaktan çıkarılıp birikim aracına dönüştürüldü. 2000’li yıllarda bu eğilim hızlandı. Özellikle Melih Gökçek döneminde Ankara, ideolojik simgelerle ve mega projelerle anılan bir laboratuvara dönüştürüldü. Kent estetiği yerine gösteri, katılım yerine merkezi karar, planlama yerine imar tadilatları geçti.
Ankara’nın bugünkü krizi teknik değil; sınıfsaldır.
Sınıfın Haritası: Çankaya ile Mamak Arasında
Ankara’ya yukarıdan bakıldığında görünen şey sadece binalar değildir; sınıf katmanlarıdır. Çankaya’nın parkları ile Mamak’ın beton blokları arasındaki fark, yalnızca mimari bir tercih değildir. Bu fark, kamusal hizmete erişimin, kültürel imkânların ve yaşam süresinin farkıdır.
Dikmen Vadisi dönüşümü, Portakal Çiçeği Vadisi ve benzeri projeler, bir yandan “kentsel yenileme” adı altında yürütülürken diğer yandan yoksul mahalleleri yerinden etti. Kentsel dönüşüm, çoğu zaman sınıfsal dönüşüm anlamına geldi.
Bu şehirde barınma krizi artık soyut bir tartışma değil. Öğrenciler, emekliler, asgari ücretliler kent merkezinden dışlanıyor. Üniversite kenti diye anılan Ankara’da gençler barınacak yer bulamazken lüks rezidansların boş kalması, piyasa mantığının kent üzerindeki tahakkümünü gösteriyor.
Kent, yatırım aracına dönüştüğünde yurttaş kiracılaşır.
Ulaşım ve Zamanın Sömürüsü
Ankara’da ulaşım yalnızca trafik değildir; zamanın sömürüsüdür. Sabahın karanlığında yola çıkan bir işçi, akşam karanlığında eve dönüyor. Günde üç saatini yolda geçiren bir insanın demokratik katılım imkânı azalır. Yorgunluk siyasetsizliği besler.
Raylı sistem yatırımları yıllarca geciktirildi. Kent çeperlerine yayılan konut alanları, otomobile bağımlı bir yaşam üretti. Toplu taşıma sosyal bir hak olmaktan çıkarılıp maliyet hesabına indirgendi.
Oysa ulaşım politikası sınıf politikasının bir parçasıdır. Ulaşımı ucuzlatmak, erişilebilir kılmak ve merkez–çeper ayrımını azaltmak demokratikleşmenin ön koşuludur.
Ekoloji: Bozkırı Unutmak Kendini Unutmaktır
Ankara bir bozkır kentidir. Ama bozkırı yok ederek modern olunmaz. Su havzalarının imara açılması, tarım alanlarının yapılaşmaya kurban edilmesi, iklim krizinin kapıdaki gerçekliğine rağmen sürdürülüyor.
Atatürk Orman Çiftliği’nin yıllar içinde parçalanması yalnızca bir arazi meselesi değildir; Cumhuriyet’in kamusal mirasının tasfiyesidir. AOÇ, üretimle kamusallığı birleştiren bir modeldi. Bugün o modelin yerini beton aldı.
Ekolojik yıkım, sınıfsal bir meseledir. Yoksullar daha kirli havayı solur, daha az yeşile erişir, daha kırılgan konutlarda yaşar. Bu nedenle ekoloji mücadelesi aynı zamanda sosyal adalet mücadelesidir.
Yerel Demokrasi: Sandık Yetmez, Söz Hakkı Gerekir
2019 sonrası Ankara’da belediyecilik anlayışında bazı değişimler yaşandı. Mansur Yavaş döneminde şeffaflık ve sosyal yardım politikaları belirli ölçüde güçlendi. Ancak mesele yalnızca yönetim değişikliği değildir; yönetim anlayışının demokratikleşmesidir.
Gerçek yerel demokrasi, mahalle meclisleriyle, katılımcı bütçeyle, halkın doğrudan söz ve denetim hakkıyla mümkündür. Karar süreçlerine kadınların, gençlerin, göçmenlerin, engellilerin ve farklı inanç gruplarının dahil olmadığı bir model çoğulcu değildir.
Solfasol’un yıllardır savunduğu gibi Ankara tek dilli, tek kimlikli, tek kültürlü bir kent değildir. Bu şehirde Aleviler, Sünniler, sekülerler, göçmenler, Kürtler, Çerkesler, Romanlar, öğrenciler, memurlar, işçiler birlikte yaşar. Kent politikası bu çoğulluğu tanımadıkça demokratik olamaz.
Rantın Başkentinden Halkın Kentine
Ankara’nın ihtiyacı daha fazla beton değil; daha fazla kamusal alan.
Daha fazla güvenlik kamerası değil; daha fazla katılım mekanizması.
Daha fazla imar değişikliği değil; daha fazla sosyal konut.
Kent bir şirket gibi yönetilemez. Kent bir sözleşmedir. O sözleşmenin tarafı yalnız yatırımcı değil; yurttaştır.
Ankara’yı yeniden kurmak, Cumhuriyet’in kurucu kamusallığını bugünün çoğulcu demokrasisiyle buluşturmak demektir. Bu da ancak sınıf eşitsizliklerini gören, ekolojik yıkımı durduran ve yerel demokrasiyi kurumsallaştıran bir sol perspektifle mümkündür.
Başkent olmak yetmez.
Ankara, halkın kenti olmalıdır.
Yorumlar (1)
Suat SÜSLÜ
16 gün önce / 20.02.2026Tebrikler, çok güzel bir yazı. Kutluyorum
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla