Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

DEM Parti ve Üçüncü Yol: Türkiye Siyaseti İki Seçeneğe Mahkûm mu?

Türkiye siyaseti uzun yıllardır iki büyük kutup arasında okunuyor. Bir tarafta iktidar bloğu, diğer tarafta ana muhalefet. Siyasal tartışmaların büyük bölümü bu iki merkez arasındaki mücadeleye sıkışırken, toplumun farklı kesimlerinin taleplerini başka bir zeminde buluşturabilecek alternatif arayışlar ise çoğu zaman görünmez hale geliyor. Oysa demokratikleşme, yalnızca iktidarın değişip değişmeyeceği sorusuna indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir meseledir.

DEM Parti ve Üçüncü Yol: Türkiye Siyaseti İki Seçeneğe Mahkûm mu?

Son dönemde yaşanan gelişmeler bu tartışmayı yeniden görünür hale getirmiş durumda. CHP’ye ilişkin mutlak butlan tartışmaları sırasında yapılan açıklamalar yalnızca güncel bir siyasi krize verilen yanıtlar olarak değil, Türkiye’de muhalefetin niteliğine, devletle kurduğu ilişkiye ve siyasal alternatiflerin imkânlarına dair daha derin soruların da işareti olarak okunabilir. Tartışmanın hukuki boyutundan çok, CHP’nin kendisini nasıl tanımladığı öne çıktı. Parti yöneticilerinin sıklıkla vurguladığı “kurucu parti”, “Atatürk’ün partisi” ve “partiyi kimseye bırakmayız” şeklindeki ifadeler, CHP’nin kendisini yalnızca güncel bir muhalefet aktörü olarak değil, Cumhuriyet’in kuruluşuyla özdeşleşen tarihsel bir aktör olarak konumlandırmaya devam ettiğini gösteriyor.

Bu durum yalnızca CHP’nin siyasal kimliğine ilişkin bir mesele değildir. Aynı zamanda Türkiye’de muhalefetin sınırlarının, devletle kurulan ilişkinin ve siyasal alternatiflerin nasıl şekillendiğine dair daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir.

Tam da bu noktada şu soru önem kazanıyor: Kendisini sürekli devletin kurucu partisi olarak tanımlayan bir siyasal aktör gerçekten yalnızca bir muhalefet partisi olarak mı değerlendirilebilir?

Bu soru özellikle DEM Parti açısından farklı bir anlam taşıyor. Çünkü CHP’nin kendisini yalnızca güncel iktidarın karşısındaki bir siyasi aktör olarak değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu mirasının temsilcisi olarak konumlandırması, Türkiye’deki siyasal alanın nasıl okunması gerektiğine dair farklı tartışmaları da gündeme getiriyor. Bu noktada DEM Parti’nin yıllardır savunduğu Üçüncü Yol paradigması, iktidar ve ana muhalefet arasındaki geleneksel kutuplaşmanın ötesinde bir siyasal perspektif sunma iddiasıyla öne çıkıyor.

Çağrışımı farklı anlamlar taşıyabilse de Üçüncü Yol olarak adlandırılan bu yaklaşım, Türkiye siyasetini iktidar ve ana muhalefet eksenine sıkıştırmayı reddeden bir anlayışa dayanıyor. Ne mevcut statükonun sürdürülmesini ne de geçmiş siyasal düzenin yeniden inşasını savunan bu paradigma, demokratikleşmenin devlet merkezli siyasetlerin ötesine taşınabileceği iddiasını taşıyor. Ancak böylesi bir paradigmanın toplumsallaşması yalnızca teorik gücüne değil, faaliyet gösterebildiği siyasal alanın genişliğine de bağlıdır.

Ne var ki bu alan uzun yıllardır sistematik biçimde daraltılmaktadır. Özellikle 2015 sonrasında Kürt siyasi hareketine yönelik operasyonlar, kayyum uygulamaları, tutuklamalar, kapatma girişimleri ve kriminalizasyon politikaları yalnızca belirli bir partiyi hedef almadı. Aynı zamanda Üçüncü Yol’un toplumsallaşma ve siyasal karşılık üretme imkânlarını da sınırlandırdı. OHAL döneminin ardından gelen yıllarda olağanüstü yönetim anlayışının birçok unsurunun kalıcı hale gelmesi, bu paradigmaya dayanılarak geliştirilecek siyasal, toplumsal ve ekonomik adımların da gecikmesine neden oldu. Sonuç olarak DEM Parti, çoğu zaman kendi siyasal programını genişletmekten önce demokratik siyaset alanını koruma mücadelesi vermek zorunda kaldı.

Bu süreçte CHP başta olmak üzere muhalefet aktörlerine yönelik hukuksuz uygulamalar karşısında DEM Parti’nin gösterdiği dayanışma son derece değerlidir. Çünkü demokrasi mücadelesi seçici biçimde yürütülemez. Hukuksuzluk kime yönelirse yönelsin karşı çıkmak demokratik siyasetin temel gerekliliklerinden biridir.

Ancak dayanışma ile siyasal eklemlenme arasında önemli bir fark bulunduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye’de siyasal ve toplumsal alanın geniş kesimleri hukuki ve idari müdahalelere açık hale gelmiş durumdadır. Bireylerden sivil toplum kuruluşlarına, sendikalardan siyasi partilere kadar çok farklı aktörler çeşitli baskı mekanizmalarıyla karşı karşıya kalabilmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca CHP ile sınırlı değildir.

DEM Parti’nin CHP ile dayanışma göstermesi, CHP’nin siyasal ufkuna dahil olması anlamına gelmez. Tam tersine Üçüncü Yol’un temel iddiası, Türkiye’nin geleceğinin yalnızca iktidar ile ana muhalefet arasındaki mücadeleye indirgenemeyeceğini göstermektir. Bu nedenle DEM Parti’nin bir yandan demokratik dayanışma zeminlerini güçlendirirken diğer yandan kendi bağımsız siyasal hattını görünür kılması gerekir.

Nitekim son yıllarda muhalefet cephesinde giderek güçlenen “muhalefete muhalefet edilmez” anlayışı da bu açıdan tartışılmayı hak etmektedir. Demokrasi yalnızca iktidarın denetlenmesini değil, muhalefetin de eleştirilebilmesini gerektirir. Kendisine iktidar hedefi koyan hiçbir siyasal hareket, başka bir partinin siyasal sınırları içerisinde kalmayı kabul ederek toplumsal bir alternatif üretemez. Aksi halde siyaset, farklı programların ve gelecek tasavvurlarının yarıştığı bir alan olmaktan çıkar; mevcut kutuplardan birine eklemlenme pratiğine dönüşür.

Bu durum DEM Parti açısından daha da önemlidir. Çünkü Üçüncü Yol paradigması yalnızca mevcut iktidara değil, Türkiye’de uzun yıllardır farklı biçimlerde varlığını sürdüren devlet merkezli siyaset anlayışlarına da eleştirel yaklaşmaktadır. Eğer DEM Parti, CHP’ye yönelik her eleştirinin iktidara destek anlamına geldiği yönündeki siyasal baskıyı kabul ederse, kendi paradigmasının en temel iddiasından uzaklaşmış olur. Oysa bağımsız bir siyasal hattın varlığı, gerektiğinde iktidarı da, ana muhalefeti de eleştirebilmeyi; her iki kutbun dışında demokratik bir seçenek üretebilmeyi gerektirir.

Bugün karşı karşıya olunan temel meselelerden biri de budur. DEM Parti’nin önündeki asıl görev, herhangi bir siyasal merkezin yörüngesine girmeden kendi siyasal ağırlığını ve toplumsal etkisini büyütebilmektir. Çünkü Üçüncü Yol’un mantığı bir kutuptan diğerine savrulmak değil, kendi siyasal çekim alanını oluşturarak sözünü toplumsal alanda kurabilmektir.

Bununla birlikte Üçüncü Yol hâlâ büyük ölçüde Kürt siyasi hareketinin teorik ve siyasal çevrelerinde bilinen bir paradigma olarak varlığını sürdürmektedir. Oysa gerçek bir siyasal alternatif haline gelebilmesi için daha geniş toplumsal kesimlerle buluşması gerekmektedir.

Peki bu nasıl mümkün olabilir?

Öncelikle Üçüncü Yol’un yalnızca Kürt meselesine ilişkin bir pozisyon olmadığı daha görünür hale getirilmelidir. Bu paradigma; emek mücadelesinden kadın özgürlüğüne, yerel demokrasiden ekolojiye, gençlerin geleceksizlik sorunundan inanç özgürlüğüne kadar uzanan geniş bir demokratikleşme perspektifi sunmaktadır.

Bu nedenle DEM Parti’nin yalnızca geleneksel seçmen tabanına değil; sendikalara, emek örgütlerine, kadın hareketlerine, ekoloji mücadelelerine, gençlik hareketlerine, Alevi kurumlarına, demokratik İslami çevrelere, kent hakkı savunucularına ve farklı kimlik taleplerine sahip toplumsal kesimlere daha güçlü biçimde ulaşması gerekmektedir.

Çünkü Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacı yalnızca Kürtlerin sorunu değildir. Ekonomik krizden etkilenen işçi de, mülakat mağduru genç de, yaşam tarzına müdahale edildiğini düşünen muhafazakâr da, inanç temelinde eşitlik talep eden Alevi de, doğası talan edilen köylü de, kayyum politikalarına itiraz eden Kürt de farklı biçimlerde aynı demokratikleşme sorunuyla karşı karşıyadır.

Üçüncü Yol’un başarısı, bütün bu kesimlerin taleplerini ortak bir demokratik zeminde buluşturabilmesine bağlıdır. Bu noktada asıl soru şudur: DEM Parti mevcut siyasal kutuplar arasında bir denge unsuru olarak mı kalacaktır, yoksa yeni bir demokratik toplumsal blok inşa etmeye mi çalışacaktır?

Eğer Üçüncü Yol gerçekten bir paradigma olacaksa, yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir siyasi formül olmaktan çıkmalıdır. Toplumun farklı kesimlerini ortak demokratik talepler etrafında bir araya getiren, kendi bağımsız siyasal merkezini kuran ve kalıcı toplumsal karşılık üreten bir stratejiye dönüşmelidir.

Bu nedenle mesele yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki güç mücadelesinde nerede durulacağı değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin demokratik geleceğine dair nasıl bir siyasal ufuk kurulacağıdır. Üçüncü Yol’un anlamı da tam burada ortaya çıkmaktadır. Bu paradigma, mevcut kutuplaşmalar arasında bir denge siyaseti üretmeyi değil; demokrasi, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, toplumsal barış ve özgürlük temelinde yeni bir siyasal zemin inşa etmeyi hedeflemektedir.

Bu hedefin gerçekleşebilmesi ise DEM Parti’nin yalnızca seçim dönemlerinde belirleyici bir aktör olmasına değil, kendi toplumsal ittifaklarını genişletebilmesine, kendi siyasal dilini güçlendirebilmesine ve kendi programını toplumun farklı kesimleriyle buluşturabilmesine bağlıdır. Çünkü kalıcı siyasal dönüşümler, başka aktörlerin açtığı alanlarda değil, kendi toplumsal meşruiyetini ve siyasal ağırlığını üretebilen hareketler tarafından gerçekleştirilebilir.

Üçüncü Yol’un önündeki temel görev de budur: Ne iktidarın ne ana muhalefetin ne de herhangi bir başka siyasal merkezin yedeği olmak. Kendi sözünü kurabilen, kendi toplumsal gücünü büyütebilen ve Türkiye’nin demokratik geleceğine dair bağımsız bir alternatif üretebilen bir siyasal hattı toplumsallaştırmak.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir